Süper Baba: Güzel olan neydi?

Fotoğraf
Depo Photos
30 Ağustos 2021 - 16:41

Yeşilçam’da sık sık yer verilen pek çok temayı kullandı Süper Baba, diğer yandan denenmemişleri de denedi. Sokağı yansıttı ekrana, kuşaklar arası diyaloğa yer verdi. Bir yandan bir evin içinde büyüyen çocukları gösterip “aile”ye hassasiyetle yer verirken, diğer yandan bir aileyi dağıtıyor, çocukların bakımından da babayı mesul tutuyordu. 1990’ların çalkantılı siyasi ve ekonomik hayatına dair yakınmaları karakterleri aracılığıyla ekrana yansıtıyordu.

137 bölüm sürdü Süper Baba. Çok sayıda hikâyeye yer verdi. Bir mahallenin, sakinlerine güven veren hallerini ama diğer yandan barındırdığı türlü tekinsizlikleri, hassas dengeler üzerine inşa edilen arkadaşlıkları işledi. Bol bol aşk vardı dizide, herkes birbirine âşık oluyordu, bazen çaprazlama aşklar yaşanıyordu. Ayrılıklar, yıllar sonra ortaya çıkan sırlar; dağılan, yeniden kurulan hayatlar anlatılıyordu. Sürekli yeni karakterler girdi hikâyeye, çünkü dizi dört yıl sürdü. Bu dört yıl zarfında arka planda da hızla ve kontrolsüz büyüyen bir şehrin değişimine yer verildi senaryoda. İstanbul’da yaşanan dönüşümü, Çengelköy’de müteahhitlere ardı ardına satılan evler aracılığıyla, yıkılmak istenen balıkçı barınaklarından bozma meyhanelerle işledi. Dizinin başrolündeki Aksu Ailesi’nin kiracı olarak yaşadığı üç katlı ahşap konağın her an satılma ihtimaliyle burun buruna yaşadı seyirci. Bitişinin üzerinden yirmiden fazla yıl geçti dizinin. Süper Baba’yı diğerlerinden ayıran önemli bir fark şu oldu galiba: Belki bir daha hiçbir dizi çevre sorunlarına, kentin dönüşümüne bu denli yer vermedi. Ben bu yazıda, Süper Baba’da yer verilen bazı sahneler aracılığıyla, dizinin 1990’lardan bugüne neyin habercisi olduğunu sorgulamak istiyorum. Doğayla, yaşadıkları çevrenin değişimi ve dönüşümüyle sürekli iletişim içinde olan karakterlerine yazılan diyaloglarda nelerin öne çıktığına bakmak istiyorum ama önce biraz diziyi hatırlayalım.

Zihinlerde kalanlar

Bu yazıyı yazmadan evvel etrafımdakilere diziyle ilgili hatırladıklarını sordum. Biri, yayın günü cumaları evde olamadıklarında beta video kasetlere kayıt yaptıklarını söyledi. Birisi “Ethem Dede!” dedi heyecanla. Ethem Dede dizide oynamayan hatta gerçekte bile olmayan bir karakterdi oysa; ama dizinin hemen her bölümünde yer almıştı. Aksu Ailesi’nin Çengelköy’deki ahşap evlerinin arka bahçesinde bir ağaç kavuğunun üstünde yakılan mumlarda, ağacın dallarına bağlanan çaputlarda yaşayan bir “evliya” idi Ethem Dede. Şevket Altuğ’un oynadığı Fikret karakteri, evlerinin yıkılmasını engellemek için bizzat yaratmıştı Ethem Dede’yi. Mahalle halkı bu “evliya”yı müthiş bir hızla benimsemiş, Ethem Dede’nin ünü hızla yayılmış, sonunda ev de yıkılmaktan kurtulmuştu.

Konuştuklarımdan biri Fikret’in dedesi Yakup Dede’yi Müşfik Kenter’in oynadığını iddia etti. Bunu duyunca gülümsemeden edemedim. Yanlıştı bu ama nedeni çok kolay anlaşılır türden, makul bir yanlış. İstiklal Harbi gazisi, madalya sahibi Sürmeneli Yakup Dede’yi İhsan Devrim canlandırıyor, Müşfik Kenter seslendiriyordu. Birleşmişti bu iki isim zihinlerde.

Zihinlerde kalıyor bu türden, uzun soluklu, ses getirmiş, başarılı bulunmuş yapımlardan sahneler; kolektif hafızada yerlerini alıyor. Türk dizi tarihinden bir çırpıda pek çok örnek verebiliriz. Yalnız hiçbir yapım, jenerik müziğiyle bu denli hatırlanmıyordur sanırım. Konuştuğum herkes şarkıyı öyle hayal meyal de değil; sözleriyle, melodisiyle biliyordu. Çoğu da kendini tutamayıp mırıldanmaya başladı zaten. Hatta dizinin bitişinden sonra doğanlar bile şarkıyı iyi biliyordu. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından kalan ya da ilerleyen yıllarda ülkemiz tarihindeki mu telif olaylar için yazılmış, devlet eliyle, okullar aracılığıyla yayılmış marşların bile bu denli benimsendiğini sanmam. Rahatlıkla şunu söylemek mümkün: Yeni Türkü’nün yaptığı şarkı, dizinin şöhretini de aşmış. Bunun nedenleri hakkında biraz düşünmeye değer belki.

Milliyet, Oscar TV dergisi, 4-10 Şubat 1995

Yalnız babalar

Babasından, uykuya daldığı durumda bile kendisini bırakıp gitmemesini dileyen bir çocuğun ağzından, içinde “tüm oyunlar, bütün sevdikleri, şeker, bal, kurt, kuzu, denizde balıklar ve İstanbul” olan bir masal dinleme dileğini dile getiriyordu Süper Baba’nın jenerik şarkısı. Hassas bir noktaya değiniyordu sözleri. Belki çok az kişinin hayatında yaşayabildiği, babalarla yaşaması kolay olmayan bir anın hayali. Dizinin iddiası da (ve adı da) annenin resimden çıktığı durumda bir babanın nelerle boğuşmak zorunda kalacağını göstermekti belki en başta. Bu zorlukların başında ev işleri geliyordu tabii ki! Şevket Altuğ’u sık sık ütü masası başında, çamaşır katlarken, sofra kurarken gördük. Kalan zamanlarında leğende çocuk yıkıyordu. Çocuklardan biri hastalandığında işinden koşarak eve dönmek zorunda kalıyor, günlük hayatı ebeveynlik rolü yüzünden sürekli kesintiye uğruyor, aksıyordu. Ateşlenenin başında sabaha kadar bekliyor, uyumak üzere olana masal okuyor, bir yandan da sürekli iş arıyor, işlerden kovuluyor, parasız kalıyor; gitar, bisiklet, bilgisayar isteyen çocuklarının isteklerine yetişmeye çalışıyordu. Dizinin senaristi Sulhi Dölek’in zihinlerdeki kadın-erkek, anne-baba resimlerini kurcalama niyeti vardı belli ki. Sulhi Dölek, benzer bir babayı birkaç yıl sonra Şener Şen’in canlandırdığı Ali Haydar rolüyle İkinci Bahar’da yeniden deneyecek ve yine başarıya ulaşacaktı. Her iki dizide de üçer çocuğu olan yalnız babalar vardı. İkinci Bahar’daki anne ölmüştü, Süper Baba’daki çocukların annesi Şule ise eserekli ve bazen de düpedüz deliydi. Çocuklarının sorumluluğunu alamıyordu, istemiyordu. Bir annenin resimden çıkmış olmasının nedenlerine dair olasılıklar epey kısıtlıydı anlaşılan; ya ölmüş olacaktı anne ya da hasta! Ama bu başka bir yazının konusu!

İpek karakteri elinde “Ütopya’ya Hayır” pankartıyla otel inşaatını yapacak holdingin önünde...

Çevreci mücadele

Sulhi Dölek, Süper Baba’nın senaristiydi ama tek başına değildi. Dört sene süren dizinin öyküsünün oluşumunda, senaryonun ortaya çıkışında, diyalog yazımlarında pek çok ismin emeği geçti. İlk bölümlerde senaryo danışmanı olarak Umur Bugay’ın adı geçiyor. Jenerikte “Öykü” başlığı altında M. Turgut ve Muharrem Buhara’nın adı, “Treatman tasarım” için de yine Muharrem Buhara’nın, Nilgün Öneş ve Güliz Kuçur’un adları var. Dizi oyuncularıyla yapılmış söyleşilerden anlıyoruz ki süpervizör olarak Yavuz Turgul’un emeği de büyük. Dizide yer verilen çevre sorunlarınınsa kimin inisiyatifiyle diziye girdiği, diyalogların kim tarafından yazıldığı bir araştırma konusu aslında. Yalnız dizinin henüz başlarında, 13. bölümünden itibaren giriyor bu konu gündeme.

Jülide Kural’ın canlandırdığı Eczacı İpek aracılığıyla, atıklarını yakınlarındaki dereye veren bir fabrikayla mücadeleye giriyor dizi bu bölümden itibaren. İpek’in eczanesine derenin kenarından kayıklar yüzdüren ve yüzünde, ellerinde yaralar açılmış çocuklar gelmeye başlıyor çünkü. Hayalî bir fabrikanın yöneticileri, konu büyüdükçe “yukarılardan” tanıdıklarını devreye sokuyorlar. İpek, imza kampanyaları başlatıyor, televizyonlara çıkıyor. Bölümler boyunca bu dava işleniyor, çevreci örgütler işin içine giriyor. Sistemin aksayan yanlarının neler olduğuna dair sorgulamalar, çevreci bir mücadeleye girilince çarpılan duvarlar yansıtılıyor ekrana. İmza toplama işine tüm dizi karakterleri katılıyor; en gönülsüz olanları bile bir biçimde dahil ediliyorlar meseleye.

İpek karakterinin sağlıkçı oluşu (ve türlü imalarla altı defalarca çizilen, inatçı, boyun eğmez, anarşist kişiliği) onu çok daha büyük başka bir maceraya sürüklüyor dizide. Çengelköy sırtlarına yapılmak istenen Ütopya isimli bir otele karşı, İpek’in de içinde olduğu çevreci bir grup Barış Çocuk Köyü kurmak istiyor. Bu defa bir holdinge karşı verilen mücadelede yine imzalar toplanıyor, basına demeçler veriliyor. İpek, hemen yanı başında (Fikret’in âşık olduğu bir başka kadın, Şevval Sam’ın canlandırdığı) Deniz bizzat sürdürüyor bu kampanyayı. Sosyal medyada da yayılmış ve epey ses getirmiş kısa bir video klip var diziden. Tam adresi de 91. bölüm, 25:34-27:40 arası.

Abisi Nihat’ın kahvesinde oturan İpek, Deniz ve mahalle sakinleri arasında yaşanan çarpıcı bir diyalog.

Kahvedekiler: Yatırım yatırımdır, semtimiz kalkınır, gelişir, güzelleşir... Yalan mı yani? Hem gençlere de iş sahası açılmış olur...
İpek: Valla çok haklısınız! Bize ne oluyor ya, ne koşturuyoruz böyle imza mimza diye! Bak amca, alnımızda enayi yazıyor bizim değil mi? Bırakalım yapsınlar o büyük otelleri, süslü püslü alışveriş merkezlerini.
Deniz: Yapsınlar tabii. Her taraf betonlaşınca, trafik cehenneme dönünce, hafta sonları çıkıp da nefes alacak tek bir yer bulamayınca, önce yine siz ağlaşacaksınız. Varsın altyapı olmasın, varsın otelin lağımı denize aksın, varsın Boğaz’ın tepeleri kaçak yapılarla dolsun. Biz burada boş işlerle uğraşıyoruz tabii, soytarılık yapıyoruz.
Musti: Aslında biz de istemeyiz buraların bozulmasını.
Deniz: E niye susuyorsunuz o zaman? Siz de tepki gösterin, sesinizi yükseltin...
İpek: Yoo! Onu yapamazlar, sıkar biraz. Sırf evlerinde, kahvede oturup sızlanmayı bilirler. Ah nerde o eski İstanbul? Ne olacak bu memleketin hali? İyi de memleketin bu hale gelmesinde sizin hiç payınız yok mu? Susmayın, konuşun, düşündüğünüzü söyleyin, tepki gösterin ne olur! Koyun değilsiniz, insansınız. Ama olmaz, ne gerek var, ne diye başınızı derde sokasınız? Nasıl olsa üç beş salak çıkıp sizin hakkınızı sizin yerinize arar. Meydanlarda onlar sesini yükseltir, onlar itilip, kakılır... Siz ağzınızı açıp sırıta sırıta onları seyredersiniz. Ne diyor bunlar diye merak bile etmezsiniz. Onlar direnir, onlar dayak yer, onlar gözaltına alınır. Size bir şey olmaz. Nasıl olsun, siz kendinizi çok güzel koruyorsunuz! Koyun gibi!

Çıkıp gidiyor İpek ve Deniz bu sahnede. Arkalarından:

Fikret: İpek çok haklı valla. Biz şu iki kız kadar olamıyoruz.
Nihat: Hıyar gibi dolaşıyoruz ortalıkta.

Nihat ve Fikret böyle iki karakter, özeleştiri konusunda her zaman ve son derece bonkörler.

Sormadan edemiyorum: İpek’in ve Deniz’in söylediklerini söyletmek zor oldu mu acaba senaristlere, aralarında tartıştılar mı? Büyük, hedefe yönelik ve uzun vadeli bir eleştiri koyuyorlardı ortaya. Dizi bununla da kalmıyor, İpek’i aynı mücadelede bir de tek başına bırakarak, elinde “Ütopya’ya Hayır” pankartıyla otel inşaatını yapacak holdingin önüne koyuyor. Kar yağıyor bu sahnede; İpek ölümcül bir hastalıkla mücadele ediyor bir yandan ama yalnızlığı kısa sürüyor. Yanına gelen onlar, yüzler, binler sayesinde mesele yine basına yansıyor, otel inşaatı yine yukarıdan birilerinin araya girmesiyle duruyor. İstanbul’a keyfe keder yapılacak bir inşaatın önü alınmış oluyor. İşte tam burada, ‘90’ların ortasından itibaren hız kazanan bir tartışmayı tarafların tutumları, tavırları, aile hayatları ve hatta iç dünyalarıyla seyretme olanağı yaratıyor dizi. Otel inşaatının sahibi holding patronu karakterin ailesi, çocukları da bu işe karşı çıkıyor aslında. İpek’in hayatı, etrafındakilerle beraber altüst oluyor bu uğurda.

Dizinin setinden bir kare (Fotoğraf: Eray Demirkol Arşivi)

Koruma bilinci ve doğayla iletişim

Süper Baba’yı yıllar sonra bir fırsatını bulup yeniden seyretme imkânı bulduğumda senaryoda bilinçle, kasten işlenen çevreci mücadelenin ötesinde bir şey olduğunu, bazı karakterlerin kendiliklerinden doğayla ilişki kurduklarını, doğayla, dünyayla aracısız konuştuklarını gördüm. Bu, fark edilmesi hemen mümkün olmayan bir ayrıntı ve önemli de. Çevreyi korumak için doğanın farkında olmak gerekiyor; farkında olmanın ötesinde bir ilişki kurmak, ilişkiyi de geliştirmek gerekiyor. İki çarpıcı örneğe yer vermek istiyorum diziden. İkisi de ayrılığı ele alıyor, iki tür ayrılık.

İlki, Fikret’in bir görünüp bir ortadan kaybolan denizci babası Yusuf’un beraber olduğu, Serpil Tamur tarafından canlandırılan Sabire karakterinden. Yusuf yine ortadan kaybolduğunda, Sabire’yi rüzgârlı bir günde, uçurumda denizle konuşurken görüyoruz. Şunları söylüyor:

"Yaptın gene yapacağını. Yaptın. Aldın Yusuf’u benden. Senin sevdana dayanamadı. Senin uğruna terk etti beni. Lanet olsun sana! Hep aramızdaydın zaten. Bizi hiç rahat bırakmadın ki! Keşke bir kadın olaydın. O zaman işim kolaydı. Çok kolaydı. Seninle nasıl başa çıkacağımı bilirdim. Pençe pençe savaşırdım. Onu avucuna alamazdın böyle. Ama haksızlık bu. İnsan senin gibi uçsuz bucaksız deli bir suyla nasıl rekabet eder?” (95. Bölüm, 23:36-25:00)

Bir diğeri Yakup Dede’nin gençlik aşkı, uğruna Sürmene’de her türlü maceraya atıldığı Meryem’in cenazesinden (ve Müşfik Kenter’in sesinden):

"Artık çok geç. Biliyorum bir gün toprağa karışacaksın Meryem’im. Üzerine yağmur yağacak, güneş doğacak, rüzgâr esecek... Sonra bir mevsim gelecek, bir fidan gibi toprak seni yeniden yeşertecek. Ve ben... Ve ben de bir gün toprağa karışacağım. Sen bir bahar dalının çiçeğinde, ben bir ağaç yaprağında birbirimize bakıp salınacağız. Rüzgâr belki bizi birbirimize yine savuracak. Kavuşacak mıyız dersin Meryem’im? Ha, ne dersin?” (79. Bölüm 52:46-53:32)

Bunlar akılda kalan metinler, tesadüfi değiller. Ölümü doğanın döngüsü üzerinden değerlendiren, ayrılığa neden olan denize doğrudan hesap soran karakterlere pek sık rastlanmıyor. Süper Baba’nın metinlerinde bölümlere serpiştirilmiş biçimde
çok yerde karşımıza çıkıyor bu türden diyaloglar. Marmara Denizi’yle, ağaçlarla, balıklarla konuşuyor dizinin karakterleri, irili ufaklı onlarca anı var dizinin.

Milliyet, Oscar TV dergisi, 1-7 Şubat 1997

Değişim bir yerde bitecek mi? 

Tam da Süper Baba’nın çekildiği yıllarda, 1993-97 arasında Ankara’da üniversite öğrencisiydim. İstanbul’a her dönüşümde yıkılan bir köşe binaya, kaybolan bir müstakil eve, çevre düzenlemelerine feda edilen ağaçların yokluğuna şahitlik ediyordum. Doğduğum, içinde büyüdüğüm, semtlerini, geçmişini, ritmini öğrenmek için zaman ayırdığım şehir, kıyıcı bir değişimin içine çoktan girmişti. Değişimin kaçınılmaz olduğu hakkında dünyadan örneklerle birtakım tartışmalar açılmıştı çoktan fakat sanırım şu pek konuşulmuyordu. Değişim bu ya, adı üstünde, bir yerde değişecek mi İstanbul? Bitecek mi değişim bir noktada? Sanırım çok az kişi, şehrin büyük bir çarkın dişlileri arasına girdiğinin ve bu çarkın tahminlerin çok ötesinde bir büyüklük ve güçle işlediğinin ve işletileceğinin farkındaydı o zamanlar. Süper Baba, bu değişimin tam ortasında bir yerden, kendine bunu ara ara da olsa dert edinerek bir tür kontrolsüzlük karşısında durmaya çalışmış olmalı.

Değişimle ilgili son bir örneği de dizinin sonlarına doğru Aksu Ailesi’nin artık yıkılacağı kesinleşen konağını yine Ethem Dede aracılığıyla kurtarma girişiminden vereyim.

Aksu Ailesi’nin oturduğu ve 116. bölümde satışı kesinleşen konağın yıkılmasını engellemek için mahalleli bir plan yapıyor. Ethem Dede’nin ne denli mübarek bir adam olduğunu, bu evin yıkılmayacağını yeni ev sahibine kanıtlamaya çalışan mahallelinin çabasına karşı “Benim alnımda enayi mi yazıyor, hangi çağda yaşıyoruz?” diyen yeni ev sahibine şunları diyor Fikret bu sahnede:

"Ethem Dede’yi ben uydurdum, öyle biri yok. Yani baştan yoktu, sonra herkes inanmaya başladı. Yani bazen ben bile! Ethem Dede yok. Ya da şöyle diyelim: Var mıdır, yok mudur bilinmez. İstanbul’da dolaşan ruhlar bunlar. Yavaş yavaş kaybolan ahşap evlerin ruhları. Onların koruyucuları. Ama bazen onlar da çaresiz kalıyorlar. Her şey değişiyor.” (116. Bölüm 34:52-36:52.)

Diziye dair yıllar sonra çekilmiş bir belgesel var, adı Çengelköy Olur Bir Masal. Burada anlatıyor dizide Alim karakterini canlandıran Eray Demirkol: Çekimler bittikten sonra, aslında Anadolu Hisarı’nda olan bu ahşap konağın olduğu sokağa girişini, evin yıkıldığını gördüğü anı. Dizinin yer verdiği hikâye ile gerçek hayatın kesiştiği bir an! 137 bölüm boyunca şu ya da bu biçimde, bazen üstünkörü, el yordamıyla bazen uzun boylu, özenle işlediği çevre koruma (ya da koruyamama) meselesinin birkaç sene sonra dönüp yine diziyi vurduğu bir an. Bir sel yüzünden de dizinin yapımcısı olan televizyon kanalının arşivi kısmen yok oluyor birkaç yıl sonra. Bazı bölümleri kayboluyor Süper Baba’nın böylelikle, ulaşılamaz hale geliyor.

Süper Baba yakın gelecekte olacakların haberciliğini yapıyordu bir anlamda; sıradan insanların hayatlarının, bir büyük çarkın dişlileri arasındaki durumunu tespit ediyordu. Bir tür hoyratlığın mikro ölçeklerdeki tezahürlerine yer vererek, hoyratlığa karşı durmak isteyebileceklere yol yordam göstererek önemli, anlamlı bir çabaya girişiyordu dizi. Unutulmama nedenlerinden en önemlisi değilse de biri mutlaka bu olmalı diye düşünüyorum. Kaybolan ahşap evlerin ruhlarına, yapılan otel inşaatlarına, denize bırakılan lağım sularına, kaçak yapılaşmaya ve çevreci mücadelenin verilmemesi durumunda karşı karşıya kalınacak sonuçlara dair bu konularda refleksleri çok zayıf olan bir topluma mesajlar veriyordu doğrudan, güzel olan da buydu.

Süper Baba
1990'lar
İstanbul
Boğaz
Çengelköy
Şevket Altuğ
Jülide Kural
Şevval Sam
Sulhi Dölek
Televizyon Dizileri
Kiraz Akın
Sayı 007

BENZER

İstanbul’un her köşesi, özellikle Osmanlı döneminde, farklı bir amaca hizmet eden tarihî bir taşa ev sahibiydi. Ok için taş, kıble için taş, dua için taş, çamaşır için oluklu taş... Bunların bir kısmı halen aramızda yaşamaya; beton blokların arasında hayata tutunmaya devam ediyor.
1932’de İstanbul sokaklarında insanları sıcaktan bayıltan yaz, 1933’te gelmek bilmedi, sayfiye yerlerinde esnafın gözü yollarda kaldı... 1931’de ani fırtına eşliğinde gerçekleşen Boğaz’ı Yüzerek Geçme Yarışması’nın iki kadın yüzücüsü de başarıyla Kandilli’ye ulaşırken, 1935’te Florya’nın dünya plajı olma hayalleri vardı...
İstanbul konulu bilinen ilk harita 1422 senesine tarihlense de Adalar’ın haritalarda arz-ı endam etmesi 16. yüzyılı buluyor. Ancak Adalar, haritacıların gözünde halen müstakil bir konu değil; yalnızca coğrafi bir ayrıntı. “Bakış açısı”nın değişmesi için 20. yüzyılı beklemek gerekiyor. Sanat tarihçisi, gravür ve harita uzmanı Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay, Adalar’a işaret eden erken tarihli haritaları incelediği bu yazısında, aynı zamanda İstanbul’un kayıp adası Vordonisi’nin de izini sürüyor.