Selamı geriye çağırmak

24 Mayıs 2022 - 15:20

Şehirleşme hikâyelerimizde hep derin sızılar var. Böylesi sızılar kimine bilgece bir bakış açısı kazandırır, kimini ise yeni suçluların peşine düşecek bir öfkeyle zehirler. Bir türlü “modern” bir şehir oluşturamamanın en kolay suçlanabilir hedefi olur, sonradan gelen. Şehrin güzelim düzenini bozduğu gerekçesiyle horlanır, kabih sıfatlarla anılarak günah keçisi kılınmak istenir.

Şehirleşme çeşitli etkileşimlerle akıp giden bir süreç. Biz şehre emek harcamıyor, anlamlı bir faaliyetin ucundan tutarak katkıda bulunamıyorsak, ondan asla değişmeyecek bir güzellik, bir düzen ummaya da hakkımız olmaz.

Bizi geliştiren imkânlara doğrudur yolculuğumuz, hayat ihtimallere açıklıktır. Sanki binlerce yılın tecrübelerinden süzülen sebeplerle, kendine hayranlığın zirvelerinde kaybolmamak için de dört bir yanına doğru açılan geniş bir kucaktır İstanbul, hâlâ. Bir ara bölge, bir kavuşma noktası, bir arabuluculuk mekânıdır da...

Kimliğini göçlerle yeniden ele alıyor hep İstanbul, bu açıdan bir dünya şehri, bir büyük merkez. Bettany Hughes, İstanbul: Üç Şehrin Hikâyesi’nde anlatıyor: Yenikapı Metro İstasyonu kazılarında dünyanın en eski tabutu içinde bulunan “Taş Devri Kadını”nın o zeminde yer alan kerpiç evinin civarında, binlerce yıldan beri hiç değişmeyen tahta takunyaları veya deri ayakkabılarıyla gezindiği 8 bin yıldan bu yana 320’den fazla kuşak yaşadı İstanbul’da.

Şehri kaynaştırarak yaşanılır kılan oturmuş bir muaşeretten söz edebilir miyiz peki bu şehirde, 8 bin yıllık tarihi boyunca sokaklarını adımlamış, doyumsuz manzaralarına dalıp şiirler yazmış, şarkılar söylemiş, bir umudun peşinde gelip geçmiş kuşakların ardından... Söz gelimi vapura binen bir genç, kendinden büyüklerin bulunduğu bir sıraya otururken, “merhaba efendim” dese, “tuhaf biri” nazarıyla mı bakılır ona?

Gerçekten şehirlileşme tecrübeleri gibi kültürel birikim de herkesi aynı şekilde olgunlaştırmıyor. Notre Dame’ın Kamburu müzikalini izlerken muhtemelen katedralin rahibiyle değil de sığınmacılarla duygudaşlık kuranlardan kimisi, konu kendi sokağı olunca türdeş bildiğinden farklısını, göçmeni, sığınmacıyı muhatap almak istemez. Oysa bir göçmendir o da; yerleşiklerin kaybolup gittiği bu şehirde. Tabii bu eleştirinin bir diğer yüzü de var: Göçmenin aşağılanması, mültecinin hedef gösterilmesi dehşet verici; beri taraftan sorumlu makamlar da mülteci ve sığınmacılarla ilgili kamuoyunu ikna edecek politikalar oluşturmalı, mülteciyi de yerleşik kılacak yollar açmalı; bu, halka saygının ve açık toplum olmanın bir gereğidir.

İstanbul'da yaşamaya çalışan bir göçmen aile (Fotoğraf: Depo Photos)

Şehir kaynaştırarak tazeler kendini, oysa mutena kesimler türdeşleriyle sitelere kapanırken başkası korkusunu derinleştiriyor. Küreselleşmenin şiarlarının en sık dile gelenleri değil miydi tüketim keyfi ve eskinin terkinin yanı sıra güvenlik... Bir işçi, üstü başı uygun bulunmadığı için yapımına emek verdiği AVM’ye alınmamıştı yıllar önce. Yersiz yurtsuzlaştırılarak hislerini belli etmekten çekinen ötekilere dönüştürülmeye teslim olmamalıyız. 

İstanbul’un Avrupa Yakası’nda, kentsel dönüşüme tabi bir apartmanın giriş katındaki evlerinde ziyaret ettiğim Bekir ve Emine Nassan, terk etmek zorunda kaldıkları Halep’in özlemini çekiyorlar, ne var ki oğulları Mustafa, Suriye’de asker kaçağı sayıldığı için dönmeleri bir hayal. Hayat burada devam ediyor, Mustafa aile mesleği olan ayakkabıcılık zanaatını sürdürüyor. Alışverişe çıkıyor Bekir Nassan, fiyatları görece de olsa el yakmayan bir markete uğruyor. Ayakkabı boyacılığı işinin bir sonucu olmalı akciğer rahatsızlığı. Emine Hanım’la, Esenler’de, İkitelli ve Güngören’de yaşayan akrabalarına gidip geliyorlar. Parklarda arkadaşlarıyla buluşuyor bazen Bekir Bey. Daha önce yaşadıkları 24 dairelik apartmanda, komşularına selam verdiğinde karşılık bulamadığını anlatıyor üzüntüyle.

Selam versem sanki kendisinden bir beklentim varmış, ona bir kötülüğüm dokunabilirmiş gibi hissettiriyordu davranışları, ben de selam vermeyi bıraktım. Burada bir kısım insan var, selamlaşmayı tercih etmiyor, sevmiyor selamlaşmayı... Biz çok selam veren insanlarız ama artık çekiniyorum.

Bekir Nassan izleniminde haklı: Selam vermekten sakınan, üzücü ayrıntıları olan, sorumluluk duyuran, ön yargıları dağıtması da mümkün bir hikâyeyi öğrenmenin kapısını açmak istemiyor.

Muhatap aldığınızda tanıma isteğinizi ifade etmiş olursunuz. Söyleşiye oturduğunuzda ise ön yargılarınız yıkılır, bakışınız tazelenir. Selamı unutmakla şiddet eğilimi, kadın cinayetleri ile vahşi yığılmaya dayalı şehircilik, balkondan düşen kadınlarla mimarinin etik ve estetik niteliklerinden koparılması, uyuşturucu kullanımındaki artışla kentsel dönüşüm tıkanıklıkları arasında elbette bağlar var. Bu olumsuzluklar tabii ki sadece İstanbul’da yaşanmıyor, ancak İstanbul “bir model olma” zenginliğine haiz.

İstanbul'da gökdelenler

Salgın, selamı sabahı kesme eğiliminin bahanesi oldu yer yer. Karantina dönemlerinde avlusuz, bahçesiz ve parksız yaşamayı normalleştirdiğimizi fark ettik İstanbul’da ve elbette kapıdan hatır soran komşulara sahip olmanın nasıl bir nimet olduğunu da... Turgut Cansever’in 1999 İzmit Depremi’ni takiben mimarlar, şehircilik uzmanları ve siyasilerle yaptığı çeşitli toplantıların ardından teklif ettiği bahçeli ve avlulu evlerden oluşan, çok katlı binalara göre bir hayli ucuza geleceğini ortaya koyduğu az katlı projeler uygulanabilmiş olsaydı, şehir nüfusunun bir kısmı olsun daha kolay geçirirdi bu dönemi.

Salgın tedbirleriyle geçen iki yıl ihtiyarlar gibi çocuklara da dar geldi, yetişkin aile fertleri için hem ofis hem de okul olarak kullanılmaya başlanan konutlar. Az da olsa bir geri göç yaşanmadı değil küçük yerleşimlere, emeklilerin dışarıya göçü salgın hafifledikten sonra sürebilir de... Bu geri göçlerin çoğunda salgın şartlarında evlere sığamayan, evlerde yer bulamayan yaşlıların ısrarı rol oynadı sanıyorum. Gerçi bir zaman sonra yeniden göç almaya başlayacaktır İstanbul, her kuşak tarihi onun seslerinin şahitliğinde yeniden yazacağına inanacaktır ne de olsa...

Geçtiğimiz 30 yıl boyunca Habermas’ın iletişimsel eylem temelli kamusallığını konuştuk, bugün ise sosyal medya şayialarıyla güçlenen, karşıt bildiğine yönelen klişe kanaatler hâkim söylemlere. Bu, selam konusunda ısrarın bir cesaret meselesi olduğunun da altını çizen bir olgu. Köyde, kasabada önüne gelene selam veren, metropolün küçük şehirlere göre çok daha kalabalık büyük mahallelerinde çekiniyor bundan. Hikâyesini dinlediğiniz kişiye yabancı gözüyle bakamazsınız. Beri taraftan, anlayıp dinlemek önemsenmediğinde de nasıl şehirli ve “medeni” olunabilir? Yanlış anlaşılma korkusunu, oturmuş kurallar vasıtasıyla aşmakla da sağlanır medenilik.

Asansör önü karşılaşmalarda selam verme konusunda tereddüde düşmek için çoğumuzun olumsuz tecrübeleri var. Yine de markete gittiğimizde, herhangi bir taşıta bindiğimizde veya bir mekâna girdiğimizde selam vermekten geri duramıyoruz. Benden zarar gelmez, seni dinlemeye hazırım, beni “tuhaf” bulsan bile... Yasin Suresi’nde bahsi geçen Şehrin En Uzak Ucundan Koşarak Gelen Adam hissiyatı bu... Beni dinleyin, ben zaten sizi dinlemeye hazırım...

Cihan Aktaş
İstanbul
Şehir
Yaşam
Şehirleşme
Göçmenler
Mülteciler
Sığınmacılar
Sayı 010

BENZER

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı tarafından yapımına başlanan “Kabataş-Mecidiyeköy- Mahmutbey Metro Projesi”ne yönelik arkeolojik kazı çalışmaları Barbaros Bulvarı’nın Çırağan Caddesi’yle kesiştiği köşede 2016 yılından bu yana sürüyor. Kazı çalışmalarında şimdiye dek 2142 adet eser kazı envanterine alındı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal, kazı çalışmalarında derinleşildikçe daha erken döneme ait buluntular elde edildiğini ve bunun dünya kültür tarihi açısından da hayli önemli olduğunu belirtiyor.
2022 yılının ilk sayısında neler var?
Oyun ve konser performanslarına bir süre ara veren DasDas'ta yaz hareketliliği başladı.