Orada bir kadın var

26 Kasım 2021 - 15:22

Bir kış sabahı haberi okuyup, telefona sarılıp anlamaya çalıştığımı hatırlıyorum. "Bir yanlışlık olmalı. Sevim Gözay aramızdan ayrıldı yazıyor."

Neredeyse bir yıl olacak, Sevim’in o güzel gülüşlü fotoğrafı (hangisi güzel değil ki?) geçip duruyor gözümün önünden. Bakıyorum; bazen hayalimde bazen de fotoğrafı gerçekten arayıp bulup...

O günden beri kapanmayan bir hesap var içimde. Sevim nasıl ölür bu yaşta? Neden ölür? Aslında tüm bunların ötesindeki dert şu içimdeki: Biz Sevim’e hayranlığımızı, sevgimizi, saygımızı neden böyle içimizde tutmuşuz? Neden öldükten sonra sel oldu aktı ve bu neden hâlâ acı veriyor bana? Bunları ara ara düşündükçe Sevim Gözay hak ettiğince değer görmeyen, göz ardı edilen, sevdiğimizi söylemeyi ertelediğimiz nadide insanların simgesi oldu benim için. Geçmeyen bir sızı kaldı içimde.

Yakın arkadaş olmadık hiç biz Sevim’le. Ama hep beğendim, merak ettim ve sevdim onu. Yaşam gailesi içinde savrulurken bir yerlerde karşılaştığımızda hep yamacına oturdum, hep sarıldım gördüğümde. Sık görüşemeyen ama birbirini seven iki kadın gibi sohbet ettik her defasında. Çok zeki, esprili, ortamda tedirginlik yaratacak seviyede güzel ama bunu hiçbir zaman puan toplamak için kullanmayan bir kadındı. Hep yeni işler peşindeydi ve yıllarca yaptığı her program, denediği her format beğeni topladı. Hep izlendi, okundu.

Gezi sonrası bazı –meslektaşı demeye dilim varmıyor– tetikçi kalemlerce günah keçisi ilan edilip bir çırpıda harcanan kadın gazetecilerden oldu ve büyük bir haksızlığa uğratılarak işsiz bırakıldı. Dürüstlüğü ve zarafeti şimdiki zaman arsızlığına elbette ki uymuyordu. Bu mağduriyet hikâyesiyle sempati toplamaya çalışmayacak kadar gururluydu. Ne defalarca “nasıl işten atıldım” röportajları verip kendini ortalara attı ne de hep aynı sahte gülüşle sosyal medyada yeni bir kimlikle markalar dünyasına pozlar verdi. O hep gerçek hayatta, yaptığı gerçek işlerle bilinen Sevim Gözay olarak kaldı ve belki de bu yüzden kelimenin tam anlamıyla "cool"du.

İster istemez şu sorular dönüp duruyor beynimde: Sevim gibi canlı, renkli, dirayetli bir kadının genç yaşta hastalanıp ölüp gitmesinde bu yaşadığı haksızlığın, tırnaklarıyla kendine saygın bir yer açtığı medyada Gezi sonrası kendine yer bulamayışının payı nedir? Onu bile bile hedef tahtasına koyan, işinden eden ve alın teriyle geldiği yerden "silen" o insanlar bunun hesabını verecek mi bir gün? Çok yakından tanımasam da dostlarının ardından yazdıklarını defalarca okuduğumda anladığım, Sevim öç alma duyguları besleyecek biri değildi. Ama ben onun hakkında karalama yazıları yazanları arayıp buldum, isimlerini aklım yerinde oldukça hafızamda tutacağım. Bir şeye yarayacağından değil. Boynumun borcu gibi, zihnimde bir tabelada o isimler yazılı duracak.

Aylin Aslım, Sevim Gözay ile

İçimi sızlatan soruda ise öyle seziyorum ki yalnız değilim: Ölümünden sonra yazılanları, inanamayarak, bir hata olmasını umarak birbirine gözyaşlarıyla telefon açan benim gibi çok da yakın olmadığı ama onu hep seven, sayan arkadaşlarının, meslektaşlarının onun hakkındaki düşüncelerini hayattayken bilseydi, duysaydı, okusaydı Sevim Gözay, acaba ne değişirdi? Belki mutlu olduğu, değer gördüğünü hissettiği bir işi, şu yaşına kadar yaptığı her düzgün ve kaliteli işin haklı kazancıyla hak ettiği konforu kendine sağladığı bir hayatı olsaydı neler değişirdi? Başka uygar bir ülkede Sevim Gözay gibi birisi şu an hayatında ve kariyerinde nerede olurdu?

Peki, bizi hem birey hem toplum olarak beğendiğimiz, hayran olduğumuz, saygı duyduğumuz insanlara duygumuzu ifade etmekten alıkoyan maraz nedir? Nedendir? Kültürel bir arıza mı bu: “Sevsen de çok söyleme. Belli etme. Sen önce kendine bak, önce kendin öne çık!” Bu mu? Niye bu kadar imtina ediyoruz güzel insanları ve yaptıkları güzel işleri selamlamaktan? Yüceltmek demiyorum; sevgiyle selamlasak tamam, o zaten alır o selamı. Kalbinin bir köşesine koyar. Belki o selamla bir derdi hafifler, günü güzelleşir. Belki yapmak istediği yeni işler için ülkenin şu berbat halinde, darmaduman olmuş medya dünyasında azıcık bir mana hissederdi. Belki de hiç böyle dertleri yoktu Sevim Gözay’ın, yanlış anlaşılmasın, bunlar benim düşüncelerim. Benim kendi dünyamda zamansızca ölen, yapacak daha kim bilir nice iyi işleri varken aramızdan ayrılan güzel insan Sevim Gözay’a dair kendi dertlenmelerim.

Onunla en son ben ömrümü geçirdiğim İstanbul’u temelli terk etmeden bir ay kadar önce bir sinemada buluşmuştuk. Yine, elbette, her zamanki gibi yeni bir projesi vardı. Birlikte bir film seyredecek ve onun üzerine söyleşecektik. Karlı bir İstanbul gününde sevimsiz bir AVM sinemasında, geçim sıkıntısı içinde yaşam mücadelesi veren bir Balkan Türk ailesinin belgeseliydi izlediğimiz. İkimiz de Balkan göçmeniyiz Sevim’le. Ailelerimiz oradan göç etmiş yani. Bizim kuşak Balkanlı kız çocuklarına özgü bir içe dönüklük vardır. Belki kalabalıklar içinde her karşılaşmamızda bizi birbirimize çeken şey de buydu. Bunu onu her gördüğümde hissederdim. Aynı zamanda hem huzur hem hüzün veren bir aşinalık duygusu.

Şimdi ölüm yıldönümü yaklaşırken düşünüyorum, kısa ömrünün sonuna dek sevdiği, çalışıp hep renkli, güzel işler çıkardığı sinema dünyasında, saygın film festivallerimizden birinde örneğin, Sevim Gözay’ın adını ve anısını yaşatacak bir ödül oluşturulsa çok güzel olmaz mı?

Biz seni hep çok sevdik Sevim. Bence söylemeyi beceremedik.

Sevim Gözay
Aylin Aslım
Sayı 008

BENZER

Cumhuriyetin ilanı sonrası İstanbul’a ilk kez 1927’de gelen Atatürk, o tarihten sonraki en verimli çalışmalarının büyük bölümünü burada yaptı. “Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği” diye tanımladığı İstanbul’un dünyaya açık bir kültür merkezi haline gelmesi en büyük arzularından biriydi.
Otuzlu yılların İstanbul basını, kent yaşamını zenginleştiren ayrıntıları yakalamak ve incelikle işlemekte ustaydı. Şüphesiz mevsimler bu renkli anlatıyı değiştirip dönüştüren birer intikal sahasıydı. Örneğin yaz, İstanbullular için eğlence, deniz hamamı, sayfiye sefası, beklenmedik yağmurlar ve bunaltan sıcaklar anlamına geliyordu.
Yükselişteki rap'çi Zen-G, ilk solo albümünü geçtiğimiz mart ayında yayınladı ve şarkılarının dijital mecralardaki dinlenme rakamları dudak ısırtıyor. Onu Sulukule’nin kentsel dönüşümüne bir başkaldırı olarak hayat bulan grubu Tahribad-ı İsyan’dan tanıyanlar içinse hâlâ aynı Zen-G. Şimdilerde İstanbul’un Anadolu Yakası’nda yaşıyor ama Sulukule ve doğup büyüdüğü Suriçi’ndeki “kardeşleriyle” bağını koparmamış. Dönüşüm mağduru Sulukule’nin son haline göz atmak için Zen-G ile birlikte yola çıktık, ondan dönüşümün başladığı zamanları dinledik; değişim olgusuna genel bakışını, müziğini, başardıklarını ve İstanbul’la ilişkisini konuştuk.