Masrafsız Boğaziçi keyfi

Fotoğraf
Koray Berkin
06 Haziran 2021 - 14:16

Eskilerden kopup gelen bir şarkı kulaklarımızda... Zeki Müren’den “Bir Yangının Külünü” de olur, Akrep Nalan’dan “Aşiyan” da. Beşiktaş’tan atlayalım Şehir Hatları’nın Boğaz motoruna, ver elini Emirgan. Oradan bir balıkçı teknesiyle Kanlıca’ya uzanalım. Kanlıca’da asırlık tat Kanlıca yoğurdunu keyifle yedikten sonra tekrar atlayalım vapura, yol bizi nereye götürürse... Çengelköy Çınaraltı Kahvesi’nde bir kahve molası mı yoksa Beykoz’da paçacılarda bir paça çorbası ziyafeti mi? Karar sizin...

Biz önce, Boğaz’ın sırtlarında buluşup asırlık sokaklardan aşağıya salınarak sahile inmeyi tercih ettik. Çoğu zaman önünden geçilen ama hakkını vererek gezilmesi atlanabilen, İstanbul’un fethinin başladığı yer, İstanbul’un ilk Müslüman mahallesi Rumeli Hisarı’ndayız... Tam karşısında, Boğaz’ın Asya yakasında Fatih Sultan Mehmet’in büyük dedesi Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı ile Boğaz’ın en dar yeri, fetihten önceki ismi ile Fidalya bölgesi. Durmuş Dede, Şeyh İsmail Maşuki, Şeyh Hasan Halife ve adını sayamadığımız daha birçok ulu kişiliğin gömülü olduğu evliyalar diyarı...

Denizden bakıldığında sağ tarafta kalan kulenin yapımına Saruca Paşa, sol taraftakinin yapımına Zağanos Paşa, kıyıdaki kulenin yapımına ise Halil Paşa nezaret etmiş. Bu nedenle kuleler paşaların adlarını taşıyor. Hisarın inşası 31 Ağustos 1452’de tamamlanmış. Yapımında kullanılan keresteler İznik ve Karadeniz Ereğlisi’nden, taşlar ve kireç Anadolu’nun değişik yerlerinden ve birçok bölümde görülebilen devşirme taşlar burada daha evvel bulunan harap Bizans yapılarından temin edilmiş. Hemen yakınlardaki Ermeni Kilisesi düşünüldüğünde, Ermeni taş ustalarının da hisarın yapımında çalışmış olması muhtemel. Tipik bir Rönesans mimarisini andıran hisarın girişinde toplardan güllelere, çeşme kalıntılarından sütun başlıklarına Bizans ve Osmanlı döneminden eserleri görebilmek mümkün.

Hisar ziyaretinizde biraz yorulmak pahasına kulelerin bulunduğu alanlara çıkmayı deneyin. Merdivenlerin sonu sizlere kuleler, surlar, ağaçlar ve mavi sulardan oluşan harika bir İstanbul manzarası sunacak. Kendinizi bir an olsun Malkoçoğlu veya Kara Murat gibi hissedecek, Yeşilçam’ın meşhur filmlerini hatırlayacaksınız!

Ahmet Vefik Paşa Konağı

Efsanelerle süslü tarihi yalılar

19. yüzyıl kültür tarihimizin en değerli yapılarından biri de Rumeli Hisarı’ndaki Ahmet Vefik Paşa Konağı’dır (1823-1891). Oldukça iyi durumda olan ve şu an özel mülk olarak kullanılan konak, zamanında zengin bir kütüphaneye sahipti. Ahmet Vefik Paşa, Tanzimat grubunun tarifiyle "binek taşı büyüklüğünde" bir mücevherdi âdeta; değeri zaman geçtikçe anlaşılan şahsına münhasır büyüklerimizden biriydi. 16 dil bilen bir devlet adamı ve diplomattı. Dahası, çevirmen ve oyun yazarıydı. İlk Türkçe sözlüğü o derlemişti. Ahmet Vefik Paşa, Bursa valisi olarak görev yaptığı sırada bu kentte yaptırdığı tiyatro binasıyla da ün kazanmıştı.

İşte Ahmet Vefik Paşa, ömrünü Rumeli Hisarı’ndaki hoş görünümlü ve muhteşem manzaralı bu konakta tamamlamıştı. Paşanın evinin arsasını Protestan din adamlarına satıp buranın ileride Robert Kolej olmasına imkân sağladığı için Sultan Abdülhamit’in bedduasını aldığı ve bu nedenle Eyüp Mezarlığı yerine Rumeli Hisarı Kayalar Mezarlığı’na defnedildiği rivayet edilir. Ahmet Vefik Paşa Köşkü’nün arkasından ara yola girip hisarın kapılarından birini görebilir, eğer şanslıysanız oradaki âşıklar mekânından Boğaz’ın keyfine doyabilirsiniz!

Rumeli Hisarı Mahallesi’nde geçmişte kafelerin arasında güzellikleri saklı kalan ancak yakın zamandaki restorasyonlarla daha iyi fark edilen üç sütun üzerine cumbalı Hacı Kemaleddin ve Ali Petek camileri de gezimizde mutlaka ziyaret edilmesi gereken mekânlar arasında yer alıyor. Ali Petek Camii’nin yanındaki hamam günümüze ulaşamamış olsa da mahalleli camiyi Hamam Camii olarak da adlandırıyor.

Bahçesindeki muhteşem manzarasıyla defalarca restorasyon geçirmiş Surp Santuht Ermeni Kilisesi ise bize bu bölgenin çok kültürlülüğü hakkında fikir veriyor. Karakoyun, Durmuş Dede, Kilise ve Arpacı Çeşme sokaklarından geçerken binalar arasındaki müthiş Boğaz manzaralarına bakmayı, tarihî evleri fotoğraflamayı, sokak aralarında kalmış evliya mezarları ile tarihî çeşmeleri yâd etmeyi unutmayın!

Perili Köşk

Köprünün ayağında birbirine bir o kadar yakın ve benzer kaderleri paylaşan iki önemli yapı bizleri karşılıyor: Günümüzde Borusan Holding tarafından kullanılan Yusuf Ziya Paşa Köşkü (Perili Köşk) ve Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı. Hikâyeleri yürekleri burkan bu iki yapı Boğaziçi’nin en özgün yalıları arasında yer alır. Yusuf Ziya Paşa Köşkü, aslında Mısır hidivinin başyaveri Mısırlı Yusuf Ziya Paşa tarafından yaptırılmaya başlanmış ama paşa ölünce inşası yarım kalmış bir yapıdır. Paşanın Mısır’daki mezarında köşkün tuğlaları kullanılmıştır. Uzun süre inşaatı tamamlanmadığından ve inşaatta çalışanların peri görme iddialarından dolayı konağın adı bir müddet sonra “Perili Köşk”e çıkmıştır.

Uğursuzluğu ile nam salan bir diğer Boğaziçi yalısı ise Tophane Müşiri Zeki Paşa’ya aittir. 20. yüzyılın başlarında İtalyan mimar Alexandre Valluary tarafından yapılan yalının, sahiplerine pek yâr olamadığı bilinir. Yalının inşası çok dikkat çekmeye başlayınca Zeki Paşa bir türlü padişahtan yalıya yerleşmek için izin alamaz. Aralarındaki ısrarlı yazışmalar, alınan izinle nihayetlense de, paşa, yaptırdığı şato görünümündeki bu muhteşem taş binada zatürre olup hayata veda eder.

Aşiyan'da Orhan Veli

Hisar’ın ardından Aşiyan Parkı’nda oturmuş Boğaz’ı izlemekte olan “Bir Garip Orhan Veli”ye selam verip Aşiyan Mezarlığı’na çıkıyoruz. Mezarlıkta bizleri “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” mısraları ile Ahmet Hamdi Tanpınar karşılıyor. İstanbul’un şairi Yahya Kemal Beyatlı’nın, Orhan Veli Kanık’ın, Turgut Uyar’ın ve Attilâ İlhan’ın mezarlarını ziyaret ediyoruz. Ekipten biri her mezarlığın önünde şairin bir şiirini hatırlayıp mırıldanıyor: “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” sözleri “İstanbul’da Boğaziçi’nde bir garip Orhan Veli’yim, Veli’nin oğluyum, tarifsiz kederler içindeyim” şeklindeki dizelere karışıyor. Yahya Kemal’in mezarının önünden geçerken Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’a duyduğu aşkı ve “Sessiz Gemi” şiirinin hikâyesini anımsıyoruz. İçinde hüznü, aşkı ve anıları yâd ettiğimiz İstanbul’un en ünlü mezarlıklarından Aşiyan’ı geride bırakıp yukarı tırmanmaya devam ediyoruz.

Aşiyan Mezarlığı’ndan yaklaşık on dakikalık bir yürüyüşle Aşiyan Müzesi’ne varıyoruz. Diğer ismiyle Tevfik Fikret Evi, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri Türk edebiyatının başlıca mabetlerinden biri. Tasarımı Tevfik Fikret’in kendisine ait olan köşkün, şairin yaşama veda etmesinin ardından pansiyon olarak kullanılması ve Robert Kolej’e kiralanması gündemdeydi. 1940’larda satışa çıkarıldığında İstanbul Belediyesi’nin araya girmesiyle şehir adına satın alınan köşk, 19 Ağustos 1945 tarihinde büyük bir törenle Edebiyat-ı Cedide Müzesi olarak İstanbullulara kapısını açtı. Ünlü şair Tevfik Fikret’in kuş yuvası anlamına gelen “aşiyan” ismini vermesi bir yana, Aşiyan’da sadece Tevfik Fikret’in değil, Edebiyat-ı Cedide’nin önemli şairlerinden Abdülhak Hamit Tarhan, Şair Nigâr Hanım ve Recaizâde Mahmut Ekrem’e ait kişisel eşyalar da bulunuyor. Bunun yanında, son Halife Abdülmecit Efendi’ye ait tabloları müzede görebilmek mümkün.

Baltalimanı Kemik Hastanesi

Aşiyan gezimizi tamamladıktan sonra buradan on beş dakikalık bir yürüyüşle İstanbul’un fetih hazırlıklarını denizden organize eden Baltaoğlu Süleyman Paşa’dan ismini alan Baltalimanı semtine varıyoruz. Bizleri burada Baltalimanı Antlaşması’nın imzalandığı Mustafa Reşit Paşa Sahilhanesi (Baltalimanı Kemik Hastanesi) karşılıyor. Günümüzde hastane olarak kullanılan yalı, Banker Abraham Salomon de Kamondo ve Mustafa Reşit Paşa arasında yaşanan ilginç bir olaya da şahitlik eder. Paşadan alacaklarını tahsil etmek için yalıyı ziyaret eden Kont de Kamondo, yalıdayken paşanın ölüm haberini alır.

Türk-Japon dostluğunun bir simgesi olan Japon Bahçesi ise içerisinde Japon kültürünü yansıtan motifler, sakuralar ve farklı bitki türleri, yapay gölü ama hepsinden öte sakinliği ile sizi alıp uzak diyarlara götürecek. Girişi ücretsiz olan bahçede muhteşem fotoğraflar çektirebilirsiniz.

Baltalimanı sahilden dümdüz yürüyerek bu kez de Emirgan’a devam ediyoruz. Emirgan, 17. yüzyılda Osmanlı Padişahı IV. Murad tarafından Erivan Kalesi’ni savaşsız bir şekilde kendisine teslim eden İranlı Emir Güne Han’a armağan edilmiş. İsmi de Emir Güne Han’dan zaman içerisinde Emirgan’a dönüşmüş. Emirgan’a geldiğinizde ismini Lale Festivalleri döneminde sıklıkla duyduğumuz, Sultan Abdülaziz tarafından Mısır hidivi İsmail Paşa’ya verilmiş Emirgan Korusu’nu gezebilir veya İstanbul’un en güzel yalı camilerinden Emirgan Hamid-i Evvel Camii’nden 19. yüzyılda değişen Osmanlı mimarisini gözlemleyebilirsiniz.

Türk burjuvazisinin Boğaz’la tanışması, 19. yüzyıldaki “Belle Époque” dönemi ile başlayıp zaman içerisinde siyasi iklimin yansımalarıyla şekillenecektir. Sakıp Sabancı Müzesi sadece bir müze olarak değil, 20. yüzyılda yükselen Müslüman-Türk burjuvazisinin genel yapısı hakkında da geçmişimize ışık tutmaktadır. Zengin bir resim koleksiyonuna sahip Atlı Köşk’te, Ayvazovski ve Fausto Zonaro tabloları, “Görünenin Ötesinde Osman Hamdi Bey Sergisi” ve Sakıp Sabancı’nın antika koleksiyonu da mutlaka görülmesi gerekenler arasındadır.

Kanlıca iskelesi

Emirgan'dan Boğaz'ın diğer yakasına

Emirgan iskelesinden binebileceğiniz Şehir Hatları Boğaz ring seferleri ile buradan sonra dilerseniz Kanlıca’ya yoğurt yemeye geçebilir, sahilde yürüyüşe devam edebilir veya İstinye’den Yeniköy yönünde keşfe devam edebilirsiniz. Yeter ki Boğaz’ın keyfine varın!

Diyelim ki siz de bizim gibi Emirgan’dan bir vapura atlayıp Kanlıca’ya geçtiniz; Kanlıca yoğurdu eşliğinde vereceğiniz kısa bir molanın ardından Mihribat Korusu’nu ziyaret edebilirsiniz. Bu koru, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Mısırlı Abbas Halim Paşa’nın kızı Rukiye Hanım’a yüz görümlüğü olarak hediye edilmiş.

Gezinize Boğaziçi’nin en güzel yalılarıyla devam etmek isterseniz, Anadolu Kavağı-Üsküdar arasında sefer yapan Şehir Hatları motoruna binmelisiniz. Karşınıza çıkacak yalıların çoğunun mazisinde hüzün var.

Zarif Mustafa Paşa Yalısı, bugünlerde restorasyonda olan Boğaz’ın en eskisi Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı, Hadi Semi Bey Yalısı, Bahriyeli Sedat Bey (Manolyalı Yalı), Marki Necip Paşa Yalısı, Komodor Remzi Bey Yalısı, Ortadoğu’da Gümüş dizisi ile çok iyi tanınan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa Yalısı, Sadullah Paşa Yalısı ve tabii ki Küçüksu Kasrı ile Beylerbeyi Sarayı’nı da görmeyi unutmayın.

Üsküdar’da vapurdan indikten sonra halen vaktiniz kaldıysa gün sona ermeden çan, ezan ve hazanın izinde Kuzguncuk’a yürüyebilirsiniz. 15 dakikalık bir sahil yürüyüşünün ardından Kuzguncuk Bostanı’nda soluklanıp semtin lezzet duraklarında günü sonlandırabilirsiniz!

Yazar Petrus Gyllius’un dediği gibi, tüm içtenliğiyle “girenleri kucaklamak için kollarını açmış tepelerle çevrili” canım Boğaziçi! İstanbul, bizi tam da buradan kucaklayıp sımsıkı sarıyor. Bu şehri tüketmek isteyenlere inat bizler, di’li geçmiş zamanın hüznüyle değil, gelecek güzel günlerin umuduyla Boğaziçi’nden uzak köylerine, İstanbul’un her bir köşesine sahip çıkacağız!

Rumeli Hisarı
İstanbul
Boğaz
Boğaz'daki yalılar
Baltalimanı
Aşiyan
Kanlıca
Sayı 006

BENZER

1967 yılında açılan ve bir dönem müzik endüstrisinin kalbinin attığı kasetçi ve plakçılara da ev sahipliği yapan İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ), eski şöhretini yitirse de şehrin göbeğinde tarihe tanıklık etmeye devam ediyor.
Mesai insanlarının vazgeçilmez sorusunun cevabı bir süredir net: "Konsere gidiyoruz!"
Bir söyleşisinde, kızı Yağmur’u hastane odasında kucağına ilk defa aldığında bir anlığına etrafında kameraları aradığını, göremeyince de şaşırdığını anlatıyor Türkan Şoray. Öncesinde onlarca defa buna benzer bir hastane odasında kucağına bir bebek verilmiş, rol gereği. Yeşilçam’ın en çok film çevirmiş oyuncularından birinin hayatında filmlerle kesiştiği anlar olmasına şaşmamalı. Yazar ve kadın hakları mücadelecisi Kiraz Akın, oyunculukta dış dünyanın iç dünyayı ve iç dünya üzerinden seçilen rolleri, seçilen rollerin de tekrar iç dünyayı nasıl tesir altına alabileceğini, “Sultan”ımız Türkan Şoray’ın hayatı ve kariyer seçimlerindeki dönemsel paralellikler üzerinden okudu.