Kaymaklı dondurma yazı

06 Haziran 2021 - 13:21

1998 senesinin Ağustos ayı, Bostancı vapur iskelesine yanaşacak olan sabah vapurunu bekliyoruz; ben, annem Demet, anneannem Müslime Nevin ve annemin yakın arkadaşı Coya Abla. Hasır çantalarımız var, benimki boyumdan büyük. Saçlarımı kısacık kestirdiğim ilk yaz, arkasında ise uzun bi’ kuyruk. İncecik, biraz çelimsiz. Anneannem bir gün önceden buzluğa atmış yanına alacağı suları, su buz halinde hâlâ, çözülmemiş. "Anca çözülür adaya varıncaya" diyor, vapura binmek için elimizdekilerle kapının açılmasını beklerken. Hava bize 40 derece ama aslında 32-33. Bekleyen çok ada vapurunu, kapı açılsa da yer tutsak kendimize diyor insanlar içinden. Herkes bir şekilde herkesi tanıyor Bostancı ada vapuru iskelesinde. Her hafta sonu adaya giden ailelerle karşılaşıyoruz, biz de onlardan biriyiz. Selamlaşıyoruz, ayrı adalara gidiyoruz aynı vapurla. Hem de pek büyük bir keyifle.

"Merhaba Demet Hanım.”
“Merhaba Rasim Bey.”
“Siz Burgaz?”
“Yok, biz Kınalıada bu sefer.”
“Ne güzel, arka tarafına mı adanın?”
“Yok yok, iskelenin yanından gireceğiz denize.”
“Hadi bakalım, iyi eğlenceler.”
“Size de.”

Üstümde simsiyah bir tişört. Çocukluğumdan beri meydan okurum güneşe simsiyah “Metallica” tişörtleriyle ve elbette kazanan güneş olur, yener metal müziğini! Hasır çantanın içinde birkaç kitap, bir walkman, birkaç kaset; annemin klasik müzik kasetleri, benim metal müzik sevdam, anneannem için Nat King Cole best of kaseti. Üç nesil, üç kadın, üç müzik, aynı çanta ve tek walkman, bütün yol paylaşa paylaşa gidilecek yine. Şayet ben üstüne konarsam diye de minik bir cep radyosu yanımızda. El kadar, cızırtı dolu, tupturuncu. Sesini açtık mı her yeri tesiri altına alan cinsten. Çizgi romanlarım, saydam plastikten deniz ayakkabılarım... Hiç de giymiyorum, neden aldıysak? Coya Abla’ya su uzatıyor anneannem, uzun uzun içiyor Coya Abla. Vapur yanaşıyor, biniyoruz kalabalıkla yavaş yavaş. Biz ya üst kata dışarıya ya alt kata vapurun kıçına ve dışarıya. Ama yaz da olsa kış da olsa hep dışarıya. Oturuyoruz haliyle ve sırayla kıç tarafına, ayakları demirlere uzatıyoruz; ben, annem, anneannem ve Coya Abla.

Karnım gurulduyor, anneannem çantasındaki kaptan bir erik çıkarıyor kocaman, tutuşturuyor elime. "Sakın atma yere çekirdeğini, ver kaba koyalım, tamam mı yavrum?" Atmazdım ben çöpleri yere veya denize, yerleri orası değil bilirdim. Aniden bir yerden ve önce silik, derinden derinden, birinin el radyosundan mı, yoksa kasetçalarından mı bilinmez, dışarıya taşıyor Kınalı’ya doğru giderken Sezen Aksu’dan "Ada Vapuru" şarkısı. Annem katılmakta minik minik, Coya Abla da. Bir yandan dans etmekteler oturdukları yerde ufaktan, omuzları kıra kıra, bir sağa bir sola, patlatıyorlar kahkahayı, birlikte eşlik ediyorlar bize doğru sarkan Sezen şarkısına, güldürüyorlar anneannemle beni. Sözler Melih Cevdet Anday, müzik Onno Tunç, sağlam gidiyoruz Kınalı’ya. Benim çantadaki tüm kasetleri yuttu gitti Sezen yine. "Şinanay da yavrum şina şinanay, şinanay da şinanay hopa şinanay." "Söylesene sen de," diyor annem. "Metalciyim ben, nasıl söylerim şinanay şinanay anne?" diyorum. "Aman, sen de" diyor, güle güle dans ediyor. "Lüküs kamarada kimler oturur?" Tutamıyorum kendimi, hakkını vermek lazım vapurun, söylüyorum ben de, üstümde Metallica tişörtü. Müzik dediğin böyledir işte, diline karışır, nedensiz, içini sımsıcak yapar, müridi olamazsın hiçbir yerin, özgürlüktür tek çaren. Anneannem gülüyor, kiminin saçı uçuyor, kiminin eteği. Müslümanı, Yahudisi, Urumu, İsporcusu, ihtiyarı, veremi.

Kaymaklı dondurma yazı

"Yaklaştık” diyor annem, müzik sustuktan üç beş saniye sonra. "Hadi kalkın, kalkın!" Gören de ada kaçıyor sanacak, öyle bir telaşla toparlıyor hepimizi, öğretmen gibi. Hasır çantalar, sular, şapkalar, güneş kremleri, deniz ayakkabıları, sandviçler, gazeteler, güneş gözlükleri. Kalabalıklar içinde hep ellerimiz kollarımız. İniyoruz vapurdan, tahta bir köprünün üstünden, düşer miyiz geçer miyiz bilemediğimiz, hızlıca atlıyoruz. Günlerden cumartesi, sabah 10.00, eliyle “yürü yürü” diyor annem. İskelenin az ilerisine gidiyoruz, taşlık alandaki boşluğu gösteriyor, pembe çiçekli zakkum ağacının dibini. "Geç oraya geç, oraya ser hasırı, koş bakayım!" Hasırı serip çantaları yaydıktan sonra kafamı bir çeviriyorum ki kapış kapış oluyor deniz kenarı. Vapurdan inen burada alıyor soluğu. "Aman iyi ki erken vapurla geldik" diyorlar aralarında benim kızlar.

Güneş erkenden tepemizde, öğlen kim bilir nasıl yakacak diye düşünüp gözleri kısarak bakıyoruz gökyüzüne. "Oh be, yine de geldik ya" diyor anneannem hepimizin içini okumuşçasına. Kendi hasırıma kuruluyorum, minik dürbünümü çıkarıyorum, çizgi romanımı, güneş kremimi, asla giymeyeceğim deniz ayakkabılarımı... Walkman çantada yatmakta. Anneannem hızlıca takıyor şapkasını, "El radyosunu açsana evladım" diyor, açıyorum, ağacın dibine dayıyorum, sanki yarısından yakaladığımızı bilir gibi yine buluyor Sezen bizi. "Yok artık!" diyor Coya Abla, gülüyor. "Bir günde iki kere dinlesek ne olur, ben bayılıyorum valla" diyor annem. Arkamız zakkum, önümüz deniz; mavi ve temiz. Ara sıra dalgalanıyor, yanaşan vapurlardan. Hiç dert değil. Anneannem "Hadi kalk" diyor bana, "önce biz girelim, sonra annenler." Elinden tutuyorum, koşuyorum anneannemle denize, gülüyoruz. Giriyoruz, batıyoruz, çıkıyoruz, ayağımız taşlara takılıyor; yine ayağa kalkıyoruz. Yine ayağa. Denizde ayağa kalkanlardan, el ele tutuşup dalıp çıkanlardanız biz. "Dondurma yiyelim mi dönerken?" diyor.
"Kaymaklı mı?"
"Kaymaklı."

Şimdiyi dün ile harmanlamak, gülümsemek istiyorsam, zihnimde koşup o vapurun kıç tarafına oturuyorum hâlâ. Sezen’i açıp koyuyorum kafamın içine. Bütün yazlara bedel bir yaz, bütün yazlara bedel bir “an” oluşuyor İstanbul’un içinden, bana uzanan yandan çarklı bir ada vapuruyla.

Bala Atabek
İstanbul
Yaz
Adalar
Plaj
Walkman
Dondurma
Sayı 006

BENZER

Uzun yıllardır 23 Nisan kutlamalarının ayrılmaz bir parçası olan makam koltuklarına çocukların oturması geleneği 1929’da İstanbul Türk Ocağı yönetiminin çocuklara devredilmesiyle başlamıştı. Ertesi yıl çocuklara devredilen makam sayısı arttı, İstanbul’u bir günlüğüne 200 çocuk yönetti. Her istedikleri yapılan çocukların tebessüm ettiren açıklama ve icraatlarını yakından takip eden gazetelere eğlence çıkmıştı.
Hüseyin Avni Dede, Türkiye’nin diğer şehirlerinde ve yurtdışında “İstanbul’un yüzü” olarak tanınan nadir insanlardan. Bir karış boydayken kendi kendine kalkıp Beyazıt Meydanı’ndaki Bit Pazarı’nda tezgâh açmaya başlayan, son 41 yılını meydanın 536 yaşındaki çınarının gölgesinde geçiren, oyunculuğu seven, yayımlanmış yedi şiir kitabı olan sahaf Dede’yle fotoğraf çektirmek turistliğin şanından.
İklim krizi, insanlığın içine düştüğü en büyük kriz olmayı sürdürüyor ve durum gerçekten çok acil. Somut adımların atılmadığı, hedefleri yüksek iklim politikalarının yürürlüğe konmadığı her geçen gün kriz daha da derinleşiyor.