Kalben: "Birbirimiz kadar özgürüz"

16 Temmuz 2020 - 12:22

Korkularımı düşünüyorum birkaç haftadır. Hız orucundaki metropolün iştahsız sureti karşısında oturuyor, içimdeki boşluğun suratına bakıyorum. Ömrümün ilk yarısını öfkeyle, korkuyla, kaygıyla ve kavgayla geçirmiş olduğum gerçeğiyle yüzleşiyorum.

Kendimi doya doya sevmedim ben. Kendimi zamanın içinden geçip giden, zamanla değişen vücudumla, zihnimle, ruhumla kabul etmedim. Uyumsuz olmaktan, onaylanmamaktan, takdir edilmemekten, başarısızlıktan, parasızlıktan, açlıktan, ölmekten ve öldürülmekten, tacizden, tecavüzden, insandan ve eşyadan, açık sularda yüzmekten ve bütün denizlerde yüzememekten korkup durdum senelerce.

Annemin, babamın korkularını terk etmekten korktum. Toplumun bana çocukluğumdan beri aşıladığı korkuları unutmaktan da...

Hepimizin korkuları iç içe geçti ve dev bir çember oluşturdu. Çemberi el ele verip tellerle çevirdik. Tellere elektrik verdik. Ne zaman özgür kalmak istesem tellere takılıp durdum. Canım yandı. Kanadım. Doğam gereği kanamaya benzemiyordu bu kanama hali.

Harcanabilirdim. Hafızalardan kolayca silinebilirdim. Sindirilebilirdim. Hesabım sorulmayabilirdi.

Arzulanabilir değilsem çirkindim. Yüksek sesle konuşursam terbiyesizdim. Tutkularımı takip edersem ahlâksızdım. Dilediğim gibi davranırsam utanmazdım. Hakkımı ararsam hadsizdim. Yaşlıysam gereksizdim. Şahıslar ve kurumlar karşısında güçsüzdüm.

Birinin bana su vermesini bekliyordum. Beynim durmuştu. Kupkuruydum.

Ben zaten senelerdir dört milyar kadınla birlikte karantinadaydım.

Uykumda haberim olmadan içime giren kara bir hayaletin ağırlığıyla uyanıyordum senelerdir. Sokakta arkama bakarak yürüyordum, avucumda sımsıkı tuttuğum ev anahtarından silahım, çantamda biber gazım... Gördüğüm şiddeti hak ettiğime inanacak kadar delirmiştim. Kendimi korumaktan acizdim. Beni birilerinin korumasını bekliyordum. Hangi kanun? Hangi kurtarıcı? Hangi prens, prenses?

Pamuk Prenses, lanetin yok olması için prensin büyülü öpücüğünü bekliyordu. Rapunzel, tutsak edildiği kuleden sallandırmış saçlarını, bir prensin tırmanması için dua ediyordu. Kız Kulesi’nin tek göz odasının kapısında duran üzüm sepetinden süzülerek çıkan sessiz yılan, eşiğin boşluğundan geçip güzel ve yalnız kadının bacaklarına doğru ilerliyordu.

Kadın beklemeli. Bu, onun kaderi. Kadın, susarak ölmeli. Bu, onun kaderi.

Bazı hayvanlar, diğerlerinden daha eşittir, diyor George Orwell. Bütün hayvanların eşit olduğu dünyanın hayaliyle içimdeki hayvanı buluyorum. Çemberin karanlık, tekinsiz ormanlarından birinde sinmiş, onu keşfetmemi bekliyor. Sonsuz enerjisini, tutkusunu; yeteneğini, becerilerini; yapıcı düşüncelerini, üretkenliğini... Sosyal, politik, ekonomik ve yasal haklarını istemek için ne zaman ses çıkaracak olsa sindirmişler hayvanımı.

En çok da ben sindirmişim onu. Utanmışım ondan. İçimde vahşi ve özgür koşan hayvanımı örtülerin altına saklamışım, iplerle bağlamışım ve orada değilmiş gibi davranmışım senelerdir.

Benden beklenenlerin, kendimden beklediklerimden daha değerli olduğunu sanmışım. Birileri benden daha iyi biliyor, daha deneyimli, daha usta, daha adam... Kendimi adamdan saymamışım. Elbette! Ben, bir adam değilim yahu. Kendimi insandan saymalıyım neticesinde. Hepimiz kadar, hepimiz gibi. Doğduğum bedenden, topraktan, inanç sisteminden, renkten, dilden ve zümreden bağımsız olarak insan olmaya, insanca yaşamaya ve ölmeye hakkım var.

Olanlara nasıl cevap vereceğim, başıma gelenlerle nasıl baş edeceğim, mücadelenin neresine dahil olup etkili olacağım, biricik özgürlüğümün tanımı.

Özgürlük, reddetmek değil, kabul etmek. Özgürlük, kendimi sevmek, yaradılışımdan ötürü.

Özgürlük, çemberin dışına çıkmak değil, çemberi ortadan kaldırmak.

Çünkü bu katı sınırların içinde birbirimize ve elektrikli tellere çarpa çarpa yok oluyoruz. Yok eden de yok oluyor, kurban da mağdur da. Güçten, paradan ve imtiyazdan inşa edilmiş kalelerinde uyumadan önce daha uzun yaşamak için dua eden zalimler de evsiz barksız dilenciler kadar korkuyor yarından.

Özgürlük, bugün.

Aslında bugün yaşadıklarımız en büyük hediyemiz ve ben bugün zihnimde, bedenimde karantinada olmayı reddediyorum. Ne tuhaf. On binlerce insanın canını alan, milyonlarca insanı evlere kapatan, sistemleri ve şehirleri durduran virüs, bana gerçek hapishanemin bizzat kendi korkaklığım olduğunu öğretiyor.

Ne çok korkmuşum kuş olmaktan. Meğer uçuyormuşum ben. Ne çok korkmuşum kendimi sevmekten. Meğer sevgiye değermişim, seviliyormuşum. Ne çok korkmuşum sessizlikten ve yalnızlıktan. Meğer sessizlikte, yalnızlıkta evrenin kulağıma fısıldadığı şiir yankılanıyormuş.

Özgürüz ikimiz de birbirimiz kadar.

Kalben
Karantina
Kadın
Sayı 002

BENZER

Kimisi stresle mücadele aracı olarak görüyor, kimisi yeni bir hobi edinmek istiyor, kimisi eğitmen olmak... Geleneksel el sanatları eğitimlerine yönelenlerin ilgilerinin kaynağı birbirinden farklı; değişmeyense kazanımları. Geleneksel sanatların eğitimi dendiğinde akla ilk gelen mekânlardan Sultanahmet’teki Caferağa Medresesi’nin konuğuyduk: Salgında bile ayakta.
Uzun yıllardır 23 Nisan kutlamalarının ayrılmaz bir parçası olan makam koltuklarına çocukların oturması geleneği 1929’da İstanbul Türk Ocağı yönetiminin çocuklara devredilmesiyle başlamıştı. Ertesi yıl çocuklara devredilen makam sayısı arttı, İstanbul’u bir günlüğüne 200 çocuk yönetti. Her istedikleri yapılan çocukların tebessüm ettiren açıklama ve icraatlarını yakından takip eden gazetelere eğlence çıkmıştı.
Şehrin sonbaharla birlikte hareketlenen kültür sanat ortamını, farklı disiplinlerde gerçekleştirilen etkinlikleri özledik. Pandemi çekincesi sürse de yeni mevsimle birlikte kente yavaş yavaş hareket geliyor. Tedbiri elden bırakmadan katılabildiğimiz kadar etkinliğe katılalım, sergi gezelim, kenti yaşayalım.