"İstanbul bir rüyadır, insan elbet uyanır"

24 Şubat 2022 - 21:36

Çocukluğum Yalova’da geçti, o yıllarda Yalova İstanbul’a bağlı bir ilçeydi. Bir seçim vaadi olarak 77. sıradan il yapılmamıştı henüz. Sık sık Yalova’dan İstanbul’a, yani şehre giderdik çocukluğumda. Hatta kısa bir taşınma da yaşandı bir dönem. İlkokula İstanbul’da başladım ve ilk iki sınıfı orada okuyup sonra Yalova’ya geri döndüm. Oradan da başka şehirlere geçtim. Ankara istikametinde gittikçe uzaklaştım böylece İstanbul’dan...

Bir yabancı şehir: İstanbul

İstanbul sonraki uzun yıllar boyunca, (üniversiteden mezun olana kadar) nadiren gezmeye gittiğim, yabancı bir şehir oldu benim için. Yabancı bir yer. Büyüleyici ama tekinsiz de. Bilmediğim ve her nedense merak etmemeyi seçtiğim... Ta ki günün birinde tası tarağı toplayıp oraya taşınana, başka bir deyişle bana ev olmasını umarak ona sığınana kadar... Bu da üniversiteyi bitirdiğim seneye tekabül ediyor.

Hoş bu taşınma hadisesi beklenmedik bir durumdu. Çünkü öğrencilik yıllarım boyunca niyetim hep okulu bitirdikten sonra Eskişehir’de kalıp akademisyen olmaktı. Ama son sene politik eylemlerden gelen uzaklaştırmalar, planlarımda bazı zaruri değişiklikler yarattı. Gazetecilik okumuştum ve akademisyen olmayacaksam işimi yapabileceğim yegâne şehir İstanbul’du. Ben de çaresiz, pek çok okul arkadaşım gibi tası tarağı toplayıp Şehri İstanbul’un yolunu tuttum.

Haydarpaşa merdivenleri

2002 senesi. Eskişehir’den kalkan bir trenle geliyorum İstanbul’a. Mavi Tren olmalı. İkindi vakti; güneş denizin üstüne damlayarak batmaya hazırlanıyor. Perona inip onca yıldır insanları ayıran ve kavuşturan Haydarpaşa’nın parkelerini adımlıyorum. Gelen ve giden yolcuların, bekleyenlerin, beklediğine kavuşanların ve kavuşamayanların arasından geçip kapıya doğru yürüyorum. Daha kapıya varmadan incecik bir rüzgâr, o muhteşem denizin kokusunu getiriyor burnuma. İstanbul’a geldiğimi müjdeleyen martı sesleri çalınıyor kulaklarıma. Filmlerden tanıdığım o heybetli kapıdan çıkıp meşhur merdivenlere ulaşıyorum. Karşımda deniz... Elimde Yeşilçam filmlerindeki gibi bir bavul... Neyse ki tahta değil, yani o kadar da değil. Ama Yeşilçam kahramanları gibi elimde bavulla Haydarpaşa merdivenlerinden iniyorum.

Okul arkadaşım Birant orada karşılıyor beni. Benden önce mezun olduğu için geçen sene gelip burada bir hayat kurmuş kendine. Şimdi de bana yardım edecek. Bizim okulun ya da belki genel olarak dostluğun kuralı bu: Önce varanlar, sonra gelenlere biraz yardımcı olur. Çalışmaya ve bir hayat kurmaya geldiğim bu yeni şehirde ben de bir süre Birant’ın Reşitpaşa’daki evinde misafir olarak kalacağım.

Yeni hayatıma ne kadar hazırım? Hiç.

Birant’ın evinden başkaca kalacak yerim yok. (Biraz para kazanınca bir ev bulmam gerekecek.)

Biraz para kazanmamı sağlayacak bir işim yok. (Artık nasıl olacaksa onu da bulmam gerekecek.)

Bütün bunlar için sermayen ne, onu soracak olursanız... Cebimde yüz lira var. Ha bir de yeni kontör almışım telefonuma, onun kartı.

İstiklal Caddesi

İlk ders

13. yüzyıldan bahseder gibi konuşmak ve “ok boomer” hezeyanlarına sebep olmak istemem ama cümleye şu şekilde başlamam kaçınılmaz sanırım: “O zamanlar öyleydi.” Kazı kazan gibi, kart kazıyıp numaraları telefona girerdik kontör yükleyebilmek için. Gerçi belki şimdi de öyledir, yok artık değildir herhalde değil mi? Neyse.

Birant’ın evine gidebilmek için vapurla karşıya geçiyoruz, sonra da bir dolmuşa biniyoruz. Yolda kontör yüklemek için telefonuma numaraları giriyorum. Bir yandan da benden bir sene evvel geldi diye çoktan İstanbul’un kurdu olduğuna hükmeden Birant’ın abi pozlarına girerek kafa ütüleyişine kafamı sallayarak mukabele ediyorum. Birant bulduğu bu eşsiz fırsatı zinhar kaçırmayarak alıyor sazı eline; anlatıyor da anlatıyor. Bu İstanbul koca bir kampüs gibi yaşadığımız Eskişehir’e benzemezmiş. Ankara’ya bile benzemezmiş. Bizim o bildiğimiz Anadolu şehirlerinden hiçbirine benzemezmiş. Gözüm açık olacakmış. Yoksa burada beni sulu götürür susuz getirirlermiş. Burada var ya burada, adamın boğazından lokmayı, ayağından donunu alırlarmış. Hiç gülmeyecekmişim öyle, gerçekleri konuşuyormuş herhalde. Hayır efendim, abartmıyormuş, ne münasebetmiş. Ciddiye almalıymışım. Hatta var ya, şu kontörümü bile sakınarak yüklemeliymişim telefonuma. Vallahi dolmuşta biri bakıp benden evvel yükleyiverirmiş. Ben de el elde baş başta kalıverirmişim öyle. Bakalım o zaman da gülebilir miymişim böyle...

Birant çok yıllık arkadaşım, o beni bilir, ben de onu bilirim. Ve hakkında ilk elden söyleyebileceğim: Abartmakta üstüne yoktur. Bunu gayet iyi bildiğim için “hı hı” diye kafa sallıyorum; bir gözüm yolda bir gözüm telefonda, anlattıklarını baştan savma dinliyorum. Kontör yükleme işlemi bitince telefonumu kulağıma götürüyorum, becerebildim mi diye. Hesaptaki kontör sayısına bakıyorum, 0. Rakamla 0, yazıyla da en az o kadar sıfır! E ama daha şimdi yükledim, tastamam girdim numaraları! Birant’ın yüzüne bakıyorum, hin hin sırıtıyor pislik. Yeni başlayanlar için İstanbul dersi vermiş bana kendince. Bütün o ikazları ardı arkasına sıralarken bir yandan da karttaki numaraları benden evvel telefonuna girmiş. “İşte böyle” diyor. “Burada dikkat edeceksin. Şehrimize hoş geldin!” Karşılıklı kıkırdıyoruz.

Sonra ben pencereden dışarı bakıyorum gülümseyerek. Merhaba İstanbul. Seni yenemeyeceğim. Hiç öyle bir niyetim yok. Ne sen düşmansın, ne ben İbrahim Tatlıses’im. Ama kontörler gitmeyeydi iyiydi... Olsun. Tatlı bir anı oldu. Bakarsın ileride anlatırım, okuyacak birilerini bulursam kim bilir belki de yazarım. Okuyacak birileri demişken... Allah’ım, ben ne iş yapacağım?!

İstanbul bir rüyadır

Açıkçası bu hikâyeyi ilk defa burada anlattım. Eşime dostuma anlatmışlığım çoktur da ilk defa yazdım. Yazarken düşündüm de, hayatta basit ama tesirli anlar oluyor böyle, minik anlar. Onlar ki bir ömürden geriye yegâne kalanlar...

Sanırım bu hatıra şehre tığ tebet gelişimi, değil b, a planımın bile olmayışını iyi özetliyor. Cepteki yüz liranın bir haftada bittiğini söylemeye gerek yok. Sonrasında bir dolu iş yaptım. Hep yazarak kazandım hayatımı ama yazmadığım şey kalmadı diyebilirim. Başka şehirde her şey belki daha kolay olurdu emin değilim, ama ben İstanbul’da kalmak için sahiden direndim. Sevdim çünkü onu, bir sevgili gibi.

İstanbul da az değildi hani, bütün o maceraların fonunda durmakla yetinmedi, bir karakter olup girdi hayatımın içine. Bir rüya gibi kurguladı kendini. Beyaz tombul bir bulut gibi üstüne çıkardı beni. Gezdirdi ve bir şeyler anlattı hep. Gösterecek büyüleyici marifetleri, anlatacak muazzam hikâyeleri vardı. Başı ve sonu muamma, süregelen, sürprizli hikâyeler... Büyüledi beni tanıştıkça. Bir âşık gibi alıştırdı kendine. E ben de az romantik değildim. Elinden tutup her yere gittim onunla. Huzur’un Mümtaz’ı ve Nuran’ı gibi onu kendimce en baştan isimlendirdim. Küçük ritüeller edindim kendime. Roman karakterleri gibi Pierre Loti’ye çıkıp çay içmeyi severdim. Sırf vapura binmek olsun diye ha bire karşıdan karşıya geçerdim. İstanbullu dostlarımın çok alışkın olduğu mekânlarla ilk buluşmalarımı kendi küçük tarihimin gergefine özenle işlerdim. AKM, Beyoğlu Sineması, Atlas Pasajı’ndaki minik dükkânlar... Kötü haber şu ki, ben onları geç buldum, erken kaybettim. Çok anı biriktirmişlerden farklı olarak, hiçbirine doyamadım. Hangisi daha kötü emin değilim. Alışmak ve ayrılmak mı, alışmak bir yana daha doyamadan ayrılmak mı? Diyorum ya, emin değilim.

Nermin Yıldırım

İstanbul'dan çıkan romanlar

İstanbul’un binaları ve sokakları bana yaşarken de yazarken de hep ilham verdi. İlk romanım Unutma Beni Apartmanı hakiki bir İstanbul apartmanı üzerinden ördü kendisini. O yıllarda hafta sonları binaları, mimariyi inceleyerek kendi başıma sokak sokak dolaşırdım. En çok apartmanlara ve isimlerine bakar, örtüşüyorlar mı diye düşünür, o apartmana o ismin konmasının nasıl bir hikâyesi olabilir diye kafa yorardım. Unutma Beni Apartmanı’nı gördüğümde karşısına çöküp oturduğum günü dün gibi hatırlıyorum. Belki iki saat hiç kıpırdamadan binaya bakmıştım. Küçük, pembe bir bina... Onlarca hikâye uydurmuştum ona. Ekseriya aile hikâyeleri, bazen de aşk... Pencerelerden birindeki perdeler tereddütle kıpırdayana kadar kalkmamıştım yerimden. Birilerini ürkütmüş olabileceğimi fark edince kalkıp gitmek aklıma gelebilmişti. Ama sonraki günler yolum hep aynı apartmanın karşısına çıktı, yani ben çıkardım. Bugün de arada gidip bakıyorum. Şimdi okurlar da gidiyor bazen, biliyorum. O perdenin ardındaki kimse (çünkü utanıp hâlâ gidemedim tanışmaya) ürküttüysem bu vesileyle ondan özür diliyorum. Bütün bunlar benim suçum değil, insanı yollarında Mecnun’a çeviren İstanbul’un suçu. Vallahi...

Ama şunu söylemem lazım: O zehri bir kere tattı mı insan, dünyanın neresine giderse gitsin, sonsuza kadar İstanbul vatandaşı olarak kalır. Ona ait kalır. En azından benim için kesinlikle öyle oldu.

Barselona yolcusu kalmasın

İstanbul’a taşınırken değil b planım a planım bile yoktu demiştim. Şehirde ne yapacağım, nasıl yaşayacağım bir iş bulup bulamayacağım bile muammaydı. “Ama şansım yaver gitti” diyemem. Aslında her zaman da yaver gitmedi. Çok işler, çok badireler, çok hayat gaileleri... Ama öyle ya da böyle ben de kendime bir hayat tutturdum. Alıştım şehre, sevdim, kendimi ona ait, onu kendime ait hissetmeyi becerdim. Ne var ki kurtlu biriyimdir. Bir şehirde öyle uzun uzadıya yaşadığım olmamıştı hiç. İstanbul’da nerdeyse on sene kaldım. Ondan önceki rekorum beş senelik öğrencilik şehrim Eskişehir’di. Ondan öncekiler hep çok daha kısa... Velhasıl bu on senelik İstanbul ikametinin sonunda yine yollar göründü bana. Bu defa başka bir kente değil, başka bir ülkeye...

Barselona’ya giderken de pek bir planım yoktu. Ne kadar kalacağımı bilmiyordum. Sadece hayatımın değişiklik isteyen bir döneminde olduğumu hissediyor ve yola çıkmaya hazır olduğumu biliyordum. Kervan yolda düzülür deyip, öyle fazla da düşünmeden eşyalarımı dağıttım, evimi kapadım, elimde kalan üç beş parça kıyafeti ve biraz da kitabı bir bavula doldurdum ve bindim Barselona uçağına. Bir Rafet El Roman şarkısı olsaydım şayet, macera dolu Evropa!

Gaudi'nin başyapıtlarından Battlo binası

Barselona Barselona

Şimdi on iki yıldır Barselona’da yaşıyorum. En uzun yaşadığım şehir olma rekorunu İstanbul’un elinden almış durumda burası. Gerçi İstanbul’la bağım hiç ama hiç kopmadı. Senenin yarısı Barselona’daysam diğer yarısı da İstanbul’dayım. O yarıların her iki yarısında da başka yerlerde. Seferî bir hayat denebilir yani. Bavulumdan daha çok gördüğüm kimse yoktur belki. Ama şimdi anlatmak istediğim o değil. Biraz da Barselona’dan bahsetmem gerekiyor ama esasında bu hiç alışkın olmadığım bir şey. Güzel bir Avrupa şehrinde yaşamanın bende bazı yan etkileri oldu sanırım. Bunların ilki oradaki hayatımdan çok da bahsetmemek. Eşime dostuma bile. Bir yere gidip orayı fazlaca övmeyi biraz sevimsiz buluyorum sanırım. Seneler içinde kendiliğinden gelişti bu böyle. Velhasıl Barselona’da Barselona’dan bahsedebilirim ama bunu dönüp de İstanbul’da yapmaya pek de alışkın değilim.

Şöyle yapalım, Barselona deyince aklıma gelen ilk birkaç kelimeyi çabucak sıralayayım, siz de şehirle ilişkimi oradan biçin. Hangi kelimeleri söyleyeceğimi henüz ben de bilmiyorum. Söz veriyorum, çok düşünmeden ilk aklıma gelenleri sıralayacağım. Başlıyorum:

>> Rahat
>> Minik
>> Hoşgörülü
>> Modern mimari
>> Rahat demiş miydim?

Kısaca açmak gerekirse...

Rahat çünkü bir kadın olarak geceleri arkama bakmadan yürüyebiliyorum. Bunun ne demek olduğunu kadınlar iyi bilir.

Ne giydim, ne yedim, ne içtim, kimsenin umurunda değil. Bir savunma mekanizması olarak sokakta yüzünü asmadan yürümek de büyük özgürlük.

Minik çünkü İstanbul’la karşılaştırılamayacak kadar küçük. Ama ne ararsam var ve kendi yağıyla kavrulmak nedir iyi biliyor. Her mahallede kütüphane, spor merkezi, şehir insana içinde yaşayanlar için var olduğunu hissettiriyor.

Hoşgörülü çünkü sokakta pek kavga görmüyorum. Sabırsız ya da birbirine bağırıp çağıran insanlar da. Bu da şehrin genel atmosferini epeyce yumuşatıp lokumlaştırıyor. Farklılıklarıyla rahat rahat yaşayıp gidiyor insanlar. Irkçılık, kadın düşmanlığı, homofobi, dünyanın pek çok yerine göre kolay görünür olamayacak kadar az burada.

Mimarisine gelince, ben susayım, Gaudi konuşsun. Burası modern mimarinin başkentlerinden biri, sokakta yürürken gözlerimi binalardan alamıyorum. Estetik olarak çok gelişkin bir şehir. Muadili şehirlerden farklı olarak, görkemli binaların hepsi insanların hizmetinde. İnsanlar binaların değil yani. Bu da hayli önemli bir şey bana kalırsa.

Ve bütün şehirlerden güzel sevgili

Belki de yukarıda bahsettiğim her şeyin ötesinde Akdeniz kültüründen dolayı bu kadar uzun kaldım burada. Mutfağından insanına, pek çok şeyini, kendi ülkeme benzettiğim, yabancılık çekmediğim için. Ama yine de... Her şeye rağmen yine de... Bir şey var ki burada bulunmuyor. Kendi ülkem hariç hiçbir yerde bulunmuyor. Onun peşinden yollara düşüp duruyorum ha bire. Uçaklara binip uçaklardan iniyorum. Ondan azıcık uzak kalsam hasta gibi oluyorum. Sevdiklerim içinde en çok onu özlüyorum. En çok ona koşuyorum. Öyle bir sevgili o. Bütün şehirlerden ve bütün sevgililerden güzel. Adı mı? Türkçe. İşte bütün bu yolculuklardan sonra ben, en çok onun kollarında huzur buluyorum. Türkçenin, Türkçemin, Türkçemizin...

Nermin Yıldırım
Ev
Unutma Beni Apartmanı
Edebiyat
Roman
İstanbul
Barselona
Sayı 009

BENZER

1851.studio fotoğraf stüdyosunun ve lebriz.com web sitesinin kurucusu, bilgisayar mühendisi Kerim Suner, yüreğinin peşinden gidip artık hemen hemen hiç kullanılmayan bir fotoğraf tekniğini Türkiye’de uygulamaya başladı. Tarihî bir teknik bu; fotoğrafı 19. yüzyılda çekmişsiniz gibi bir sonuç veriyor.
Mart ayından beri İstanbul’dan uzakta, Göcek’te yaşıyor Göksel. Şehri terk etmiş değil, dönecek. Ama şimdilik hayvanlar âlemiyle tanışmaya ve müziğini özgürleştirdiğini düşündüğü doğanın kucağında üretmeye devam ediyor. Yeni maceralarını Yekta Kopan’a anlattı.
1922 tarihli bir fotoğraf... Galata Köprüsü ve çevresi muazzam bir kalabalığı ağırlıyor. Askerî konvoy, atlı arabalar, insan selinin içinden bisikletleriyle geçmeye çalışan çocuklar... Peki, sokaklara dökülen, pencere önüne üşüşen, direklere tırmanan, kalabalığa kayıklarıyla eşlik eden tüm bu insanlar neyi bekliyor?