Hayata insan katma meselesi

19 Ağustos 2021 - 17:24

Ataları nesillerdir burada doğup büyümüş, bazen de ülkenin hatta dünyanın çeşitli köşelerinden gelip İstanbul’da buluşmuş hemşehrileriz. Hepimizin hikâyesi birbirinden özel. Bu sayfada, yazı yazmayı seven okurlarımızı, ailelerinin hikâyelerini ve aile albümlerini bizimle paylaşmaya davet ediyoruz. İletişim: [email protected]

 

Merhabalar, ben Serap. Acısıyla tatlısıyla benim için bir yolculuk olan bu hayata, bir pazartesiye denk gelen 17 Ağustos 1970’in gecesinde Yenimahalle SSK Hastanesi’nde başlamışım.

Anne tarafından İstanbulluluğumuz çok eskiye gidiyor, ne kadar geriye gittiğini biz tespit edemedik. Annem Sevtap Türker 30 Temmuz 1947’de yine bu şehirde, Fatih’te dünyaya merhaba derken, babam Timur Işın gözlerini Samsun Bafra’da açıyor. Ama babaannem öğretmen olduğundan daha dokuz günlükken tayinle İstanbul’a geliyor.

Annem ortaokulu bitirdikten sonra eski adı Emniyet Sandığı olan, daha sonra Ziraat Bankası’na bağlanan bankada çalışmaya başlıyor. Babamsa Mensucat Santral’de boya apreci olarak çalışıyor. O vaziyette tanışıp evleniyorlar ve bir yıl sonra ben dünyaya geliyorum.

Annem çalıştığı için ben henüz on beş günlükken, Şehremini’de oturan Zeliha Rahşan anneannem ve Kemal dedem tarafından büyütülmeye başlamışım. Anneannem yirmi dokuz yıl Karaköy’de bir avukatın yanında çalışmıştı, dedem Üsküdar Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’nden emekliydi. Dayım da vardı o zamanlar evde. Babamla aynı yerde aynı işi yapan, firmanın kimyagerlerinden Bengi yengemle aşk evliliği gerçekleştiren dayım Murat Sermet Türker. Annemin tüm ailesini ve babamı bugüne varamadan kaybettik ne yazık ki.

"Leyli", yani yatılı okumuş 1910 doğumlu anneannesi, Serap ve dedesi

Babam da annem gibi ailesinin iki çocuğundan biriydi. Halam Gül Mutlukan, emekli polis eşi ve iki kızıyla şükür ki halen aramızda.

Ben sokakta oynayan neslin çocuğuyum. İyi ki! İlkokulu Fatih’teki İbrahim Alaettin Gövsa Ortaokulu’nda, ortaokulu Çapa Ortaokulu’nda, liseyi Şehremini Lisesi’nde bitirdim.

Çocukluğumun geçtiği, evlenene kadar anneannemlerle yaşadığım semt olan Şehremini’de doğumu, ölümü, düğünü, bayramı nasıl da yoğun duygu içinde yaşardık! Anneannemlerle dedemin kardeşleri bu muhitte toplanmışlardı. Annemle babamın yaşadığı ev Fındıkzade’deydi; babaannemle altlı üstlü yaşıyorlardı. Burada da aynı sokakta halamlar, yengemler bir aradaydılar.

Fındıkzade de Şehremini de inanılmaz keyifli muhitlerdi. Hem komşuluk ilişkilerinin iyi olması hem de akrabaların birbirine bu denli yakın oturması sosyal birliktelik açısından inanılmaz keyif vericiydi.

Mahalleden gelin çıkıyor: 1990, Şehremini

1990 yılında evlenince ilk önce bir sene Kocamustafapaşa’da oturdum. Orası da benim geldiğim hayatın devamıydı, yine müthiş komşuluk yaşanan bir semtti. Ve 1991’de Kozyatağı’na taşındık. Burası dış görünüş olarak düzenli, tertipli bir semtti. Peki ya içeriden? Hayır, hiç benim doğup büyüdüğüm yerlere benzemiyordu. Sessiz, sakin, sanki yaşamayan bir yerdi. Çünkü ben oldukça hareketli ve sesli (gürültülü) bir yerden gelmiştim. Yanında düğün salonu, karşısında İETT otobüs garajı olan, tepesinden sürekli uçak ve önündeki caddeden ambulans geçen bir yerden gelmiştim. Bitişik nizam evlerde büyümüştüm. Duvar bitişiğimiz düğün salonuydu. O denli iç içe geçmiştik ki, anneannem düğün salonuna gelen gelinlerin neye ihtiyacı olsa anında halleder, sorun çözerdi. Zaten otobüsle, minibüsle bir yerden bir yere giderken veya evimizin camının önünden geçen herkesle sohbet ettiği için, bir gün okuldan dönüp bir bakardınız, tanımadığınız biri misafiriniz olmuş. Böyle yaşamak meğer ne keyifli imiş! İnanır mısınız, benim ruhum halen oralarda.

1994’te hikâyemin en önemli kahramanı olan kızımı dünyaya getirdim: Dilara. İnanılmaz yoğun karlı bir günde merhaba dedi bu hayata. Lakin tüm soğuğa inat tüm sıcaklığıyla devam ediyor yoluna. Ondan sonrasında da hayata insan katmaya çalıştım, yani çocuk bakıcılığı yaptım. Bu arada pek çok hayvan dostumuz oldu evimizde: Balık, kuş, tavşan, kaplumbağa, Pırtık isimli kedimiz... Şimdi de kızımın kendi evinde Junior isimli bir dostu var. Zaman zaman bende kalır, hiç gitsin istemem.

Baba kız

1994’te hikâyemin en önemli kahramanı olan kızımı dünyaya getirdim: Dilara. İnanılmaz yoğun karlı bir günde merhaba dedi bu hayata. Lakin tüm soğuğa inat tüm sıcaklığıyla devam ediyor yoluna. Ondan sonrasında da hayata insan katmaya çalıştım, yani çocuk bakıcılığı yaptım. Bu arada pek çok hayvan dostumuz oldu evimizde: Balık, kuş, tavşan, kaplumbağa, Pırtık isimli kedimiz... Şimdi de kızımın kendi evinde Junior isimli bir dostu var. Zaman zaman bende kalır, hiç gitsin istemem.

Aslına bakarsanız bütün bunların hepsi benim hayat yolculuğunda uğradığım duraklardı. Bundan sonra nerelere uğranır bilemiyorum tabii.

Annemin yaşadığı, benim yaşadığım ve kızımın yaşadığı bu şehir... Hatta anneannemin yaşadığı bu şehir, namıdiğer İstanbul... Hepimizin farklı bir dönemini yaşama imkânı bulduğumuz bir şehir. Benim anneannemden ve annemden dinlediğim, kızıma anlattığım, onun da yaşadığı şehir.

1910’da İstanbul’da doğan anneanneme “leyli” derlermiş, yani yatılı. Ortaokulu yatılı okumuş. Anneannem bir merasim sırasında Ata’mızı görebildiği, Ata saçını okşadığı için şanslı olduğunu söylerdi. “Bu şehir için, bu ülke için yapılması gereken çok şey var” derdi hep. Tıpkı dedem gibi. Onların fotoğrafını gören bile “Haza İstanbul beyefendisiyle hanımefendisiymişler” der. Ne güzel bir ifade değil mi? Var mı şimdi bir geçerliliği ya da anlamı acaba?

Taksi şoförü olan rahmetli kayınpederim de (babam!) hep eski İstanbul taksi şoförlerinin takım elbiseli ve kravatlı olduğunu anlatırdı. Hatırlıyorum, dedem de pazar tatil gününü evde gömlek, kravat ve ropdöşambırla geçirirdi.

Tıpkı bana anneannemin anlattığı gibi, benim annem de kızıma anlatıyor bu şehri. Sanırım ben ve kızım sokak oyunlarıyla büyüyen, komşuluk yaşantısını hayatına katabilen son nesillerdeniz.

İki senedir bir virüs musallat oldu başımıza. Sanki musallat olanlar azmış gibi yaşamımıza. Olsun, ben de kızım da umudumuzu yitirmiyoruz. Biliyoruz ve inanıyoruz: Güzel günler göreceğiz, motorları maviliklere süreceğiz!

Serap Işın
İstanbul, Maltepe'de yaşıyor.
 

İstanbul
Soy Ağacı
Aile
İST
ist dergi
IBB
Sayı 007

BENZER

Çok yönlü sanatçı ve akademisyen Cevdet Erek’in Arter’deki Bergama Stereotip sunumu, İstanbul’un bahar ve yaz aylarındaki en dikkat çekici işlerinden biri olmaya aday.
Bir zaman makinesi olsa da 40-50 yıl öncesinin (belki daha da eski!) İstanbul’una gitsek dediğiniz olmadı mı hiç? Bazen bu güzelim kentin kıymetini bilemediğimizi düşünüp hayıflandığınız olmadı mı? Kaan Sezyum’un hayal gücü bizi ‘70’lerin İstanbul’una götürüyor; üstelik “elim” bir kaza sonucu geleceğin İstanbul’undan eski İstanbul’a yolu düşen Selim’in hikâyesi ile...
Pandemi nedeniyle işleri daralan mahalle esnafıyla dayanışma sağlarken kendilerine de bir meşgale yaratma amacıyla yola çıkmış olan “Bikie” kolektifi, bisiklet kuryeliğinin yaygınlaşmasını diliyor.