Çınar ve "Dede"

Fotoğraf
Serkan Eldeleklioğlu
02 Eylül 2020 - 13:49

Çelik Gülersoy’un 2003 tarihli İstanbul’un Anıtsal Ağaçları kitabından öğrenmiş Beyazıt Meydanı’ndaki dostu çınarın yaşını. O günden beri her yıl üzerine yaş ekliyor: “Ağustos’ta 537’ye girdi.” Ulu çınarla 41 yıldır diz dize oturuyor, birlikte kuşları besliyor, insanlara selam veriyorlar.

Hüseyin Avni Dede’yle o anıtsal çınarın dibinde buluştuk. Daldan dala sohbet ettik, çaylar içtik, kediler sevdik; bütün o süre boyunca gelen geçen pek çok tanıdığı oldu, onları “Uğurlar olsun!” diyerek selamladı, İstanbul’a gelmişken mutlaka kendisiyle tanışmak isteyen bir “hayranı” ile fotoğraf çektirip hasbıhâl etti. Anladık ki, kendisi de bir çınardı; insanları, hayvanları gölgesine çeken bir aurası vardı.

Hüseyin Avni Dede, Kasım 1953’te Antalyalı bir baba ve Manisalı bir anneden İstanbul’da doğmuş; Şehzadebaşı’ndaki çocukluk yılları hayatına yön vermiş. İlkokulda Beyazıt’taki Marmara Sineması’na gider, film öncesi vakit öldürürken, o zamanlar pazar günleri Beyazıt Meydanı’nda kurulan Bit Pazarı’nda dolaşırmış. On yaş civarındayken “Bende de var böyle şeyler, ben de satayım” diye geçirmiş aklından ve 1964’te Beyazıt Meydanı’ndaki Bit Pazarı’nda sergi açmaya başlamış.

“Dede”, lakabı değil soyadı. Babası Dursun Dede de şair

Hüseyin Avni Dede 1964’te sahaflığa başladığından beri 19 kez belediye başkanı değişikliği yaşadı bu şehir. Ama onun yaşadıkları hep benzer şeyler. İzinsizlerin sergi açmasına göz yumarak esnaf profilinin kötüleşmesine çanak tutan zabıta, artan “kazıklama” olayları, meydan basan müşteri kavgası, sergi açanlar arasında yer kavgası derken, sürekli kurunun yanında yaşın da yandığı bir itiş kakış, kaçma kovalama hali.

2015’te yine böyle büyük bir kavga sonucu meydan izinli izinsiz tüm sahaflara kapatıldığında ve Hüseyin Avni Dede’nin de bütün plak, kitap ve gümüş gibi eski eşyalarına el konduğunda imza kampanyası düzenlenmiş, bu vesileyle kısa zamanda 30 bin kişi “Dede’yi Beyazıt Meydanı’nda görmek istediğini” beyan etmişti.

“Dede”, lakabı değil soyadı. Babası Dursun Dede de şair.

2015’te, baskın sırasında sergiye koymadığı, yani tezgâh açmadığı halde el konulan eşyalarından maddi değeri daha yüksek takılar, eski paralar bir daha kendisine iade edilmemiş olsa da, kampanya ses getirmiş, Hüseyin Avni Dede’nin çıkartılan bir kartla yerine dönmesine izin verilmişti. Fakat 2018’den beri yine sergi açamıyor. Şu anda meydan “ölü”. Pandeminin “insansızlaştırma” etkisinin ötesinde bir ölüm hali bu. 2018’den bu yana hiç bitmeyen, hiç ilerlemeyen bir şantiye sahası gibi. Yıllar içinde, Dede’nin çocukluğu zamanında bile gölgesinde edebiyatçıların oturup nargile, çay içtikleri, sohbet ettikleri dev atkestanesi ağacı yavaş yavaş kesilmek suretiyle yok olmuş. “Sol taraftaki akasyayla çitlembiğin de artık olmadığını fark ettim; şurada, arabaların park ettiği yerdeydiler” diyor.

Ulu çınar, dibinden bir sürgün vermiş. Gencecik ağaç zannediyor insan. Tam 36 yaşında. Dede, bebek çınara da gözü gibi bakıyor.

Şiir kitapları

Şairler Üzülmesin (1973), Acıya Kurşun Geçmez (1976), Ben Ölmeden Önce (1977), Yağma Yok (1978), Tek Şekerli Çınaraltı (1983), Keman Çalan Ölüler (1985), Bizans Tabut Çivileri (1988).

"Yaşamak"

yaşamak
iyileri ve kötüleri
ikiye bölmemektir
ölüme çare buldum
insanları sevmek
hiç ölmemektir.

Hüseyin Avni Dede
İstanbul
Sahaf
Beyazıt Meydanı
İST Dergi 003
Sayı 003

BENZER

Halide Edip’in hayatının önemli olaylarında Üsküdar’ın bir başrol oyuncusu olarak yer aldığını söylemek abartılı olmaz. Hayatının büyük bir bölümünü Üsküdar’da geçirmiştir. Babasının ikinci evliliğinden sonra yaşadığı ev, koleje başladığı ev, evlenip yaşamaya başladığı ve hem 31 Mart’ta hem de Millî Mücadele yıllarında kaçış için yola çıktığı ev Üsküdar’dadır.
Baba tarafından nesillerdir İstanbullu olan sinema ve tiyatro oyuncusu Yetkin Dikinciler, birey olabilmeye, dayatma olmamasına çok önem veriyor ve bunu başarmış insanlarla kalabalık yaşamayı seviyor. ‘Çok sesli huzur ortamı’ olarak tarif ediyor bunu. Halen her pazar gününü büyüdüğü evdeki ‘büyük aile’ye ayırmaya çalışıyor, bayramları ne bayramı olduğuna bakmaksızın sadece ‘bayram’ oldukları için kutlamaya devam ediyor.
Memleket, atalarımızın dediği gibi doğduğumuz değil doyduğumuz yerse eğer, neden gazeteci Zafer Arapkirli gibi hem “Londoner” hem de İstanbullu olmayalım; neden dünyanın birden çok şehrinde kendimizi evimizde hissetmeyelim?