Bu sofra hepimizin

Fotoğraf
Serkan Eldeleklioğlu
29 Kasım 2021 - 14:48

Halepli Ali "Tabii ki Suriye’ye geri döneceğim" diyor. İstanbul’a sekiz yıl önce gelen Rouzi’nin Doğu Türkistan’a dönmeye zerre niyeti yok. Şimdiye dek hiç problem yaşamadığını söylediği komşularıyla her sabah selamlaştığından sevinçle bahsediyor. Muhammed ise "2013’te her şey daha serbestti. Şimdi bir Afgan ters bir şey yapsa buradaki tüm Afganlara mal ediliyor" diye yakınıyor. Kimisi çalıştığı fabrikaya füze düşüp de işinden olduğu için, kimisi daha iyi koşullarda yaşayabilmek adına terk etmiş memleketini. İstanbul’da şansı yaver gidenler kadar gün yüzü göremeyenler de var. Temelde İstanbul’u övseler, geldikleri yerlere kıyasla rahat olduklarını söyleseler de yüzlerindeki mahçup ifadeyi fark etmemek güç. Ön yargıları kırmanın hiç kolay olmadığını hepimiz gayet iyi biliyoruz.

Göçmen topluluklar yeni yerlerinde hayata tutunmaya ve kendilerini kanıtlamaya çalışırken bir yandan da aidiyet hissetmeye ihtiyaç duyuyorlar. Göç edilen yerle bağ kurulmasına ve kendini evde gibi hissetmeye olanak tanıyan en doğal ve naif eylem ise başlı başına bütün bir kültürü bünyesinde saklayan "yemek". Dünyada göçün yaşandığı her yerde böyle. Göç edenler yeni coğrafyalarına alışkanlıklarını, geleneklerini de taşıyorlar. Yemek hem alışkanlığa hem de geleneğe karşılık gelen yegâne şey belki de. Yemek etrafında buluşan topluluklar kendi mekânlarında kendi insanlarıyla bir arada olabiliyor, sosyalleşiyor, dayanışıyor, üretiyorlar; ama en önemlisi kendilerini kapının ardındaki dünyada daha iyi ifade edebilmek için bir araç olarak kullanıyorlar yemeği, mutfaklarını. Böyle böyle hayata karışıyorlar.

İstanbul’un farklı bölgelerine dağılan ve onlar için yeni olan bu topraklarda mutfaklarıyla var olmaya çalışan farklı toplulukları mekânlarında ziyaret ettik; hikâyelerini dinlerken yemeklerini keşfettik.

Afgan Türk Restaurant, Zeytinburnu

Zeytinburnu'nda hıncahınç dolu bir Afgan restoranı 

Afganistan göçmenleri denince İstanbul’da akla gelen iki bölge var: Beykoz’un Küçüksu Mahallesi ve Zeytinburnu. Afganistan’dan İstanbul’a göç ise birinci dalga ve ikinci dalga olarak iki farklı şekilde değerlendiriliyor. Ucuz iş gücü olarak görülen Afgan erkeklerinin öbeklendiği “işçi pazarı”, onlarcasının sıkış tepiş yaşamaya çalıştığı evler Küçüksu’nun gerçekleri. Çoğu kaçak; sigortaları yahut herhangi bir güvenceleri yok. İlk dalga göçü alan Zeytinburnu ise geçen zaman içinde Afganların yaşama daha normal koşullarda karışabildiği bir bölge haline gelmiş gibi görünüyor.

İki yıldır hizmet veren “Afgan Türk Restaurant”ın sahibi Hacı Nadir, 35 yaşında. İstanbul’a beş sene önce gelmiş. Dört çocuğu da İstanbul’da okula gidiyor. Hacı Nadir, Afganistan’da usta olduğunu söylüyor, 25 çeşit yemek yapmakla övünüyor. Türkçesi yok denecek kadar az. Konuşurken sürekli gülümsüyor. Anne ve babasının Afganistan’da olduğunu söylerken de yüzündeki güleç ifade bozulmuyor. “Güvendeler şimdilik” diyor. “Biz her şeye alıştık” diye de ekliyor.

Afgan Türk Restaurant'ın sahibi Hacı Nadir ve meşhur Afgan pilavı

Afgan Türk Restaurant, bir cuma günü, tam da cuma namazından sonra ağzına kadar dolu. Hacı Nadir de namazdan geliyor. Yıllardır İstanbul’da olan ve Hacı Nadir’e İstanbul’a yerleşmesi konusunda cesaret veren bir ahbabı var masamızda, Nadir’in kendisini Türkçe ifade edemediği yerlerde araya giriyor. En meşhur yemekleri Afgan pilavı. Nedir peki bu pilavı bildiğimiz pilavdan farklı kılan? "Kişniş, kırmızı üzüm, havuç" diye saymaya başlıyorlar. Pilavın tam ortasında bir de kuzu butu var. Bir porsiyon pilav iki kişiyi rahat rahat doyurabilecek kocaman bir tabakta tepeleme şekilde servis ediliyor. Hoşaf görüntüsüne sahip havuç turşusu da öne çıkanlardan. Yemeğin yanında yeşil çay servisi olmazsa olmaz. "Yemekten önce mi sonra mı içilir?" diye sorduğumuzda cevap, "24 saat içiyoruz" oluyor.

Restoranın dışarıya bakan tarafında hummalı bir işlem sürüyor. Afgan usulü dondurma yapan Muhammed, 2013 yılından beri İstanbul’da olduğunu, beş aydır Afgan Türk Restaurant’ta çalıştığını söylüyor. Dondurmayı elektriğe bağlı bir alet yardımıyla yapmıyor, dondurmaya dönüşecek karışımın yer aldığı mekanizmayı saatler boyunca kendi çeviriyor. “Afganistan karışık ama ailem şu anda iyi” diyor. Onlara düzenli olarak para yolladığını söylüyor. Vaktinde Yeşilköy Spor Kulübü’nde çalışmış. Ondan sonra çalıştığı bir başka mekânı da sevgiyle anıyor: “Kasada bile durduğum oluyordu” diyor Tuncelili patronunun ona ne kadar güvendiğini anlatmaya çalışırken. "Pandemide mekân tadilata girince işten ayrılmak zorunda kaldım. Yoksa patronum beni hayatta bırakmazdı."

Muhammed, İstanbul’u seviyor. Bu şehre ayak bastığı günden bu yana nelerin değiştiğini gözlemlediğini sorunca, "İstanbul ilk geldiğimde daha serbestti" diyor. "Kardeşlik hissi daha baskındı. Şimdi bir Afgan ters bir şey yapsa buradaki tüm Afganlara mal ediliyor."

Afgan Türk Restaurant, Zeytinburnu’nda 58. Bulvar Caddesi’ni kesen İsa Yusuf Alptekin Sokak’ta.

Buuzecedi, Fatih'te, Akşemsettin Caddesi üzerinde

Ünlüler ve turistler bu Suriyeliyi çok seviyor

Fatih’in işlek Akşemsettin Caddesi, İstanbul’daki Suriyeli göçmenlerin ana üslerinden. Caddede, parkta, cadde üstündeki mekânlarda kulağınıza en çok çalınan dil Arapça. “Buuzecedi” ise Akşemsettin Caddesi üzerinde konuşlanan Suriye restoranlarından sadece biri ama şüphesiz ki en popüleri. Beş yıl önce açılan mekâna bundan bir yıl önce bir de kardeş gelmiş. İki şube de aynı caddede aynı isimle yer alıyor. Aralarında sadece 50-100 metre kadar mesafe var.

Buuzecedi’nin hemen girişinde tandır ekmeği yapılan tezgâhta duran bir çalışan soru sormak istediğimizi duyunca hemen telefona sarılıyor ve "Biraz bekleyin" diyor. Az sonra beklediğimiz kişi geliyor. Ali, Buuzecedi’de kurye olarak çalışıyor ve sadece Arapça konuşabilen diğer çalışanların aksine Türkçe konusunda gayet iyi. İlk Buuzecedi’de tek bir boş masa olmadığı için yeni açılan şubeye geçiyoruz. Burası lavaşın yapıldığı giriş bölümünden duvarlardaki resimlere ve televizyonun durduğu yere kadar ilk şubenin bire bir kopyası. Sadece biraz daha geniş.

Ali, Halep’ten İstanbul’a üç yıl önce gelmiş. 32 yaşında. Çapa’da yaşıyor. Burada yalnız. Ailesi hâlâ Suriye’de. "Durum çok kötü" diyor. Suriye’de kimya mühendisliği eğitimi almış ve bir ilaç fabrikasında çalışıyormuş. "Fabrikaya bir füze vurdu, fabrika yıkıldı" diye anlatırken ne ses tonunda ne halinde, tavrında bir değişiklik oluyor. "Ondan geldim buraya."

Buuzecedi'nin aynı cadde üzerinde bir şubesi daha var

Ali, İstanbul Üniversitesi’nde yüksek lisansa kayıt yaptırdığını anlatıyor. Okula gidip gelmeye henüz başlayamamış çünkü haftanın yedi günü sabah 7.00’den akşam 23.00’e kadar hizmet veren Buuzecedi’deki mesaisi hayli yoğun. “Hem iş hem okul aynı anda çok zor” diyor.

Ali ile kısa sürede popülerleşen Buuzecedi’nin nasıl açıldığı ve mekânın bir türlü denk gelemediğimiz sahibi hakkında konuşuyoruz (her gün mutlaka dükkâna uğrar, rutin kontrollerini yapar ve gidermiş). Ali’den böyle bir yer açmanın patronunun hayali olduğunu, Suriye’deyken yemek işinde olmasa da işletmecilikten anladığını öğreniyoruz. Mekân sahibinin Buuzecedi dışında yine Akşemsettin’de bir başka restoranı daha olduğunu, orada otantik Suriye yemeklerinden ziyade daha kapsamlı bir yeme içme menüsü sunulduğunu söylüyor Ali.

Buuzecedi’nin menüsünde az ama öz seçenek var. Yemeklerine “kahvaltı” diyorlar ama bu kahvaltı bizim alışık olduğumuz türde peynirli zeytinli bir kahvaltı değil. Nohut, tahinli yoğurt, tereyağı, ekmek parçaları ve kuruyemişten (Antep fıstığı, badem) oluşan “Fete”, bakla ve falafel, kahvaltı dedikleri öğünün as oyuncuları. Pandemi öncesinde ziyaret ettiğimizde menüleri sadece Arapçaydı ancak şimdi her yemeğin altında Türkçe açıklamaları yer alıyor. Siparişten önce masaya kuru soğan ve turşudan oluşan bir tabak geliyor. Servis olaraksa sadece kaşık veriyorlar. Çatal ve bıçak kullanımı yok.

Garsonların kıyafetleri Suriye’den

Her ne kadar Buuzecedi gerek iç dekoru gerek menüsüyle otantik olsa da yemeklerin yapımında kullanılan tüm malzeme İstanbul’dan temin ediliyor. Sadece garsonların giydiği kıyafetlerin Suriye’den geldiğini söylüyor Ali.

Bu esnada iki genç kadın “Bizim de fotoğrafımızı çekin” diye rica ediyorlar. Bahçelievler’den Fatih’e kütüphaneye çalışmaya gelmiş, sonrasında yemek için Buuzecedi’ye uğramışlar. Hem yemekleri hem mekânı çok sevdiklerini söylüyorlar.

Buuzecedi’nin müşterisi ağırlıklı Suriyelilerden oluşuyor ama görünen o ki, Türkler de turistler de mekânı keşfetmiş... "Türk aktörler de geliyor" diyor Ali. İsimleri aklına gelmiyor ama fotoğraflarını görse muhakkak tanıyacağını söylüyor.

Ali, Fatih’te çevreyle hiç sorun yaşamamış. Fatih dışına çıkıp çıkmadığını sorunca "Çıkmıyorum" diyor. Bir sevgilisi yok. Hayali, kozmetik fabrikasında çalışmak. İstanbul’da halinden memnun. Türkçeyi iyice öğrenmek için dil kursuna bile gitmiş. Yine de "Savaş bittikten sonra tabii ki Suriye’ye döneceğim" diyor. İstanbul’a gelen hemen herkesin kalmaktan yana olduğunu söylediğimizde tereddütsüz atılıyor: "Yalan söylüyorlar."

Buuzecedi, Fatih’te Akşemsettin Caddesi üzerinde.

Afsona Özbek, Kadıköy'de (Fotoğraf: Dilan Bozyel)

Vedat Milor onaylı Özbek ve Türkmen lezzetleri

"Afsona Özbek Restaurant” İstanbul’da son yılların en uğrak semtlerinden Kadıköy’ün en uğrak noktalarından biri olan Rasimpaşa’da yer alıyor. İstanbul’a 15 sene önce Türkmenistan’dan göç eden Nergis Kutluay, Afsona’yı dört yıl önce evlendiği Türk eşiyle birlikte idare ediyor. Afsona’nın hemen karşısındaki “Fiççi” isimli Türkmen restoranı da onların. Fiççi daha önce açılmış, ilgi görünce Afsona onu takip etmiş.

Nergis Kutluay İstanbul’a önce annesinin geldiğini ve burada yedi yıl çalıştığını söylüyor. Kendisi daha sonra tutmuş İstanbul’un yolunu. Onu halaları, kuzenleri izlemiş. Annesi şimdilerde memlekette. “Şansı olsa gelir, burayı kendi ülkesi gibi görüyordu, çok seviyordu” diyor. Annesi İstanbul’da kaldığı süre boyunca bir dişçinin yanında çalışmış. Nergis ise önceleri evlere temizliğe gidiyormuş.

Nergis Kutluay, restorancılık ve yemek işine Afsona öncesinde de aşina olduğunu anlatıyor. Memlekette halalarının restoranı olduğunu ve orada harıl harıl çalıştıklarını söylüyor. “Anlıyoruz, bu yemeklerin hepsini biliyoruz” diyor Afsona’nın menüsünü göstererek.

Afsona’nın Vedat Milor’un bile dikkatini çeken menüsünden bahsedelim o zaman biraz da. Milor’un bir gün (pandemi öncesinde) habersizce çıkageldiğini, menüyü inceleyip yemek sipariş ettiğini, sonra birtakım notlar aldığını ve de hesabı ödeyip çıktığını anlatıyor Nergis Kutluay.

Nergis Kutluay, Afsona'yı eşiyle birlikte işletiyor

"Özbek mutfağı dünya mutfağı diye geçiyor, dünyada bilinen bir mutfak. Ama Türkmen mutfağı bilinmiyor" diyor Nergis. Türkmen mutfağının demirbaşlarını çorba, mantı, pilav ve doğrama diye sıralıyor. Pilav, bölgesine göre farklı şekillerde yapılıyormuş. Türkmen pilavı pirinç, et ve havuçtan oluşuyor. Özbek pilavında ise nohut, üzüm, bıldırcın yumurtası, tane kimyon, sarı havuç ve bolca et bulunuyor. Özbek mutfağının en şöhret sahibi yemeği bu pilav, onu “tandır samsa” takip ediyor. “Fırın samsayı herkes yapar, tandır samsayı herkes yapamaz” diyor Nergis Kutluay.

Tarifler kendi geleneksel tarifleri ancak hammaddeler Türkiye’den. "Şu anda Türkmenistan yolu kapalı ya hani, o yüzden buradan alıyoruz. Eskiden özellikle etlerimiz oradan geliyordu" diyor Nergis. "Bizimki açmıyor yolu" diye devam ediyor devlet başkanını kastederek. "Bize hiçbir şey göstermiyor. Burası çok rahat. İnsanlarımız burada rahat. Sadece geride bıraktıkları ailelerini özlüyorlar."

Nergis Kutluay, her ne kadar İstanbul’da kendi çekirdek ailesini kurmuş olsa da (bir de kızı var), izlettiği videolardan anlaşılıyor ki, sosyal hayatında halen kendi memleketindeki rutinlerini sürdürüyor. Kadın kadına bir araya gelip düzenledikleri eğlenceler gibi. Bu toplaşmalara Afsona ev sahipliği yapıyor. Bir araya geldiklerinde nasıl zaman geçirdiklerini göstermek için hemen cep telefonundan bir video açıyor. Müzikli, danslı ve masa donatmalı bir buluşma bu. Bizdeki altın günlerini andırıyor. İstanbul’a geleli 15 yıl olsa da kendi insanlarıyla kendi yerinde kendi bildiği şekilde zaman geçiriyor.

Afsona’yı kendi buluşmaları dışında sünnet ve doğum günü kutlamaları için de açtıklarını söylüyor ve yine bir video izletiyor. Böylece “masa donatma” geleneğini de öğrenmiş oluyoruz. Toplaşmalarda çorbadan ana yemeğe ve tatlıya kadar her şeyin sofraya koyulduğunu, masaya bir kez oturuldu mu bir daha kalkılmadığını anlatıyor. Çorba bitti, şimdi yemeği getireyim faslı yaşanmıyor.

Nergis Kutluay’a göre Afsona’ya en çok memleketlileri gelse de Türk müşterilerin ve turistlerin sayısında da hayli artış var. Müdavimleri zaten var. Dışarıdaki masada oturan iki kişiyi işaret ediyor. Orta yaşlı iki erkek, Türkçe konuşuyorlar. "Sabah buradaydılar daha. Şimdi yine geldiler, yiyorlar" diyor. Pandemide paket servisiyle idare etmişler. Zorlandıklarını ama atlattıklarını söylüyor.

Afsona, Kadıköy’ün meşhur Boğa heykelinden Söğütlüçeşme metrobüs durağına doğru yürürken solda, Yavuztürk Sokak’ta.

Köklem Uygur'un kurucusu Ramazan Velioğlu

Uygur mutfağı denince adres Çapa

"Köklem Uygur", Çapa’da 2016 yılından bu yana hizmet veriyor. Mekânın sahibi Rouzi Velioğlu (ismini Ramazan olarak değiştirme arifesinde ve kendisine o şekilde hitap edilmesinden daha memnun oluyor) İstanbul’a 2013’te gelmiş ve Uygur eşiyle İstanbul’da tanışıp evlenmiş. Üç çocuklarıyla birlikte Haseki’de yaşıyorlar.

Ramazan, Doğu Türkistan’dan göç etmiş İstanbul’a. Çin’in kuzeybatısındaki Sincan bölgesinde (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) yaşayan Müslümanlara Çin’in muamelesi epeydir dünyanın gündeminde. "Yeniden eğitim" kamplarını Çin her ne kadar reddetse de Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi’nin hazırladığı rapor aksini söylüyor. Ramazan’ın dört yıldır memleketiyle ilişkisi yok. “Sosyal medya bile kapalı, nasıl gideceğiz?” diyor. Anne ve babasıyla haberleşemediğini anlatıyor.

Aile hasreti baki; burada kendi ailesiyle, karısı ve çocuklarıyla hayatına devam etmeye çalışıyor. İstanbul’a ilk geldiğinde pek yabancılık çekmediğini söylüyor. Komşularıyla her gün selamlaştığını anlatırken kırıldığı için alçıda olan ayağını işaret ederek “Herkes ne oldu diye hal hatır sormaya geliyor” diyor.

Köklem Uygur’un menüsü de 17 senelik aşçı olduğunu söyleyen Ramazan’dan bizzat. Ramazan, İSMEK’ten Türk ve Dünya Mutfağı Sertifikası almış. Yemeğe kendisi de meraklı. Uygur mutfağının ve dolayısıyla Köklem’in “lağmen”i, erişte kavurması meşhur. Söze bir masada tek başına oturup iştahla yemeğini yiyen bir Türk müşteri karışıyor. İsmi Veli Ak. Köklem müdavimi. "Bahçelievler’den kalkıp sırf yemek için Köklem’e geliyorum" diyor. Menüdeki favori yemeği ise "mor kavurması". "Onlardan öğrenmemiz gereken çok şey var yemek konusunda" diye devam ediyor. "Adamlar bu
yemeğe koydukları sebzeleri besin değerini kaybetmeden pişirmesini biliyorlar. Bizde öyle mi? Her şeyi öldürüyoruz.
"

Köklem Uygur Yemekleri, Çapa’da, Börekçi Veli Sokak üzerinde.

Geçmişten Günümüze İstanbul Lezzetleri, İBB Yayınları'ndan çıktı!

İstanbul'un lezzetlerine derinlemesine bir bakış

Yemeye, içmeye düşkün ve keşfetmeye meraklı insan için İstanbul gerçek bir cennet. Osmanlı’dan miras lezzetlere şehrin geçmişten bugüne aldığı yoğun iç ve dış göçle taşınan tatlar ve gelenekler de karışınca ortaya aynı İstanbul’un kendisi gibi renkli, zengin ve dinamik bir manzara çıkıyor. İBB Yayınları’ndan çıkan Geçmişten Günümüze İstanbul Lezzetleri kitabı işte tam da bu zenginliği taşıyor sayfalarına. Mehmet Yaşin’den (“İstanbul’un Sokak Lezzetleri”) Hülya Ekşigil’e (“Anadolu Lezzetlerinin İstanbul’da Yeniden Keşfedilişi’”) çeşitli yazarların kaleme aldığı yazıların yanı sıra Vedat Milor (“İstanbul’un Değişen Yemek Kültürü”), Mario Levi (“İstanbul Mutfağında Yahudi İzleri: Şimdi O Hikâyeler Yemekleriyle Yaşıyor”) gibi pek çok isimle gerçekleştirilen özel röportajlar da yer alıyor kitapta.

Geçmişten Günümüze İstanbul Lezzetleri’ni derleyen Merin Sever’in imzasını taşıyan “Geçmişten Günümüze İstanbul Lezzetleri: Bir Büyük Sofranın Etrafında Buluşmak” başlıklı giriş bölümünde okunan şu ifadeler, kitabın çıkış noktasını ve maksadını çok güzel açıklıyor:

(...) Bugün, bu şehrin hanelerinde, mutfaklarında pişirilmiş her şey, sokaklarında tadılan tüm tatlar, bu şehrin lezzet hafızasına dahildir. Biz milyonlarca İstanbullu olarak soframıza neyi koyuyorsak, neyi yiyorsak, İstanbul lezzetleri de tüm o tatlardır, o geniş sofradır. Bu kitap da, İstanbul’un kimi unutulmaya yüz tutmuş kimi popülerliğinden hiçbir şey kaybetmemiş has tatları ile İstanbul’a sonradan taşınmış ama o has tatlar kadar yaygınlaşmış, benimsenmiş, sevilmiş tüm o yerel tatların ‘İstanbullulaşmış’ hallerini kapsıyor.

Çünkü en başta dediğimiz gibi, sofra hayatın yansımasıdır; o halde İstanbul’daki hayatın çeşitliliği, İstanbul’da nelerin yenilip içildiğini anlatacak bir kitaptaki hayalî sofraya da yansımalıdır. Şu halde, geçmişten bugüne İstanbul sofrasında ne varsa, bu kitapta da anlatılacak olanlar onlardır.

Anlatılan bizim soframızdır. (...)

Geçmişten Günümüze İstanbul Lezzetleri’ni İstanbul Kitapçısı mağazalarından veya www.istanbulkitapcisi.com adresinden satın alabilirsiniz.

Göçmen Mutfakları
Buuzecedi
Afsona
Köklem
İstanbul
Çapa
Fatih
Kadıköy
Göçmenler
Yeme içme
Uygur Yemekleri
Özbek Yemekleri
Suriye Mutfağı
Afgan Pilavı
Sayı 008

BENZER

Foto muhabiri Faik Şenol’un (1912-1981) İstanbul’un sosyal ve kültürel hayatına, günümüzde varlığını sürdüremeyen mekânlarına, toplumsal ve siyasal olaylarına tanıklık eden ve binlerce fotoğraftan oluşan koleksiyonu İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2020’de koruma altına alındı. İST’in her sayısında usta fotoğrafçının bir karesiyle İstanbul’un geçmişine yolculuk yapıyoruz.
Yılbaşı, duygusal çağrışımı güçlü kelimelerden biri... Sözcüğün kendisi yenilik, değişim ve umut vaat ediyor. Yeni yılın heyecanını bazen bir oyuncak vitrininin önünden geçerken, bazen her bir rakamına ayrı umut bağladığımız bir piyango biletini cüzdanımıza atarken yaşıyoruz. Yeni bir yılın daha kapısı aralanmışken mazinin yılbaşı atlasındaki enteresan olayları bizlere Cengiz Kahraman hatırlatıyor.
Kıdemli gazeteci Zafer Arapkirli, lise yıllarında "Burhan Pazarlama"yı taklit ederek müthiş hasılat yaptığı dört günlük işportacılık deneyimini yazdı. Onlarca yıl boyunca İstanbul vapurlarında satış yapan, teknikleri dillere destan olan ve efsaneleşerek İstanbul’un simgelerinden biri haline gelen, mart ayında kaybettiğimiz Burhan Demircan‘ın anısına saygıyla...