Bir Başkomiser Perihan Uygur Polisiyesi: Falda çıkan katil

Fotoğraf
İllüstrasyon: Devrim Kunter
22 Kasım 2022 - 17:10

50’li yaşlarının başlarında, siyah kıvırcık saçlı, gözlüklü ve polisten çok etine dolgun bir matematik öğretmenine benzeyen Başkomiser Perihan Uygur, cesede bakıyor ve dinlediklerini zihninde sıraya koymaya çalışıyordu.

Soğuk, yağışsız bir Ocak akşamıydı. Bebek sırtlarında, pahalı mobilyalarla döşenmiş evin salonundaydılar. Boğaz manzaralı pencerede, iyi niyetli bir mehtap parlıyordu. Yerde sırtüstü yatansa 30’lu yaşlarda, güzel yüzlü bir adamdı. Saçının yarısı platin sarısına boyanmıştı, diğer yarısı siyahtı. Leylak rengi palto ve tuğla kırmızısı pantolon giymişti. Gökkuşağı desenli atkısı, siyah asker botları vardı. İki kulağına da uçlarından minik Osmanlı tuğraları sarkan birer gümüş küpe takmıştı. Sürme çekilmiş cansız gözleri avizeye bakıyor, manikürlü ellerinden biri “Eyvallah” der gibi, kalbinin üstünde duruyordu. Ağzından akan kan çenesini kızıla boyamıştı.

Ölüm ev sahibesinin kabul gününde gerçekleştiğinden tanık boldu. Sevgi Hanım kırklarında, ufak tefek, patlak gözlü ve iri göğüslü bir kadındı. Anlattığına göre o akşam genci yaşlısıyla dokuz kadın, fal seansı için toplanmışlardı. Bunu her ay içlerinden birinin evinde yapmak âdetleriydi.

Yerde cansız yatansa Bebek ve Etiler’in en tanınmış falcısı Ejder’di. Her toplantıyı şereflendirir, kadınların fallarına tek tek, suda ve ateşte bakardı. Hayranları o akşam da keklerini yiyip likörlerini içerek beklemeye koyulmuştu. Bu sefer geç kalmıştı falcı. Sevgi Hanım nihayet çalınan kapıyı açtığında, karşısında bambaşka bir Ejder bulmuştu. Gözleri kıpkırmızı, yüzü mordu genç adamın. Titreyerek girmiş, salonun ortasına dek güç bela, tek kelime konuşmadan yürümüştü. Oturulabilecek her yeri doldurmuş kadınların şaşkın bakışları karşısında öylece durmuş, parmağıyla konukların en genci, ev sahibesinin yeğeni Pelinsu’yu gösterip bir şeyler söylemeye çalıştıktan sonra yere yığılmıştı.

Kadınlar donakalmış, onun kan kusarak can vermesini dehşet ve çaresizlik içinde izlemişti. Olay yerine intikal eden ekipteki memurların deneyimli olanı, merkeze şüpheli ölüm vakasını bildirmişti.

Sonuçta Perihan Başkomiser işte oradaydı. Haberi emektar Ford Focus’uyla Fatih’teki evine giderken almıştı. Akşam yemeğinden sonra kocasıyla rakısına tavla oynama hayaliyle vedalaşıp tutmuştu Bebek’in yolunu.

"Zehirlenmeye benziyor...” dedi adli tabip Haluk Özüdoğru. Perihan yaşlarında, saçları hızla seyrelen bir adamdı. Ona cesedin yanında diz çökmüşken bakınca, tepesinde büyüyen kelliği fark etmek daha kolaydı. Başkomiser her zaman güvenirdi bu güngörmüş doktorun ilk izlenimine.

"Vücutta herhangi bir darp izi, kesik, ekimoz ya da lezyon yok. Yediği ya da içtiği bir şeyle zehirlenmiş olmalı. Dudakların morluğuna ve cildindeki agoni izlerine bakınca can çekiştiği anlaşılıyor. Hem de epey uzun süre."

Perihan eğildi, gözlerini kısarak baktı doktorun gösterdiği morluklara. “Buraya gelirken acı içindeymiş.”

"Muhtemelen. Toksikoloji testinde zehrin türünü anlarız."

"Ama yine de geldi...” dedi Perihan. “Can çekişmesine rağmen. Hastaneye koşmak yerine... Ne yapmaya çalışıyordu?"

"Onu bulmak senin işin...” dedi Haluk. “Ama zehri kendi isteğiyle almamış olduğu kesin.”

Ölü falcının müşterisi kadınlar evin diğer salonunda, Perihan’ın yardımcısı Komiser Ayla’yla beraberdiler. Cinayet Büro’dan gelen iki amirin de hemcinsleri çıkması kadınları rahatlatmış olsa da 1.90 boyundaki Ayla’nın rastalı mavi- siyah saçlarına ve kollarındaki dövmelere çekinerek bakıyorlardı. Komiser Ayla alışkındı böyle garipsenmeye; hatta bazen işine bile yarıyordu.

Perihan yanlarına gelince ifade alma işine ev sahibinin yeğeni Pelinsu’yla devam etti: “Rahmetlinin son nefesinde sizi göstererek ne demeye çalıştığını anladınız mı?”

"Hayır...” dedi genç kız, hafif yabancı bir aksanla. Şok içinde olduğu belliydi. “Hiçbir şey anlamadım. Bir şey diyecek oldu ama boğazından korkunç bir hırıltı çıktı. Bir iki kez denedi ama başaramadı. Sonra da düştü zaten.”

"Peki neden başkası değil de siz? Bir fikriniz var mı?”

"Bilmiyorum... Biz Ejder ile arkadaştık... Tanışalı birkaç ay oldu ama çarçabuk kaynaştık. Benim için sadece falcı değildi. Sırdaştı. Güvenilir bir dosttu."

"İstanbul'da mı ikamet ediyorsunuz?”

"Hayır, New York’ta... Düğünüm için geldim. Evlendikten sonra Levent ile döneceğiz Amerika’ya. Ejder de düğünümde olacak... Olacaktı yani."

Pelinsu tekrar gözyaşlarına boğuldu. Yaşlılardan biri cebinden çıkardığı kâğıt mendil paketini uzattı genç kıza. Perihan bir tuhaflık sezmişti. “Peki rahmetliyle bu kadar yakın olmanız nişanlınızı rahatsız etmiyor muydu? Teyzenizin dediğine göre neredeyse gece gündüz berabermişsiniz.”

"Ah, öyle bir şey yok...” dedi acılı genç kız. “Ejder gay’dir. İlk bakışta anlaşılacak kadar hem de.”

"Anladım... Bir düşmanı olabilir mi sizce? Onu öldürmek isteyecek birisi?”

Genç kız düşünmeye çalışıyor ama kafayı toparlayamıyordu. Ona mendil veren yaşlı kadın girdi araya: “Ejder’in çekemeyeni çoktur komiser hanım. İstanbul’un bütün falcıları onu kıskanır. Buralarda çok tutuluyor, çok kazanıyor diye. İçlerinde de her türlü insan var. Fal sektörü de mafya olmuş.”

“Zaten bu şehirde eşcinsellerden nefret eden çok...” diyerek söze karıştı, sonradan yaşam koçu olduğunu öğrenecekleri sarışın kadın. “Ejder’in de öyle olduğu fazla belliydi.”

"Belliydi derken?"

"Yani nasıl desem, kız gibiydi işte rahmetli."

XXXBir Başkomiser Perihan Uygur Polisiyesi

Ev sahibesinin müteahhit kocası Hayrettin ile Pelinsu’nun müstakbel kocası Levent, birkaç dakika arayla geldiler. Hayrettin orta yaşlı, şişman, ablak suratlı biriydi. İçi kürklü pahalı montlardan giymişti. Levent ise orta boylu ve zayıftı; lacivert kabanının içinde bürokratlara benziyordu. İkisi de telaş içindeydi, olanlara inanamıyorlardı sanki.

"Pelinsu rahmetliyle çok yakındı...” dedi müstakbel damat. Sevkiyat işindeydi. Ev ve ofis eşyası taşıyan bir kamyon filosu vardı. Kara saçlar, kapkara gözler, hafif Doğu şivesi...

"Kadınlar gay’lerle arkadaşlık etmeyi sever, malum. Pelinsu’nun İstanbul’da pek arkadaşı yoktu. Bu yüzden iyi anlaşmalarına seviniyordum. Allah’ın falcısını kim, niye öldürsün? Aklım almıyor."

Müteahhit kocaysa o kadar ılımlı değildi. “Bu labunyaların tek yaptığı kadınların parasını sömürmek amirim. Sanırsın müneccim hepsi! Hanıma kaç kere söyledim paranızı bunlara kaptırmayın diye. Ama dinleyen kim! Hem her gün kaç sapık cinayeti işleniyor, siz daha iyi bilirsiniz.”

Perihan cinayetlerin sayısını biliyordu; ablak suratlı heriften hoşlanmadığına da ilk görüşte karar vermişti. Konuşmanın gerisini Ayla’ya bırakıp tekrar cesedin yanına gitti. Olay Yeri İnceleme amirinden izin isteyip eğildi, son kez baktı talihsiz ve yakışıklı falcının yüzüne. Derken cesedin boynundaki yara izini fark etti. Âdemelmasının üzerine, özenle çizilmiş gibiydi. Sanki Perihan’a bir şey söylemeye çalışıyordu.

"Papiller tiroid kanseri ameliyatı...” dedi adli tabip. “Son yıllarda bu yaş grubunda sık görülüyor. Çernobil etkisi işte... Sen nereden biliyorsun?"

"Aynı ameliyatı geçen yıl bizim şubeden bir çocuk geçirdi. Yara hızlı kapansa da izi yıllarca geçmiyormuş."

“Sence bu kaç yıllıktır?”

Doktor yeniden taktı gözlüklerini, eğilip cesedin boynuna bir kez daha baktı. “İz taş çatlasa iki yıllık derim. Sağlık Bakanlığı’nın veri tabanından ameliyatı yapana hemen ulaşabilirsin ama ne işine yarayacak?”

"Daha bilmiyorum...” dedi Perihan.

Gerçek adı Metin Alpsoykan olan falcı Ejder, Galata’da yaşıyordu. Tuzu kuru bohemlerin oturduğu ilk bakışta anlaşılan, geniş ve Haliç manzaralı bir dairede. Ejder’in ev arkadaşı Cüneyt 1.80 boylarında, sert bakışlı, köşeli çeneli, siyah takım elbiseli bir gençti. Arabulucu avukat olarak çalışıyordu. İşten çıktıktan sonra bara uğramış, eve yarım saat önce dönmüştü. Gün boyu bunu doğrulayacak bir dolu ofis çalışanı ve bar müşterisiyle takılmıştı. Haberi alınca kanepeye çöktü, yüzünü elleriyle kapatıp sessizce ağladı.

"Metin’in öldüğüne inanamıyorum” dedi sonunda. “Az buçuk çatlaktı ama tanıdığım en temiz kalpli insandı. Kan kardeşimdi benim."

Perihan ölü falcının odasını görmek istemişti. Cüneyt’i dinlerken bakışlarını duvardaki Adana Demirspor bayrağında, üzerinde adını hatırlamadığı bir Fransız kadın oyuncunun resmi olan takvimde, Ejder’i lisenin masa tenisi takımında oynarken gösteren fotoğraflarda, yerdeki teki kim bilir nereye gitmiş çorapta, bilgisayarın yanındaki yarısı yenmiş bisküvi paketlerinde ve sehpanın üzerindeki PlayStation konsolunda gezdirdi. O sırada telefonu, Yeni Türkü’nün “Yağmurun Elleri” şarkısının nakarat melodisiyle çaldı. Arayan, Ejder’in papiller tiroid kanseri ameliyatını geçirdiği hastaneye yolladığı Ayla’ydı. Telefonu kapattıktan sonra falcının ev arkadaşına bakıp gülümsedi.

"Cüneyt Bey, bir şey soracağım."

"Nedir?"

"Ejder aslında eşcinsel değildi, değil mi?"

Cüneyt saklayamadı şaşkınlığını. “Nereden bildiniz?”

"Kanser ameliyatını yapan doktorla ve hastane personeliyle görüştük. Onların hatırladığı kişi hiç de anlatıldığı gibi efemine bir adam değilmiş. Sizin gibiymiş yani."

Genç adam acı acı gülümsedi bunu duyunca. "O kadar merak ediyorsanız söyleyeyim. Bu evde cinsel yönelimi asıl öyle olan kişi benim."

Şaşırma sırası Perihan’daydı ama belli etmedi. "Bu beni ilgilendirmiyor... Merak ettiğim, rahmetlinin niye bu rolü oynadığı. İş için mi?"

"Evet... Hetero birinin o kadar kadının evine kocaları rahatsız etmeden girip çıkması takdir edersiniz ki mümkün değil. O da yıllar önce bu yolu seçti. Efemine falcı imajıyla muhafazakâr evlerde bile ağırlanıyordu. Sermaye biriktirip sonunda Çeşme’de butik otel açmaktı niyeti. Allah için yaptığı maymunluğa gerçek bir eşcinsel olarak gıcık olmuyor değildim. Ama biz Adana’dan çocukluk arkadaşıyız. Sırrını mezara kadar saklayacağıma yemin ettim."

"Ta ki o Pelinsu’yla tanışana kadar..."

"Aynen öyle. Amerikalı kıza ilk görüşte âşık olmuş. Gönlünü kaptırdıkça rolünü sürdürmekte daha çok zorlanıyordu. Aslında sevinmiyor da değildim. Belki de hayırlısı budur diyordum. Ne kadar yanılmışım."

"Kızın nişanlısıyla mı sorun yaşadı?”

"Herifi görür görmez bir bokluk olduğunu hissetmiş. Algıları gerçekten güçlüydü. Sonunda adamın aslında uyuşturucu sevkiyatı yaptığını keşfetmiş. Metamfetamin... Alçak adamın niyeti Pelinsu’yla evlenip Amerikan vatandaşlığı kapmak. Herif de boş durmamış tabii. Bizimkinin peşine adam takıp aslında gay falan olmadığına uyanmış. Sen beni yakarsan ben de seni yakarım hesabı... Sessizlik anlaşması yapmışlar."

Perihan oturdu odadaki sahibi artık hayatta olmayan, tek kişilik yatağa. Duvarda gerçek adıyla Metin’in yaşlı annesiyle çektirdiği bir fotoğraf asılıydı. Seyhan Nehri’ni süsleyen köprülerden birinde gülümseyerek selfie çekmişlerdi. Başkomiser gençken birkaç kez görmüştü Adana’yı.

"Ama bir yerde bozulmuş o anlaşma."

"O kısmından haberim yok..." dedi Cüneyt gözlerini silerek. "Herhâlde bizim deli bu akşam kıza gerçeği söylemeye karar vermişti."

"Fal kariyerini bitirmek pahasına."

"Evet. Keşke yapmasaydı... Keşke..."

Sabaha karşı, savcılıktan Pelinsu’nun nişanlısı Levent’in sahibi olduğu sevkiyat deposuna operasyon izni alınmıştı. Alacakaranlıkta Özel Tim polislerinin Bağcılar’daki binaya iki koldan ilerleyişini Perihan arabasının arka koltuğundan izliyordu. Direksiyondaki Ayla’yla hiç konuşmadan, düşünceler içinde beklediler. Operasyonu yöneten Narkotik Büro Başkomiseri Furkan on beş dakika kadar sonra çıktı depodan, yanlarına muzaffer bir edayla geldi. Arabanın arka camına eğildi, sırıtarak elindeki metamfetamin torbasını gösterdi.

"İçerisi bunlarla dolu Perihan... Bize büyük kıyak yaptınız valla. Dile benden ne dilersen."

"Deponun sahibi Levent Akyol’un sorgusuna katılmak istiyorum. Bu hâlâ bir cinayet dosyası, unutma."

"O kadar mı? Daha büyük bir şey istersin sanmıştım."

"Aklıma gelirse söylerim..." dedi Perihan, yorgun bir tebessümle. "Hadi hayırlı olsun gazanız. Ben eve gidiyorum."

Kocası işte, kızı okuldaydı eve vardığında. Perihan’ı kayınvalidesi Semiha karşıladı. Haftanın iki günü gelip onlarda kalıyor ve hem ev işleri hem de torunuyla ilgileniyordu. Kolay yorulmayan, dirençli bir Anadolu kadınıydı. Silah taşıyan bir gelin fikrini kabullenmesi başta zor olsa da zamanla Perihan’la birbirlerine alışmış hatta sıkı dost olmuşlardı. Üzerine vazife olmayan işlere koşturmak genç tutuyordu Semiha’yı.

"Kahvaltı ettin mi kızım? Hazırlayayım mı bir şeyler?"

Perihan katıldığı operasyonlardan evde bahsetmezdi. O yüzden kısa kesti. "Merkezde yedim annecim, sağ ol. Ama sade kahve dersen o şahane olur bak."

Ela gözlerinden birini hınzırca kırptı yaşlı kadın. "Sonra fal da ister misin? Epeydir bakmıyorum fincanına."

Perihan güldü. Kayınvalidesinin mahallede iyi kahve falı bakmasıyla ünlü olduğunu bazen unutuyordu. Paltosunu ve silahını çıkarıp kanepeye fırlattı, en sevdiği koltuğa bıraktı kendini. Yaşlı kadınsa cevap beklemeden dönüp mutfağa gitmişti bile. On dakika sonra, elinde kahve tepsisiyle döndüğünde gelinini koltukta uyuyakalmış bulacaktı. Öğleye doğru sırt ağrısıyla uyanana kadar, rüyasında hapsolduğu sihirli kürenin içinden çıkmaya çalışacaktı Başkomiser. Kadın mı yoksa erkek mi olduğu anlaşılmayan bir falcının çılgın kahkahalarını duymamak için elleriyle kulaklarını kapatacaktı.

Polisiye
Tuna Kiremitçi
Öykü
İstanbul
Sayı 012

BENZER

1960’larda dünyanın içinde bulunduğu siyasal iklimin doğurduğu; savaş karşıtlığı ve özgürlüğü savunan gençlerin öncülük ettiği beatnik hareketi, çok geçmeden İstanbul’da da kendine zemin bulmuştu. Aslen Nepal, Katmandu istikametine doğru yol almakta olan hippiler İstanbul’u, özellikle de Sultanahmet’i kendilerine durak bellemişlerdi. Bu dönemde Yeşilçam’dan yeme içme sektörüne, hippi rüzgârı pek çok alanda etkisini gösterdi.
Sokaklarda ayı oynatma, yüzyıllar boyunca İstanbulluların aşina olduğu “eğlence”lerden biriydi. Doğal ortamından yavruyken koparılıp zalim yöntemlerle eğitilen ayıların durumu 1920’lerden itibaren tartışma konusu oldu. Ayı oynatmanın yasaklanmasını isteyenlere karşılık çoğunluk bunun bir gelenek olduğunu ve devam etmesi gerektiğini savunuyordu. Nihayet 1929’da yasak geldi ama bir süre sonra önlemler gevşedi ve ayılar sokaklara döndü. 1993’te uluslararası baskıların da etkisiyle kesin yasak gelene kadar ayıların başına gelmeyen kalmadı.
Necati Güngör, İstanbul’un tarihî semt pazarlarını ve yıllar içinde değişen pazar esnafının hikâyelerini İST okurlarıyla buluşturuyor...