Benim şehirlerim

01 Eylül 2020 - 13:06

Hayatımın ve mesleğimin “Londra yılları”nın sonlarına doğru bir yaz günüydü.

Regent Street’e çıkan ve her birinin bende ayrı bir anısı olan ara sokaklardan birinin köşesinde, Amerikalı olduğunu aksanlarından anladığım bir çift ellerinde harita ile durdurup şu soruyu sordular bana:

Are you a Londoner?” (Londralı mısınız?)

İnsanın hayatında öyle anlar vardır. Cevap vermeden önceki birkaç nanosaniye içinde kafanızdan ve gönlünüzden farklı düşünceler ve duygular geçer, birkaç karar değiştirirsiniz ve duruma uygun bir cevapla dönersiniz soruyu sorana. Tam öyle bir anı yaşadım. “Sorry, I am a foreigner/visitor, too” (Üzgünüm, ben de yabancısıyım buraların) deyip kaçmak da mümkündü. Ama o “nanosaniyelik” zamanda kendime “Evet yahu. 20 yıldır buraları avucunun içi gibi ezberledin artık. Sordukları da bu zaten. Londralısın işte. Yardımcı oluver...” dedim. Gitmek istedikleri yeri ve hatta bulundukları yeri, profesyonel bir rehber titizliği ile anlattığımı hatırlıyorum. Tatlı bir gurur duymuştum.

İstanbul da Londra da birer su şehri

Hem Londra’nın hem de cânım İstanbul’umun en çok bayıldığım, hatta “âşık” olduğum tarafı, her şeye rağmen bir kimliklerinin, kişiliklerinin olmasıdır.

Elinizdeki derginin daha önceki bir sayısında “Yetişkin hayatımın yarısından fazlasını geçirdiğim şehirlerden biri” diye söz ettiğim Londra’da kendimi belki de hiç o anki kadar “Londoner/Londralı” hissetmemiştim, o güne kadar.

Çalışıyor, ailenizle birlikte yaşıyorsanız ve dahası çocuğunuzu da o kentte büyütmüş, konuşmayı, yürümeyi orada öğretmiş ve hatta üniversite çağına kadar getirmişseniz, artık “oralı” sayılırsınız.

Londra, o yüzden benim için en az İstanbul kadar iyi bildiğime inandığım ikinci bir “hometown” (memleket) sayılır. Yani, bir gün Greenwich Park’ta piknikte az ötedeki “yaygı”dan seslenen yurdum insanı bir vatandaşın “Hemşerim memleket nere?” seslenişine, “Londra”; “Yani esas memleket nere?” diye üstelediğinde de “Catford” diye yanıt verdiğimi hatırlıyorum. Sonradan, sohbet tabii ki “esas memleketim” Beşiktaş’a, Maçka’ya, Akaretler’e kadar gelmişti.

Her iki şehrin de, yani hem Londra’nın hem de cânım İstanbul’umun en çok bayıldığım, hatta “âşık” olduğum tarafı, her şeye rağmen bir kimliklerinin, kişiliklerinin olmasıdır. İki şehrin de “olağanüstü bir mozaik” ya da İngilizlerin tabiri ile “melting pot” (eritme potası) olduğu gerçeğini hatırlatıp, bir kentin o halde nasıl olup da kimliğini, kişiliğini koruyabildiğini soran olabilir.

Zafer Arapkirli'nin İngiltere'deki memleketi Catford

İşte asıl marifet de oradadır ya. Hem onca farklı milletten ve geri plandan insanı barındıracaksınız hem milyonlarca hatta on milyonlarca yabancı turistin uğrak yeri olacaksınız (Londra yılda 40 milyon, İstanbul 12 milyon) hem de kimliğiniz, kokunuz, dokunuz hep aynı kalacak. Bunu sadece bu iki şehir becerebilirdi.

Su kenarı su kenarıdır. Çay çaydır. İskele iskeledir. Ve her ne kadar iki kentin köprüleri bambaşka yaratıklar ise de, köprü köprüdür.

Ve tabii ki “hometown” hometown’dır.

Orası memleketinizse eğer ya da atalarımızın çok yerinde söylediği sözle “doyduğunuz yer” ise, inanın bana hiçbir şey “gurbet, sıla” sözcüklerinin yürek sıkışmasına hapsedemez insanı.

Elbette önemli farklılıkları es geçip de, her şeyin aynı olduğunu iddia edecek değilim. Zaten, belki de on milyonlarca insanımızın gidip bizzat gördüğü bir şehirle ilgili, kafadan çarpıcı benzerlik efsaneleri uydurmaya kalkışmayacağım.

Bir Greenwich Park ile Gülhane ya da Yıldız Parkı’nı, Hyde Park ile Emirgan Korusu’nu filan mukayese etmek gibi gereksiz bir çaba içine girmeyeceğim. İstanbul metrosu ile her biri ayrı bir filme, ayrı bir romana konu olabilecek ve benim için her birinin ayrı ve çok özel anıları olan Londra metrosu istasyonlarını da benzeştirmek abes olur.

Ama, işin güzelliği de burada ya...

Yukarıdaki paragraflar boyunca adını zikrettiğim onlarca ya da saymakla bitiremeyeceğim yüzlerce, binlerce yeri, iki ile çarpıp, tam da o denli dolu dolu bir anılar dağarcığından söz ediyorum, “İki Cânım Memleketim”i aynı torbaya (burada aynı yazıya) doldurunca.

Bir Kız Kulesi fotoğrafı ile Londra’ya on yıllar önce ilk gittiğimde ilk haberimi (sürekli 1’er Pound’lukcoin’ler atarak) telefonla geçtiğim, Big Ben’in tam karşı köşesindeki o cânım kırmızı klasik telefon kulübesinin fotoğrafı bana aynı harika heyecanı tattırıyorsa...

Süleymaniye’nin ihtişamlı kubbesi ile St. Paul’s Cathedral’inki (her ikisinde de ibadet amaçlı bulunmadığım halde) bana aynı uhrevi duyguları hissettiriyorsa...

Westminster Pier’dan binip Greenwich’e kadar götüren o teknenin cânım yolculuğunun verdiği duygu, bana hep Eminönü-Üsküdar ya da Beşiktaş-Bebek arası vapur yolculuğunu anımsattıysa...

Ve en güzeli de, Kuzey Londra’da Arsenal’ın (eski) stadı Enfield’ın önündeki o burgerci arabasından alınan sandviç ya da güneyin takımı Chelsea’nin Stanford Bridge’indeki maça giriş heyecanı, bir İnönü, bir Ali Sami Yen ya da Saracoğlu “lezzeti”ndeyse...

Sesler, kokular, insanlar, konuştukları dil, ettikleri küfürler ve dahi söyledikleri zafer türküleri aynı gezegenin farklı nehirlerinin suları gibi geliyorsa insana...

İnsan, sorulduğunda, nasıl olur da “Hem Londra’nın hem de İstanbul’un yerlisiyim. İçinden...” demez ki?

Londra
İstanbul
Zafer Arapkirli
Sayı 003

BENZER

Kent sakinlerinin sokakta sanatla karşılaşmaları artıyor. Sonbaharda Beyoğlu Enli Yokuşu’ndaki merdivenlere resmedilen Osman Hamdi Bey‘in eseri Mimozalı Kadın, tüm güzelliğiyle halkı ve ziyaretçileri selamlıyor. Resme merdivenlerde yeniden hayat verenler: Furkan Akhan ve Kadir Çelik.
Diyaloglarıyla Türk televizyon tarihinde kendine ayrı bir yer edinen Leyla ile Mecnun’un yaratıcısı Burak Aksak, Suriçi eski İstanbul’da doğup büyüyenlerden. Onun kalemine çocukluğunun, mahalle anılarının ve yitik güzel zamanların nostaljisi sinmiş sanki... Son olarak senaryosunu yazdığı ve Netflix platformunda gösterime giren dizisi 50 Metrekare’de de bunu yaptı ve kentsel dönüşümün kıskacında bir mahallenin ve kimlik kargaşasında bir adamın iç içe geçmiş hikâyesiyle karşımıza çıktı. Aksak “gerçek İstanbul”da geçen çocukluğunu ise İST için kaleme aldı.
İstanbul, şarkılarla yaşıyor. Ağır alaturkalardan en sert rock dokunuşlara, “hafif” pop şarkılardan türkülere her türden örnekte karşımıza çıkan tek şehir belki de... Üstelik izini “ecnebi” şarkılarda sürmek de mümkün. Sadece şehir üzerine yazılan şarkılar bile hatırı sayılır bir külliyata sahip: Üzerine kitaplar yazılacak kadar çok! Semtler, mahalleler derseniz, iş hepten dallanıp budaklanıyor. Neresinden tutarsak tutalım eksik kalacak, şarkıların adını saymaya bile yerimiz yetmeyecek. Yine de adım atmak şart.