Kırık bir Avrupa hatırası

Fotoğraf
Mehmet Yüce Arşivi
21 Temmuz 2020 - 12:51

1905 senesi Ekim ayı ortalarına tesadüf eden bir günün öğleden sonrasında, mektebin edebiyat hocalarından Mehmet Ata Bey, yemeği fazla kaçırmış olacak, her zamanki gibi oturduğu yerde uyuyakalmış ve hatta horuldamaya bile başlamıştı.

Sınıfın arka sıralarında oturan üç dört genç bir yandan fısır fısır bir şeyler konuşuyor bir yandan da heyecanlarına hâkim olmaya çalışıyorlardı. İçlerinden bir tanesi ayağa kalktı ve gururla arkadaşlarının ellerini sıktı. O gün Mehmet Ata Bey’in edebiyat dersinde muazzam bir karar alınmış ve memleketin yaşayan en eski futbol kulübü kurulmuştu.

Kısa zamanda büyük gelişim gösteren bu mektep kulübü, tesis edilmesinden sadece dört sene sonra, daha önceleri on bir gol yedikleri bir maçın ardından, semt pazarlarının çığırtkanları gibi “On bir limon, kırk paraya!” diye alay edilerek uğurlandığı Kadıköy kulübünün kalesine tam dört gol birden yollamış ve İstanbul şampiyonu dahi olmuştu.

İdman âleminde epeyce şöhret kazanan bu nezih idmancılar, 1911 senesinde İstanbul’a gelen Macar talebenin futbol takımıyla iki maç yapmışlar, bu maçlardan ilkinde yenişememişlerdi. Diğer maçta ise, bir tanesi Kürt Celâl’in kaleciyi gol direği ile vücudu arasına kıstırdıktan sonra geriye çekilip yaptığı meşhur gol olmak üzere, tam üç golle galip gelmişlerdi.

Rivayet odur ki, maçı izleyen Rumlardan birisi yanındakine “Bu kırmızılı sarılı kulüp kimlerdendir, hangi muhittendir?” diye sual edince, beriki “Onlar, Galata Sarayı Efendileridir!” diye cevaplamıştı.

Bu mağlubiyete doğrusu pek fazla içerleyen Macarlar, maçtan sonra Ali Sami Bey’in yanına gidip bir rövanş maçı için davette bulunmuşlardı. Ali Sami Bey, kibar adam, bu daveti kıramamış ve takımı toplayarak ta Macaristan’a götürmüştü...

Sonra uğursuz seneler kâbus gibi çöktü memleketin üzerine... Önce Balkan Harbi, ardından da Harb-i Umumi... Galatasaraylılar, çarptığını deviren, vurduğunu saha dışına gönderen Celâl İbrahim’i Bağdat’a, incecik bilekleri ve bir dansçı zarafetiyle rakip müdafileri çalımlayıp topu ağlara mıhlayan Hasnun Galip’i de Çanakkale’ye yollamışlardı. Sadece onlar da değil, takımın her bir oyuncusu bir cepheye, bir vadiye dağılmıştı...

Paramparça bir vaziyette kalan Galatasaraylılar beklediler hem Celâllerini hem Hasnunlarını hem de diğerlerini... Lakin başkaları döndü, onlar dönemedi...

Harp sonrası Galatasaray takımı o kadar güçsüz ve sefil bir duruma düşmüştü ki, sahaya çıkaracak on bir oyuncu bile bulamıyor, limanda bulunan Alman bahriyelilerini dahi oynatmak zorunda kalıyordu. Eh tabii, Federasyon da boş durur mu, kaydı kuydu olmayan bu Almanlar yüzünden habire hükmen mağlubiyet yazıyordu.

Harp bitti, işgal başladı. İngilizler mektebin bahçesine, içerisine dalıp ölçüp biçiyorlardı. “Hayırdır?” diye sordu mektebin müdürü Salih Arif Bey. İngilizler binayı beğenmişlerdi, “İşgal edeceğiz burayı” dediler. Tabii edemediler... Galatasaray’a zamanında İttihatçılar bile el sürememişti, İngilizler kim oluyordu.

İşgal döneminde vaziyet daha da beter hâle geldi. Bir zamanlar İstanbul’da mağlup etmedik takım bırakmayan Galatasaray, şimdi hemen bütün rakiplerinden bir araba dolusu gol yiyip dibe doğru yuvarlanmıştı.

Yusuf Ziya Öniş

Sonra bir ‘Esrarengiz Adam’ peyda oldu. Galatasaray’ın futbol takımının başına geçti. Takımı toparladı, yeniden o eski şaşaalı günlerine döndürdü. Öyle ki, o dönemde İstanbul’un en parlak futbolistlerinin takımı Fenerbahçe’yi dahi mağlup etmeyi başardı.

Yusuf Ziya Bey, Avrupa’da tahsil görmüş, kültürlü, oturup kalkmasını bilen, şahsına münhasır bir acayip adamdı. Galatasaray’ı en dipten alıp en yukarıya taşımak için elinden ne geliyorsa ardına koymuyordu.

Harp zamanı Fenerbahçe ile oynadıkları bir maçta mağlup durumdayken, gürültü patırtı arasında oyun yarıda kalmış, maçın devamına kaldığı yerden başlanmasına karar verilmişti. Yarıda kalan maçtan dört ay sonra Galatasaray stadyuma geldi. O dönem Galatasaray’da oynayan Refik Osman Bey o şaşırtıcı günü şöyle anlatıyor:1

... Ünyon Kulüp sahasına bakan lombozun küçük odasında futbol ayakkabılarımı bağlarken, Yusuf Ziya seslendi: “Haydi soyunun bakalım, Fenerbahçe tam takım geldi."

O ne azamet, o ne takımdı!

Topuz Hikmet sol vuruşla tahtalardan ses çıkarıyor, Galip kenarda kafa oynuyor, Tripo ara sıra gölün ortasına giden topu yakalamak için dizlerine kadar batıyor. Velhasıl Fener bizi bekliyor...

Mezbahaya giden bir sürü gibi, boynumuz bükük bir hâlde Fener’in karşısına dokuz kişi dizildik...

 

1915-16 sezonu İstanbul Ligi'nde şampiyon olan Galatasaray futbol takımı

İlk maç yarıda bırakıldığında Fenerliler 2-1 öndeydi. Maç böyle bitecek olursa daha Fener’i tutana aşk olsun; alır, yürür, ipi göğüslerdi. Kalan şu yirmi iki dakikacık sürede Galatasaray’a bir gol lazımdı. Lazımdı lakin kim ve nasıl atacaktı?

Fenerliler karşılarındaki takımın perişan hâlini görünce gayrete geldiler. Boğalar gibi saldırıyor, âdeta tek kale oynuyor, bir gol daha atıp galibiyeti sağlama almaya çalışıyorlardı. Neticede futbol bu, top Galatasaray’ın kalesine girmemeye yemin etmiş gibiydi. Sonra birden nereden icap ettiyse, Dört Göz Fazıl süratle sağdan kornere kadar indi ve kaleye doğru güzel bir orta kesti. Ceza sahasında tilki gibi bekleyen Esrarengiz Adam suyun içine düşen topu yakaladı. Yaradana sığınıp öyle bir vurdu ki, Fenerbahçe’nin kalecisi meşhur Arslanyan Efendi kıpırdayamadı bile...

Maçtan sonra Galatasaraylılar şampiyonluklarını Kadıköy’deki Asya Lokantası’nda kutladılar. Günün kahramanı Yusuf Ziya, reisi Ali Sami Bey’den iltifatlar işitiyordu. Şampanyalar içiliyor, sanki tek kale oynayan Fener değilmiş gibi; “Yahu şu işi bir biz, bir de Konya’da Leylekçioğlu oynar. Mamafih alacakları olsun. Biz daha ölmedik, daha sunturlusunu biliriz bu oyunun” gibi bol keseden yorumlar dahi yapılıyordu.2

1921 senesinde Kuvayı Milliye iyice geriye yaslanmış, Yunan ordusu Polatlı’ya kadar dayanmıştı. Anadolu alev alev yanıyordu, her yer ateşe, kana bulanmıştı.

Anadolu’nun aksine işgal altındaki İstanbul bambaşka bir hayat yaşıyordu. İngiliz askerleri Beyoğlu Cadde-i Kebir’de fink atıyor, Fransızlar Bakırköy’de caka satıyorlardı. Her şey ateş pahası, kömür yokluğundan tramvaylar çalışmıyor, halk tabana kuvvet yürüyordu. Kızıl Ordu’nun şerrinden kaçan zengin feodal Ruslar, payitahta gelince fukara kalmışlar, Beyoğlu’nun arka sokaklarında tombala çektiriyorlardı. Galata meyhaneleri leziz Rum mezeleri, Ermeni börekleriyle yağlı müşterilerini bekliyor, gece kulüpleri, varyeteler tatlı su Frenkleri ile dolup taşıyordu...

İstanbul âdeta uzaktaki bir gezegen gibi, memleketin içinde ama bir o kadar da dışında, bambaşka bir muhit, dışarıya kapalı bir koloni gibi yaşıyordu.

Futbol da bütün hızıyla devam ediyor, bir tarafta Fenerbahçe İngilizleri yeniyor, maçlardan sonra onlara kulüp binasında çay ziyafetleri veriyor, diğer tarafta hâlâ gücünü koruyan Altınordu sükseli galibiyetler alıyordu. Yusuf Ziya Bey ise takıma kendi cebinden spor levazımatı sağlıyor, futbolcuları bir araya getirerek nutuklar atıyor, takımın toprağa dönük kafasını yukarı kaldırmaya çalışıyordu.

Esrarengiz Adam’ın gayretleri ilk semeresini verdi. Galatasaraylıların düzenlediği bir turnuvanın finalinde, gol üstadı Zeki Rıza, çalımın kralı Kıvır Alâ3 gibi yıldız oyuncuların oynadığı Fenerbahçe’yi bir punduna getirip mağlup ettiler ve üzerinde Galatasaray yazılı kupayı alıp evlerine götürdüler...

Fenerbahçe karşısında kazanılan bu galibiyet Yusuf Ziya’yı harekete geçirdi. Avrupa’da tanıdığı tanımadığı ne kadar kulüp varsa hepsine mektuplar döşendi. Esrarengiz Adam kafasına koymuş, Galatasaray’ı Avrupa’ya götürecek, Galatasaraylılara medeni futbolu gösterecekti.

Galatasaray - Kolojvar karşılaşması, 1911

Lakin Galatasaray öyle Avrupa’da mücadele edecek vasıfta bir takım değildi. Daha şehirdeki işgal kuvvetlerinin kıytırık takımlarını güç bela yenebilecek vaziyete gelmişti. Yegâne zaferi, biraz da şans eseri Fener’i mağlup etmesiydi.

Yusuf Ziya bunun farkındaydı. Gözünü Kadıköy’de yeni kurulan İttihat Spor Kulübü’nün golcüsü Bombacı Bekir’le şiir gibi top oynayan, santimle pas atan Refik Osman’a dikti. Fakat bu kulübün reisi Aydınoğlu Raşid Bey anasının gözüydü. Yusuf Ziya’nın, Bombacı Bekir ve Refik Osman’ı Avrupa’da kandırıp Galatasaray’a alacağından korkuyordu. Bu kaygıyla iki büyük oyuncusunu derhal yanına çağırdı ve onlara dedi ki:4

... İşte çocuklar size bir müjde daha, İttihat Spor, balonla, tayyare ile Paris’e gidecektir. Kontratları da yazılmıştır. Artık böyle manasız ve lüzumsuz seyahatlere ihtiyaç yoktur...

Refik Osman feleğin çemberinden geçmiş, gün görmüş, sözler işitmiş bir futbolcuydu. Bekir de o da Raşid Bey’in dediklerinin olmayacak rüya olduğunu biliyordu. Avrupa’ya gitmek istiyorlardı. İşgal altında, yürekleri boğan bu şehirden bir müddet için de olsa uzaklaşmak ve dillere destan İsviçre’yi, Avusturya’yı, Almanya’yı gezmek çok cazip geliyordu. Pasaportlarını hazırladılar, Yusuf Ziya’ya geliyoruz diye haber ettiler.

Avrupa’ya gitmek isteyen sadece Bekir ve Refik Beyler değildi. Akşam gazetesinin ortaklarından Ali Naci (Karacan) Bey de Galatasaray ile birlikte Avrupa’ya bir geziye çıkmak istiyordu. Ancak Esrarengiz Adam, Mekteb-i Sultani mezunu olmasına rağmen, Galatasaray hakkında ileri geri yazılar yazan bu beyefendi ile değil Avrupa’ya, Şirket-i Hayriye’ye binip Büyükada’ya bile gitmezdi. Yusuf Ziya hatıralarında bu kısmı şöyle anlatıyor:5

... Avrupa’yı şöyle kitaplarda okumak ve sinemalarda görmekten ileri gidemeyen muhterem dostum Naci Bey bu seyahate iştirake pek arzu-keş gözüküyordu...

... Ali Naci Bey, bu ümitlerinin tahakkuku için Galatasaray tarafından intizar ettiği (beklediği) hareketin günden güne meydana çıkmadığını görünce, aynı sütunlarda (Akşam gazetesi sütunlarında) Galatasaray’ın aleyhine yorumunda hiç kusur etmiyordu. Bugün en ciddi gazetelerin bile baş makalelerine kadar sokulan Galatasaray-Fenerbahçe rekabetinin belli başlı tohumlarından birisi de o tarihte toprağa atılmış bulunuyordu...

Esrarengiz Adam, Bombacı ve Şiir’i yeterli görmeyip Kadıköy’ün bir kere daha yolunu tuttu. Kurbağalıdere’ye bakan beyaz boyalı, ahşap bir binaya vardı. Fenerbahçeli dostları onu hürmetle karşıladılar. Samimi bir muhabbet geçti aralarında. Ayrılık zamanı geldiğinde de Esrarengiz Adam’ı boş göndermediler: Kulaksızzâde Galib’i, Yavuz İsmet’i, bir de Üstat Zeki Rıza’yı emrine amade ettiler.

Eh, takım tamam olmuştu, artık Avrupa’ya gidip Türklerin futboldaki gücünü gösterme vakti gelmişti. Vapurlara binildi, vapurlardan inildi. Trenlere binildi, trenlerden inildi. İsviçre’nin Lozan şehrinde binlerce meraklının huzurunda arz-ı endam edildi...

İstanbul basını, özellikle Fenerbahçe’ye meyilli Spor Âlemi mecmuasının sahibi Çelebizâde Said Tevfik Bey bu seyahate baştan beri karşıydı. Ne işi vardı Galatasaray’ın Frenk memleketlerinde. Çok zamansız, çok tahlisiz bir yolculuktu bu Yusuf Bey’in yaptığı...

Buna rağmen Galatasaray’ın maçlarını takip etti. Sayfalarında, sütunlarında bol bol fotoğraflı haberler yaptı. Lakin ilk gelen havadisler pek parlak değildi. Daha ilk maçta Lozan’dan yedi gol yemişler, karşılığında sadece iki gol atabilmişlerdi.

Millî Takım denilebilecek bir kadroya sarı-kırmızı forma giydirip Avrupa’nın ortasında meydanlara salan Yusuf Ziya Bey için işler iyi gitmiyordu. İkinci maçta Servette takımından tastamam on gol yediler. İşin kötüsü bu sefer bir tane bile atamadılar. İsviçre’de alınan bu fena neticeler üzerine Basel’de yapılacak maç iptal edildi. İsviçre uğursuz gelmişti, takım doğruca Almanya’ya gitti.

Karlsruhe’de karşısında dişine göre bir takım bulan Galatasaray, bundan da istifade edemeyerek maçtan tek golle mağlup ayrıldı. Takımın iki as oyuncusu Refik Osman ve Cafer Beyler hayatlarında ilk defa duş tertibatını bu şehirde tecrübe ettiler, ama ne tecrübe:6

... Bizim hacamat memuru Cafer ile hamama gittik ve bir banyo kiraladık. Alafranga banyoda pek yıkanmadığımız için ne yalan söyleyeyim on musluklu banyo bana bir hoş gözüktü. Havanın soğuk olmasına rağmen ılık suda yıkanacaktık. Cafer’i banyoya yatırdım. Zavallı tekmeden ve futboldaki güreşten her tarafı çetele gibi idi. Cafer tatlı tatlı banyoya oturdu. Ben de musluğu açtım. Musluğu açmamla beraber Cafer soğuk bir duş yapmaz mı? Su fıskiye gibi çıkıyor. Musluğu kapamadan kaçtım. Cafer berbat bir hâlde çabalamış durmuş. Her musluğu çevirişte soğuk su çıkmış ve zavallı çok kızmıştı. Sıcak musluğu buluncaya kadar tir tir titremiş ve neticede üç gün de hasta olmuştu...

Galatasaraylı futbolcular Avrupa'da bir maçtan önce

Eylül’de yaptıkları maçta da değişen bir şey olmadı. Saarbrücken’de hayatında ilk defa 40 bin kişinin huzuruna çıkan takım beş gol yedi. Ama bu sefer seyircilerin arasında zarif kadınlar da vardı, gayrete gelip hasım kalesine üç gol yuvarladılar. Alman gazeteleri haklarında; “Türkler çok kıymetli idmancılara sahiptirler yalnız aralarında dayanışma yoktur” mealinden yazılar yazıyordu.

Dört gün sonra Frankfurt karşısında alınan 2-1’lik mağlubiyet üzerine, kulübün kurucu başkanı Ali Sami Bey, İstanbul’dan kalkıp takımın yanına gidiyor ve vaziyete el koyuyordu. 17 Eylül’de Ludwigshafen’de yapılan maçta takımı Ali Sami Bey kurdu. Yusuf Ziya Bey, oyuncağı elinden alınmış küskün bir çocuk gibi bir kenarda olanları izliyordu. Oyuncular, Ali Sami Bey’in yanlarına gelmesiyle moral bulmuşlar ve Avrupa turnesinde oynadıkları altıncı müsabakada berabere kalmayı başarmışlardı.

Ali Sami Bey sanki İstanbul’dan elinde sihirli bir değnekle gelmiş ve Galatasaraylı futbolcuları âdeta büyülemişti. Önce 17 Eylül’de Ballspiel- Vereine takımını 4-1, bir gün sonra da Bochum’u tek golle mağlup ettiler. 21 Eylül’de Hannover maçında bazı talihsizlikler sonucu 5-3 mağlup olsalar da, iki gün sonra Volgenant takımı ile berabere kalmayı başardılar.

Galatasaraylı oyuncuların elde ettikleri başarılar İstanbul basınına da yansıdı. Galip geldikleri takımlar adı sanı duyulmamış olsa da neticede bütün memleketin hayranı olduğu Almanya’nın kulüpleriydi. Galatasaray’ın bu seyahatine karşı çıkanlar dahi yavaş yavaş çark etmeye başladılar.

Lakin şimdi sıra büyük kulüplerle olan maçlara gelmişti. 25 Eylül’de, Almanya’nın en güçlü takımlarından biri olan Hamburg’dan yarım düzine gol yiyen Galatasaray rüya âleminden çabuk uyandı. Daha da beteri müsabaka sırasında ayağından sakatlanan en iyi oyuncusu ve golcüsü Bekir’i kaybetti. Üç gün sonra Bremen’de kazandıkları maç bir nebze teselli verse de, 2 Ekim Pazar günü on iki saat süren tren yolculuğu ile yorgun argın çıktıkları Nürnberg’den da aynı muameleyi gördüler: Hiç gol atamadan altı gol yediler. Dresden’de oynadıkları maç ise tam bir fecaatti. Güçlü Alman oyuncuları, karşılarındaki acemiler mangasına acımamış, yedi gol hediye ederek Almanya’dan uğurlamışlardı.

Sonraki durak yeni kurulmuş bir ülke olan Çekoslovakya’ydı. Franz Kafka’nın puslu ve Orta Çağ’ı andıran güzellikteki mistik şehri Prag, Galatasaraylılara tarihlerinde aldıkları en feci mağlubiyeti tattırdı. Sparta Prag’ın profesyonelleri Galatasaraylı amatörlere tam bir düzine gol attı.

Galatasaray’ın Sparta Prag’dan tam on iki gol yediği maçta Yusuf Ziya Bey de oynamıştı. İlerlemiş yaşına rağmen futbol oynamaktan vazgeçmeyen Ziya Bey’in bu maçta başına gelen enteresan bir hadiseyi Zeki Rıza şöyle anlatıyor:7

... Bu maçta unutamayacağım bir hatıra daha var. Yusuf Ziya Bey zamanın en iyi çalım yapan oyuncularından biriydi. İki üç kişiyi etrafında oynatmasını ve geçmesini çok iyi biliyordu. Bu kombinezon neticesi kale önüne gelince, bir iki çalım yaparak kaleciyle karşı karşıya kaldı. Bu mücadele arasında pantolonunun bağı kopmuştu. Topa vurmakla pantolonunu toplamak tereddüttü arasında bu yüzde yüz golü kaçırdı. Sayıyı kaybetmiştik ama bütün seyahatimiz için bu vaziyet neşeli bir mevzu teşkil etmişti...

Bekir Refet (Teker)

Bu acı mağlubiyetten sonra morali iyice bozulan Galatasaray, Slovakların şehri Bratislava’dan dört gol yedikten sonra, Macaristan’da eften püften bir talebe takımına bile galip gelemeyerek kürkçü dükkânına dönen tilki misali memlekete döndü.

Galatasaray bu seyahate yirmi beş kişilik bir kafile ile çıkmış, yirmi dört kişi ile dönmüştü. Hamburg’da tedavi altına alınan Bombacı Bekir, Galatasaray’ın eski oyuncusu, Oberle biraderlerin küçüğü Joseph Oberle tarafından Karlsruhe’ye transfer edildi. Transfer dediğime bakmayın, Bekir bu işten on para almadı. Sadece bir fabrikada memuriyet, bir de kulüpten aldığı aylık birkaç mark dışında öyle ahım şahım bir kazancı olmadı.

Lakin attığı şutlarla öküzü bile devirdiği rivayet edilen Bekir, Almanya’da son derece muvaffak oldu. Defalarca Güney Almanya karmasına seçildi, takımı Karlsruhe’yi galibiyetten galibiyete taşıdı. Türk futbolcusunun Avrupa’da da oynayabileceğini cümle âleme kanıtladı.

Yusuf Ziya mı? O bu seyahatten son derece memnundu. Takımı modern futbol nasıl oynanır görmüş, ezber etmişti. Avrupa’daki maçlarda kamyonla gol yiyen Galatasaray, ligdeki ilk maçında apar topar Fenerbahçe’nin karşısına çıktı. Esrarengiz Adam’ın takımı o gün fevkalâde bir maç çıkardı ve ezeli rakibinin kalesine tam beş gol yolladı. En son şampiyonluğunu Yusuf Ziya’nın Fener’e attığı golle kazanan Galatasaray, tam altı sene sonra şeytanın bacağını kırdı ve işgal altındaki İstanbul’un en kral takımı oldu!

Dipnotlar

1 Refik Osman, “Bir Zamanlar Muşhuuur Bir Futbolcu Vardı”, Türkspor, 26 Temmuz 1934, Sayı: 44, s. 6-7.

2 Refik Osman, “Bir Zamanlar Muşhuuur Bir Futbolcu Vardı”, Türkspor, 4 Ağustos 1934, Sayı: 45, s. 4.

3 Alâaddin (Baydar).

4 Refik Osman, “Futbol Âleminde On Sekizinci Sene, Balonla Seyahat ve Şaşılacak Bir İş, XIV. Kısım”, Gol Spor, 25 Teşrin-i Evvel 1926, Sayı: 4.

5 Yusuf Ziya, “Galatasaray’ın İkinci Avrupa Seyahati”, Türkiye İdman Mecmuası, 4 Kânûn-i Sânî 1341, Sene: 3, s. 4.

6 Refik Osman, “Futbol Âleminde On Sekizinci Sene, XIX. Kısım”, Gol Spor, 15 Şubat 1927, Sayı: 40.

7 Zeki Rıza, “Bekir’in Hayatı”, Türkspor, 14 Teşrin-i Sânî 1931, Sayı: 7, s. 7.

Galatasaray
Futbol
Mehmet Yüce
Sayı 002

BENZER

Sayıları gün geçtikçe azalsa da muhtelif sebeplerden ötürü şehre eşit dağılamasalar da halen girip kitap koklayabileceğimiz, saatlerce dolaşıp kendimizi kaybedebileceğimiz, zihnimizi renklendirip ruhumuzu dinlendirebileceğimiz bağımsız kitabevleri var İstanbul’da. Aslında her semtte olmalı. Çünkü kitap okumak, iyi insan olmanın birinci şartı olan empatiyi besler: Kitabevini yaşatan semtlerde ev tutarsanız iyi komşu şansınız yükselir!
Ercan Kesal’ın 2000 yılında aday adayı olarak katıldığı Beyoğlu Belediye Başkanlığı seçim tecrübesini hikâyeleştirdiği Nasipse Adayız filmi, 39. İstanbul Film Festivali’nde üç önemli ödül kazandı. Filmin –bir aksilik olmazsa– sonbaharda gösterime girecek olmasını fırsat bildik, Ercan Kesal ile Nasipse Adayız’ı ve İstanbul’un filmdeki rolünü konuştuk.
Türk sinemasının unutulmaz yönetmeni Ertem Eğilmez, 32 sene evvel bir eylül günü aramızdan ayrılmıştı. Özellikle Hababam Sınıfı serisiyle aradan geçen senelere rağmen genç kuşakların da ismini bellediği usta yönetmen, ölümsüzlüğün sırrına ermiş gözüküyor! Türk sinemasına birbirinden değerli oyuncular kazandıran, Yeşilçam mutfağının her köşesinde çalışan, mizahın, samimiyetin, sıcacık hikâyelerin büyük üstadını saygıyla anıyoruz.