Bir İstanbul düşü: Olimpiyat

06 Haziran 2021 - 10:27

Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Başkanı Sinan Erdem’in ofisindeki telefonu çaldı. Arayan TRT’de program yapan oyuncu Korhan Abay’dı. Abay da Sinan Erdem gibi Galatasaray Lisesi mezunuydu. "Sinan Abi selamlar. Gazetelerde Olimpiyat Yasası haberleri çıkıyor. Bizim programa şeref verip bu konuyu detaylı olarak anlatabilir misiniz?" Bu önemli bir fırsattı Erdem için. Dünyada bir ilk yaşanmış ve olimpiyat için bir yasa tasarısı hazırlanmıştı. İstanbul’un dört başı mamur bir projeyle olimpiyat düzenlemeye talip olması için bundan iyi bir başlangıç olamazdı. Sinan Erdem, Abay’ın teklifini kabul etti.

Sinan Erdem, programda yasa tasarısının detaylarını izleyicilere anlattı. O dönemin en popüler programlarından birine çıkmış ve sporseverleri umutlandırmıştı. Program bitiminde oteline gitti. Sabah uçakla Ankara’dan İstanbul’a geri dönecekti. Otel odasının telefonu çaldığında, başkan uykuya dalmak üzereydi. Karşısında TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk vardı. İki hukukçunun eskilere dayanan bir dostluğu bulunuyordu. Cindoruk hemen söze girdi: "Sinan, programı izledim. Güzel anlattın ama meclis başkanı olarak benim bu tasarıdan haberim yok. Sabah TBMM’ye gel de konuşalım."

Uçağını iptal eden Erdem, sabah erken saatlerde meclise gitti. Hüsamettin Cindoruk, odasında üzeri evrak ve dosyalarla dolu masayı işaret etti: "Bak Sinan. Sabah arkadaşlara söyledim. Şu üst üste gördüğün dosyalar var ya, onlar işte görüşülecek yasa tasarıları. Senin tasarı en alttan çıktı. Yani kim bilir ne zaman gelecekti genel kurula! Ama ben onu en üste çıkardım."

Bu hikâyeyi yıllar sonrasında bizzat rahmetli Sinan Erdem’den dinledim. 1990’ların başında yaşanan bu olay, İstanbul’un yarım asırlık olimpiyat hayali için somut bir başlangıçtı.

2000 Yaz Oyunları adaylığıyla başladı her şey. Teşkilat tabii ki tecrübesizdi. 2004 adaylığındaki yarış ise canlı yayında kaybedildi. Yarışın ardından bir yetkilinin farkında olmadan yaptığı zafer işareti, o dönem belediye-teşkilat ilişkilerindeki zayıflığın da kanıtıydı. Ardından kimi zaman turu geçtiğimiz, kimi zaman ön elemede kaldığımız adaylıklar yaşandı. 2020 adaylığında büyük bir heyecan yaşandı ama finalde Tokyo önünde alınan yenilgiyle moraller bozuluverdi.

Peki, neden bu sevdanın peşindeydi İstanbul? Tabii ki işin önemli bir prestiji vardı. Dünyanın en büyük sporcularını ağırlamak, gezegenin her noktasından sporsevere ev sahipliği yapmak, 15 gün olimpiyat, 15 gün paralimpik oyunları boyunca şehrin adının dünyanın en ücra noktalarında bile tüm haber bültenlerinde geçmesi...

1998 yılında turistik amaçla İspanya’nın Barselona kentine gitmiştim. Gördüğüm düzenli, bilindik bir Avrupa kentiydi. Ne var ki şehrin yerlileriyle konuşunca durumun daha 10 yıl önce bambaşka olduğunu öğrendim. Düzensizlik ve pislik açısından Avrupa’da pek de iyi bir üne sahip olmayan şehir, 1992 Olimpiyat Oyunları organizasyonu hakkını aldıktan sonra görünüm değiştirmişti.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden Cânâ Bilsel ve Haluk Zelef’in 2011’de yayımlanan Planning Perspectives dergisindeki makalelerinde olimpiyat oyunları gibi mega organizasyonların büyük şehirlere farklı avantajlar getireceği vurgulanırken, geçmişin gölgede kalmış hikâyelerinden biri ortaya çıkarılıyor: Fransız şehir plancısı Henri Prost ve İstanbul için yaptığı olimpiyat planı. 1930’ların ortalarından 1951’e kadar ülkemizde kalan Prost, stadyumdan yarış pistine kadar düşünüp planlamış İstanbul’un olası adaylığını.

Günümüzde bu tür mega organizasyonlar, sportif ya da değil, büyük riskler de içeriyor. Komşumuz Yunanistan bunu en acı şekilde yaşadı. Yaptığınız yatırımlar, doğru bir planlama yoksa ortada kolayca beyaz fil haline gelebiliyor. Ve bu beyaz filleri doyurmaya çalışırken ülkeyi felakete sürükleyebiliyorsunuz.

Ne var ki kötü örneklerin karşısına Barselona ve Los Angeles gibi iyi örnekler de çıkarabilirsiniz. Barselona’nın temiz ve düzenli bir şehre dönüşmesi İspanya’nın tek kârı olmadı. 1992 Olimpiyat Oyunları’nı izleyerek spora gönül veren bir nesil, ülkeyi bir spor devi haline getirdi.

"Legacy", yani oyunların şehre ve ülkeye gelecek için "miras" bırakacağı düzen ve spor kültürü"kritik nokta. İspanya’da yaşanan şeyin İstanbul ve Türkiye için yaşanmasıydı hedef. Erzurum’da düzenlenen Kış Üniversite Oyunları için Türkiye’de olmayan curling gibi bazı sporların başlatılması bu duruma güzel bir örnek teşkil ediyor.

İstanbul Olimpiyatları şimdilik güzel bir hayal

İşin başka bir yönü ise halkın isteği. Son yıllarda sporun çok sevildiği ülkelerde bile olimpiyat adaylıkları pek sıcak karşılanmaz hale geldi. Bunda gelir dağılımının kapitalizmin geldiği noktada iyice dengesiz hale gelmesi ve çevre duyarlılıkları ön planda. Kısacası artık eskisi kadar aday bulmak kolay olmayacak bu prestijli organizasyona.

Adaylık süreci sancılı. Atacağınız her adımda hesap yapmak zorundasınız. 2020 adaylığı sırasında yapılan basit hatalar maalesef ağırlıklı olarak politikacılardan geldi. 2013’te Mersin’de düzenlenen Akdeniz Oyunları’nın futbol finalinde bir yetkili tarafından küstürülen kişi, Faslı IOC üyesi Nawal El Mutavakkel’di. 1984 Los Angeles Olimpiyatları 400 metre engelli şampiyonu bu hanımefendi, Türkiye’ye olan sevgisine rağmen yapılan ayıbın yanıtını Kuzey Afrika ve Arap oylarını aleyhimize çevirerek vermişti. Diğer yandan yine aynı yetkilinin yol vermesiyle çığ gibi büyüyen bir skandala evrilen doping meselesi, Arjantin’deki oylamada Tokyo’nun İstanbul karşısındaki en büyük kozlarından biri olmuştu.

Türkiye gibi insanların spor dendiğinde çoklukla futbolu, sonra güreşi, biraz basketbol ve azıcık da voleybolu anladığı bir ülkede olimpiyat düzenlemek çok zor bir işi başarmak anlamına da geliyor. Buna bir ekleme de yapalım. Hâlâ çok kişi farkında değil ama olimpiyat oyunlarını alan şehir sonrasında paralimpik oyunları da düzenlemek zorunda.

Bunun getireceği sorumluluğu İstanbul’un ve ülkenin yetkilileri yüklenmeye gerçekten hazır mı? Engelli vatandaşlarımız, olası İstanbul Paralimpik Oyunları’nda bir spor müsabakasını izlemeye rahatlıkla gidebilecekler mi?

İstanbul Olimpiyatları şimdilik güzel bir hayal. Her kaybettiğimizde öyle derin bir hayal kırıklığı yaşıyoruz ki toparlanmak zor oluyor. İşin içine bir de ekonomik tercihler giriyor. Böyle giderse İstanbul’un ya da ülkemizden başka bir şehrin adaylığının tarihi torunlarımıza yetişecek. Ama şunu da unutmayalım. Antik Olimpiyat Oyunları yaklaşık 1200 yıl sürdü. Modern Olimpiyatlar ise sadece 125 yıldır yapılıyor. Ne dersiniz, umut var mı?

Prost’un 1943 tarihli master planında yer alan Olimpiyat Oyunları ve uluslararası fuar alanları

İstanbul ve mega etkinlikler

Cumhuriyet İstanbul’unun kentleşme sürecindeki önemli aktörlerinden biri olan Fransız kent tasarımcısı Henri Prost, 1936 yılında Atatürk tarafından İstanbul’a davet edildiğinde, şehri yönetenlerin kendisinden başlıca istekleri arasında büyük bir stadyum ve hipodrom alanı önerisi vardı. Prost için ise İstanbul çok daha büyük bir potansiyel vadediyordu. 1924 Paris Olimpiyatları’nı bizzat deneyimlemiş biri olarak Prost’a göre büyük ölçekteki etkinliklerin şehrin gelişimine katkısı yadsınamazdı. Bu inançla İstanbul için hazırlayıp 1937’de teslim ettiği nâzım planında, Yenibahçe vadisinde, surların dışına da taşan bir alanda tesis edilecek bir olimpiyat bölgesi önerisi de yer aldı.

Prost’un İstanbul Planı 1939 yılında resmî olarak kabul edildiğinde, İkinci Dünya Savaşı henüz başlamıştı. Neticede bir kısmı uygulanabilen plan bir müddet sonra tamamen rafa kaldırıldı. Stadyum, spor sahaları ve sporcuların konaklayabileceği bir olimpiyat köyünün yer aldığı proje de hayata geçirilemeyenler arasındaydı. 1943 yılında İstanbul Valisi Lütfi Kırdar, İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümü sebebiyle Prost’a bu defa 10 yıllık (1943-1953) bir plan hazırlattığında, olimpiyat bölgesi yeniden gündeme taşındı. Ancak bu kapsamlı proje hayat bulmadığı gibi İstanbul da bu tarihlerde olimpiyatlara resmen aday olmadı.

1950’lerin ikinci yarısında, bu defa surların dışında olacak ve içinde olimpik bir stadyumla birlikte yüzme havuzu, kapalı spor salonu, velodrom ve antrenman sahalarının bulunacağı büyük bir spor kompleksi fikri yeniden tartışılmaya başladı. Hatta 1958’de 100 bin kişilik olimpik stadyum için mimari tasarım yarışması dahi düzenlendi. Ancak bu da kâğıt üstünde kalan bir proje oldu.

İstanbul, 1990’lı yıllara değin olimpiyat oyunlarına resmen adaylığını hiç koymadı. Ama görüldüğü gibi hep heveskârdı. 1980’lerde siyasi ve iktisadi liberalleşmenin paralelinde İstanbul’u bir dünya metropolüne dönüştürme çabası, olimpiyatları diğer mega etkinliklerle birlikte yeniden gündeme taşıdı. 1988’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin oluşturduğu konsorsiyum, Küçükçekmece Gölü’nün yanında bir olimpik bölge için iki farklı öneri hazırladı. 1992’de TBMM’den çıkan Olimpiyat Yasası’nın ardından şehrin 2000 Olimpiyatları’na resmen adaylığı açıklandı. Ardından 2004, 2008, 2012 ve son olarak 2020. Hiçbiri vuslat zamanı olmadı. Şimdi ise önümüzde 2032 Olimpiyat Oyunları adaylığı gündemi var.

Yine de 2000’li yılların, İstanbul’un mega spor etkinliklerinde ön plana çıktığı bir dönem olarak hafızalara kazındığını söyleyebiliriz. İstanbul 2005’te Formula I ve Şampiyonlar Ligi Finali, 2009’da UEFA Kupası Finali, 2010’da FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası, 2011’de Dünya Güreş Şampiyonası ve 2012’de Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’yla devam eden bir dizi uluslararası spor organizasyonuna ev sahipliği yaptı. Şüphesiz ki geniş kitlelerin ilgisini çeken bu ve benzeri etkinliklerin, kısa süreli konuğu olduğu şehirler için uzun vadeli sonuçları var. Şehrin uluslararası ölçekte yeniden konumlandırılması ve itibarının yükselmesi, altyapının gelişmesi, ticari ve turistik imkânlarının artması, ek istihdamın yaratılması, spor kültürünün ve altyapısının zenginleşmesi, büyük ölçekli etkinliklerin doğurduğu bir dizi olumlu etki arasında. Bununla birlikte olumsuz etkiler arasında iki başlık öne çıkmakta: İlki, etkinlik sonrasında ihtiyaç duyulmayan spor ve konaklama tesislerinin inşa edilmesi. Bu verimsiz miras kadar eleştirilerin bir diğer temel odağında yüksek fırsat maliyetleri bulunuyor. İstanbul üzerinden ifade etmek gerekirse, 2009’da BM-İnsan Hakları Komitesi’ne sunulan ve mega etkinliklerin olumsuz etkilerini istatistiki verilerle açıklayan bir raporda, İstanbul’un 2020 adaylığı için önerdiği 19,7 milyar dolarlık yatırım miktarının diğer iki adaydan Madrid’in 10 ve yarışı kazanan Tokyo’nun 4 katı olduğu belirtilmişti. Böylesi büyük bir bütçe, başka yatırım fırsatlarından elbette feragat anlamına gelecektir. Bu meblağlar büyük organizasyonlar yerine eğitim, sağlık, altyapı, sosyal hizmet gibi kent ve hatta ülke refahını topyekûn arttıracak çok daha önemli yatırım sahalarında kullanılabilir.

Neticede bir şehri Olimpiyat Oyunları gibi büyük ölçekli bir organizasyona hazırlamak bir tür "kent seferberliği" anlamına geliyor. Buna cesaret etmek için ise önce bu maliyetli girişimin kendini amorti edememe riskini minimize etmek gerekiyor. Sonuçta, 80 küsur sene önce Prost Planı ile filizlenen düşü gerçek kılmak için hep bir umut var. 2032’nin vuslat zamanı olup olmadığını ise beraber göreceğiz. (Sevecen Tunç)

Olimpiyat
Spor
Olimpiyat Oyunları
İstanbul
Sinan Erdem
Murat Aydın
Sayı 006

BENZER

Okurumuz Serap Işın, anne tarafından kökleri izini süremediği denli geriye gidecek kadar İstanbullu. Çocukluğu, gençliği, halen o eski İstanbul dokusunu tam kaybetmemiş olan Şehremini, Fındıkzade civarında geçmiş. Tek çocuk doğurmuş ama pek çoğuna annelik yapmış biri. Kendi deyişiyle, çocuk bakıcısı olarak hayata insan katmaya devam ediyor. Serap Işın, hepimizinki gibi “küçük ama büyük” aile hikâyesini İST için kaleme aldı.
Yalnızca anayasa tarihimizin değil, Millî Mücadele’nin de ihmal edilen bir cephesi Teşkilat-ı Esasiye. Savaş günlerinde, üstelik dünyada örneği pek de görülmemiş biçimde, hukuken varlığını sürdüren fakat fiilen sona ermiş bir devletin idaresine başkaldıran, işgali reddeden bir anayasa. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında devletleşmeye yönelik öncü bir adım; 20 Ocak 1921 tarihinde.
Bir zaman makinesi olsa da 40-50 yıl öncesinin (belki daha da eski!) İstanbul’una gitsek dediğiniz olmadı mı hiç? Bazen bu güzelim kentin kıymetini bilemediğimizi düşünüp hayıflandığınız olmadı mı? Kaan Sezyum’un hayal gücü bizi ‘70’lerin İstanbul’una götürüyor; üstelik “elim” bir kaza sonucu geleceğin İstanbul’undan eski İstanbul’a yolu düşen Selim’in hikâyesi ile...