Türk sinemasında sonbahar esintileri

Fotoğraf
Ali Can Sekmeç Fotoğraf Koleksiyonu
31 Ağustos 2022 - 14:19

Nedendir bilinmez sonbahar için hüzün mevsimi der yeryüzünün tüm şairleri... Yeşilin sarıya dönüşü, yaşamın ölümle yer değiştirişi olarak anlam kazanır mısralarında... Yeşil, baharın rengidir. Tabiatın canlılığı, toprağın cömertliğidir. İnsan yeşile karşı saygılıdır, onunla rahatlar. Çünkü yeşilin her temasında içi açılır, umutla dolar. Penceresindeki bir saksı bile ona yaşadığını hatırlatır. Sarı, sonbaharın rengidir. Tabiatın geçici ölümü, toprağın suskunluğu, yoksulluğudur. Sonbahar yazla kış arasına sıkışmış, her ikisine de yaranamayan bir mevsimdir. Kimi zaman yazdan kalma günlerle, kimi zamansa şiddeti hesaplanamayan rüzgârlarıyla, sisiyle, yağmuruyla, çamuruyla. Yemyeşil ağaçların önce sarararak ve sonra da soyunarak terk edilmişliği ister istemez insan psikolojisini de etkiler. Güneş de solmuştur artık. Bulutlar, uçsuz bucaksız mavilikleri bir yorgan gibi örter. İnsana yalnızlığını daha çok hatırlatır zaman. Kapatır kendini içine. Sanki tabiatın suskunluğuna eşlik eder insan. Bu mevsime neden sonbahar denilmiştir bilmiyorum. Sanırım kimse de bilmiyor. Eskiler bu mevsime güz derlerdi. Artık hiç kullanılmayan bu isme geçmiş zaman kütüphanelerindeki sayfalarda rastlanabiliyor. Yahya Kemal bir şiirinde sonbaharı şöyle anlatıyor:

Fânî ömür biter, bir uzun sonbahâr olur. Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur. Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ; Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ. Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir; Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir; Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere. Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere...

Sanat, tüm mevsimlere olduğu gibi sonbahara da eşit yaklaşır. Işığın değişmesi, renklerin parlaklığını yitirmesi ve benzeri dışsal etkiler insan olarak sanatçıyı etkilemesine rağmen sanatını etkilemez. Resimde, müzikte, fotoğrafta ve sinemada sonbahar duyarlılığı, romantizmi ya da duygusallığı sık sık işlenir. Biz bu yazımızda seçtiğimiz örnekler üzerinden Türk sinemasındaki sonbahar esintilerinden bahsetmek istiyoruz. Tabii bize göre...

SADRİ ALIŞIK VE ÇOLPAN İLHAN, LÜTFİ Ö. AKAD İMZALI YALNIZLAR RIHTIMI’NDA

Yalnızlar Rıhtımı (1959)

Bir gemi yanaşır Karaköy Rıhtımı’na. Hava kararmak üzeredir. Güverteye çıkan kaptan Rıdvan şöyle bir bakar İstanbul’a. Sonbaharın sisi pusu şehrin üstüne çökmüştür. Buna rağmen ışıltısına engel olamamıştır. Karşıda Galata Köprüsü, hemen arkasındaki silüette Süleymaniye Camii... Köprü üstünde tramvaylar, köprü altında vapurlar hareketli. Vapur düdükleri sanki şehre selam duruyor. İkinci kaptan Hamdi, Rıdvan’ın sessizliğini bozar.

"Gene geldik öyle mi? Bize mi bu şenlik bu ışıklar... Ne zaman buraya demirlesek bir daha demir alamayacak gibi olurum. Oysa ne çabuk geçer zaman. Gelmemizle gitmemiz bir olur. Boşver... Kısa da olsa tadını çıkartmaya bakalım. Gidiyoruz bu gece öyle mi?” Rıdvan’dan cevap gelmez. “Yapma be kaptan. Ne zaman bir limana girsek böyle olursun. Demir almadan yüzün gülmez. Deniz ortasında yalnız kalmadan kendini bulamazsın...” Rıdvan Kaptan’ın cevabı hazırdır: “Yalnızlığım bir limana girince başlıyor benim..."

O sırada Karaköy sokaklarında eski bir barda yılın en sükseli tangosunu okuyan Güner, namıdiğer Kontes sahnededir.

Martılar çığlık çığlığa her akşam,
Bir büyük rüzgâr dağıtır şarkılarımı,
İçim boş, gemiler boş,
Nereye baksam ölüm gibi susar yalnızlar rıhtımı,

Yalnızım, yalnızlık tutuyor kan gibi,
Bu korku yalnızlık korkusu gözlerimdeki,
Bir sabah yapayalnız öleceğim belki,
Ardımdan ağlayacak, yalnızlar rıhtımı...

Türk sinemasının en güzel sonbahar filmlerinden biridir Yalnızlar Rıhtımı... Çevrilişinin üzerinden bunca yıl geçse de etkileyici şiirselliğiyle yakın geçmişin siyah beyaz zamanlarından göz kırpıyor izleyicisine... Şair Attila İlhan’ın Ali Kaptanoğlu takma adıyla, ünlü Fransız yönetmen Marcel Carne’nin Le Quai des Brumes-Sisler Rıhtımı adlı filminden etkilenerek kaleme aldığı senaryosundan Lütfi Ö. Akad’ın çevirdiği Yalnızlar Rıhtımı, hayatta aradıklarını bulamamış kaptan Rıdvan (Sadri Alışık) ve çalıştığı barın sahibi tarafından sürekli hırpalanan kimsesiz Güner’in (Çolpan İlhan) hikâyesiydi. Her ikisi de hüznün en koyusuna batmış iki yalnız insan... Her ikisi de birer sonbahar yılgını... Üniversite döneminde öğrencisi olduğum Lütfi Bey’in anlattığına göre filme başlamadan her sahneyi, sekansı eskizlerle canlandırmış, mizanseni Türk sinemasında belki de ilk defa olarak A’dan Z’ye kadar düzenleyerek disiplinli bir çalışmaya girişmiş. Yalnızlar Rıhtımı mizanseni, oyuncu yönetimi, dekupajı ile zamanın Türk sineması ölçülerinde birinci sınıf bir film olmuş. Fotoğraf direktörü Yoakim Filmeridis’in görüntüleri iyi düzenlenmiş, çerçevelenmiş ve aydınlatılmış. Özellikle 1959 sonbaharında İstanbul görüntüleri çok başarılı...

Gecelerin Ötesi, Metin Erksan

Gecelerin Ötesi (1959)

İstanbul K 8038 plakalı kamyon Gaziantep’ten aldığı yükle İstanbul’a doğru gelmekte... İçinde yıllarca motor sesi duymaktan, bitmeyen yollarda ömür tüketmekten bıkan mutsuz uzun yol şoförü Fehmi (Kadir Savun) ve en az kendisi kadar mutsuz muavini Tahsin (Hayati Hamzaoğlu) vardır. Onları arkadaşları beklemektedir. Uzun yıllardır aynı fabrikada çalışmasına rağmen garantisi olmayan bir gelecek düşüncesinden bunalan mensucat işçisi Ekrem (Erol Taş) Amerika’ya kaçıp orada şöhret ve para sahibi olmak isteyen Rock’n Roll meraklısı Sezai (Suphi Kaner) ve Yüksel (Metin Ersoy), tatminsizlik duygusu içinde ezilen tiyatro oyuncusu Cevat (Ziya Metin), cinsel açlık çeken dengesiz ressam Ayhan (Oktar Durukan) aynı mahallede doğup büyüyen gençlerdir. Her mahallede bir milyoner yetiştirmeyi öğütleyen Demokrat Parti düzeninin harcadığı bir topluluğun üyeleridirler. Herkese para gereklidir. Bunun için de eylem... Fehmi onları bir soygun oldubittisi içine sokar. Kurtuluş yollarını açacak para bu şekilde elde edilmiş olur. Oysa sonuç ya ölüm ya da hapishanedir.

İlk filmlerinde genellikle tek kahraman üzerinden hareket eden Metin Erksan, 1959 sonbaharında çevirdiği Gecelerin Ötesi’nde ilk defa olarak aynı çevreden olan, ancak değişik endişelerin, tutkuların etkisi altında hareket eden, ortak bir eylem etrafında birleşmekle beraber bu eylemin gayesine ulaştıktan sonra birbirlerinden kopan küçük bir arkadaş grubunun dramını psikososyal açıdan inceliyor. Metin Erksan, Gecelerin Ötesi’nde Türk sinemasında ilk kez toplumsal eleştiriyi en etkili şekilde yürütüp, ortak bir çevreden (mahalle), ortak bir eylemden (soygun) ve endişeye itici ortak unsurlardan (ezik bir yaşantıdan doğan bunalım, isyan etmek, toplumun geçerli olmayan kurallarına karşı çıkmak zorunluluğu) hareket ederek kişilerin psikolojik araştırmasından toplumsal eleştiriye ulaşıyordu. Metin Erksan, aynı zamanda yeğeni olan kameramanı Mengü Yeğin’le başarılı fotoğraflar yakalamış. Sonbaharda Üsküdar Meydanı, Salacak Sahili’nde fonda Kız Kuleli sahneler ve gece arabalı vapurdaki sahne Metin Erksan sinemasına yakışır üslupta...

Seni Kaybedersem (1961) 

Atıf Yılmaz’ın 1961’de çevirdiği Seni Kaybedersem, sonbaharın en yoğun yaşatıldığı filmlerden biridir. Bir sonbahar akşamı, yaktıkları ateşin etrafında toplanan, çılgınca eğlenen gençlerden Nesrin (Nurhan Nur), tecavüze uğrar. İntihar etmeye kalkan Nesrin’i Bülent (Göksel Arsoy) adlı bir genç kurtarır ve zamanla kıza âşık olur. Bu Bülent’in ilk aşkıdır. Oysa araya annesi (Aliye Rona) girecek, oğlunu zorla zengin bir kızla evlendirmek isteyecektir. Etrafındakileri ezmekten zevk duyan despot anne, her imkâna, her istediğine sahip olan fakat sonsuz bir boşluk, bir bunalım içinde kıvranan Bülent ile tutunacak dalı olmayan, lekelenmiş Nesrin arasındaki aşka engel olamayacaktır. Görüldüğü gibi hikâye fakir ve kimsesiz, itilmiş ve zavallı genç kız ile zengin, şımarık, bunalımlı delikanlı ikilisi üzerine kurulmuş ve iğfal, intihar, despotik anne, kötü kadın unsurları ile klasik melodram klişelerine oturtulmuş. Filmin Belgrad Ormanı ve İstanbul’da şehir içindeki sahneleri sonbahar mevsiminin en güzel fotoğraflarından oluşmakta. Kameraman Çetin Gürtop’un zaman zaman tutkulu bir hava yaratan görüntüleri ile duygulu bir aşk öyküsü anlatılıyor Seni Kaybedersem’de.

Acı Hayat

Acı Hayat (1962) 

Puslu bir sonbahar gününde iki genç Galata Köprüsü üzerinde el ele tutuşmuş konuşuyorlar.

- Seni seviyorum Mehmet...
- Ben de seni Nermin... Hem de aşkların en büyüğüyle seviyorum seni...
- Hiç ayrılmak istemiyorum senden...
- Artık evlenelim Nermin...
- Evlenelim Mehmet. Bizim de bir yuvamız olsun. Çocuklarımızı büyütelim orda...
- Hemen bir ev arayalım. Kazancıma uygun bir yer bulunca yıldırım nikâhıyla evleniriz...

Sıradaki filmimiz 1962 yapımı bir Metin Erksan klasiği... Bence Türk sinemasında sonbahar duyarlılığını en iyi yansıtan filmdir Acı Hayat... Metin Erksan bir fakir âşıklar öyküsü anlatır. Bu fakir âşıklar, evlenmek üzere olan kaynakçı bir genç ile manikürcü bir kız. Bunların yuva kurabilmek için başlarını sokabilecekleri bir ev bulmaya dahi paraları yok. Metin Erksan, sonbaharın renksizliğinde ev aramaya çıkan genç nişanlıların birkaç denemesinde, gezilen derme çatma, her tarafı dökülen birer sefalet yuvası olan barınaklar karşısında, Nermin’in (Türkan Şoray) yılgınlığını, tiksinmesini seyirciye iyice duyuruyor. Aynı şekilde, hayatını güçlükle kazanabilen Nermin’in karşısına çıkan iki şıkkı da açıklıkla ortaya koyuyor. Ya sevdiği adam Mehmet (Ayhan Işık) ile ne kadar dayanabileceği şüpheli olan bir yaşama razı olmak ya da sevmediği zengin çocuğu Ender (Ekrem Bora) ile metres hayatı sürmek. Nermin, istemeyerek Ender’i seçiyor. Böylece Acı Hayat burada başlıyor. Kişiler bu noktadan başlayarak çoğalıyor, birbirleriyle çapraşık bir ilişkiye girişiyorlar. Sorumluluk yüklenir yüklenmez ne yapacağını şaşıran, karakter zayıflığını, hiçliğini hemen dışarı vuran başıboş, haylaz, şımarık zengin çocuğu, her şeyi parayla çözebileceğine inanan merhametsiz iş adamı, onun, yaşadığı çevreden sıkılan, serüven peşinde koşan, özgürce yaşamak isteyen, yaşamı duygusal açıdan gören kızı...

Nermin, aylak zengin çocuğu Ender, amaçsız bir hayat süren kız kardeşi Filiz, piyangodan kazandığı parayla zengin olan ve bir gece kulübü işletmeye başlayan Mehmet karşılaşınca, filmin kahramanları arasında dörtlü ilişki başlıyor. Metin Erksan, bu çengel yaşamı anlatırken, tek değer ölçüsü para olan bir çevredeki düzensizliği, paranın bütün iyi şeyleri bozucu niteliğini ortaya koyuyor. Şunu belirtmeliyim ki film boyunca sonbahar duyarlılığıyla dolu Galata Meydanı, Yüksek Kaldırım Yokuşu, Ahırkapı Feneri, Süleymaniye, Maçka, Kilyos, Levent, Zincirlikuyu Mezarlığı gibi mekânların belgesel görüntüleri filme ayrı bir hava katmakta...

Ağaçlar Ayakta Ölür (1964)

Memduh Ün’ün yönettiği 1964 yapımı Ağaçlar Ayakta Ölür bir başka sonbahar filmimiz. Alejandro Casona’nın ünlü oyunundan Safa Önal’ın senaryolaştırdığı filmde yaşlı bir adam (Hulusi Kentmen), hayattan umudunu kesmiş olan hasta karısı (Yıldız Kenter) ile büyük bir köşkte, kendilerini yıllar önce terk eden torunlarının döneceği günü beklemektedir. Aslında torunları bir serseridir ve nerede olduğu belli değildir. Yaşlı adam karısını mutlu edebilmek için onun ağzından mektuplar yazar. Bu arada bir hırsızlık çetesi köşkü soymak için plan yapmaktadır. Yaşlı adam karısını mutlu etmek için ona bir oyun oynar. İzzet (İzzet Günay) ve Semra (Semra Sar) adlı iki genci köşke getirip torun ve gelin olarak tanıtır. Yaşlı kadın çok mutlu olur. İzzet köşkü soymak isteyen çetenin üyesidir. Semra ise intihar edeceği sırada yaşlı adam tarafından kurtarılmıştır. İzzet ve Semra üstlendikleri görevi başarıyla yürütürken birbirlerine âşık olurlar. İzzet’in çetesinin hırsızlık planı hazırdır ama Semra ve yaşlı kadına olan sevgisi buna engel olacaktır. Bu arada gerçek torun bir gün çıkar gelir. Üsküdar ve Salacak sahilinin usta kameraman Gani Turanlı’nın vizöründen sonbahar hâlleri görülmeye değer.

Fatma Girik

Sürtüğün Kızı (1966) 

Gramofonda bir plak dönmekte. İnce bir kadın sesi Necip Celal Andel’in unutulmaz tangosunu okuyor:

Sevdim bir genç kadını, ansam onun adını,
Her şey beni ona bağlar, kalbim durmadan ağlar,
Gitti o gelmeyecek, aşkım hiç ölmeyecek,
Uzun yıllar geçse bile, yaşarım hayaliyle...

Çadır Tiyatrosu’nda çalışan Tango Suzan, bir sonbahar günü tiyatroda geçirdiği bir kaza sonucu tedavi için çağırılan Dr. Kenan’a âşık olmuştur. Asil bir aileden olan Kenan hiç evlenmemiş olan ablalarının tüm karşı çıkmalarına rağmen Suzan ile evlenir. Fakat Suzan dayanamaz ve gizli gizli tiyatroya gider. Bu Kenan’ı üzmekte, ailesini ise kızdırmaktadır. Sonunda ayrı yaşamaya başlarlar. Suzan’ın bir kızı vardır. Onu tiyatro ve terzilikten kazandığı paralarla okutmaktadır. Kız büyümüş ve zengin bir genç ile evlenmeye karar vermiştir. Fakat Suzan’ın o çaçaron hâli gencin ailesi üzerinde kötü etki yaratır. Suzan kızını zorla babasının yanına gönderir. Ama halaları yüzünden sürekli tartışırlar. Bu arada Kenan da başka bir kadın ile evlenmek ister. Ama yapamaz. Çünkü Suzan’ı unutamamıştır. 1966’da Ertem Eğilmez’in çevirdiği ve Fatma Girik ile Önder Somer’in başrolü paylaştığı Sürtüğün Kızı sıradan bir Yeşilçam melodramı olmakla birlikte sonbahar duyarlılığı yüksek bir filmdir. Film boyunca Rumelihisarı, Sirkeci Garı, Yeşilköy Tren İstasyonu, Tarabya Oteli, Şişli gibi mekânlar ve semtler izleyicide nostaljik tatlar bırakmakta. Ayrıca filmin son sahnesinde yağmur altında gizlice camdan kızının düğününü izleyen Tango Suzan rolündeki Fatma Girik’in oyunculuk performansı görülmeye değer.

Yaşlı Gözler, 1967

Haklısın... Hayatımız hiç de fena geçti sayılmaz. Bir evimiz vardı... Sıhhatimiz yerindeydi... Çocuklarımız büyüyorlardı... Güzel bir hayattı Ümran... Evet çok güzeldi. Ama daha mı fazlasını istedik ne... Tutamadık işte onu elimizde...

Emekli Ferit Bey (Cüneyt Gökçer) ve karısı Ümran Hanım (Yıldız Kenter), yağmurlu bir sonbahar günü, kendilerinden uzaklarda yaşayan çocuklarını köşkte toplar. Dışarda gök gürlerken içerde dört kardeş babalarından duyduklarıyla ne yapacaklarını şaşırır. Yaşlı karı koca ömürlerinin sonbaharında çocuklarına sığınmak zorundadır. Fakat çocukları onları birlikte alamazlar. Ferit Bey, büyük kızının evine yerleşir Edirne’de. Ümran Hanım’sa küçük oğlunun evinde yaşamaya başlar. Bu ayrılık iki yaşlı insanı çok üzerken, yanlarında kaldıkları çocukları hiç de hoşnut değildir. Kızı babasını kırarken, damadı yaşlı adamdan yana olmuştur. Ümran Hanım, oğluyla mutludur ama gelini ve torunu onu istemezler. Ferit Bey’in hastalanması ve bunu Ümran Hanım’ın duymasıyla ortalık karışır. Yaşlı karı koca kısa süreliğine bir araya gelirler ama Ferit Bey sağlığı için Mersin’deki küçük kızının yanına gitmek zorundadır. Oğlunun yanında mutlu olduğunu söyleyen Ümran Hanım’sa yaşlılar yurduna gidecektir. Ertem Eğilmez yönetiminde 1967’de çevrilen Yaşlı Gözler, iki yaşlı insanın istemedikleri hâlde ayrı düşmeleri ve çocuklarının duyarsızlıkları üzerine kurulu bir sonbahar filmi... Filmde kullanılan Üsküdar, Yıldız Parkı, Tarabya Oteli, Tarabya sahil yolu, Sirkeci Tren İstasyonu gibi mekânların 50 yılda ne denli değişmiş olduğunu görmek mümkün...

Vesikalı Yarim

Vesikalı Yarim (1968)

Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık...

Türk sinema tarihinin en güzel sonbahar filmlerinden biri de Lütfi Ö. Akad’ın 1968’de çevirdiği Vesikalı Yarim’dir. Tabiatın en yoksul mevsiminde ağaçlar çırılçıplak kalır, çiçekler solar. İnsan ve tabiat telaştadır. Güneş, kararsız şuleleriyle insanlara âdeta burun kıvırır. Aniden bastıran yağmurlar ruhları yorar. Vesikalı Yarim işte böyle bir mevsimin içinde gezinmektedir. Evli ve mazbut bir adam olan manav Halil, (İzzet Günay) bir akşam arkadaşlarıyla eğlenmek için Beyoğlu’nda Çağlayan Saz’a gider. Daha ilk anda buradaki konsomatris Sabiha’dan (Türkan Şoray) etkilenir. O akşamın ardından Sabiha’yı görmek için sürekli pavyona gelmeye başlar. Çünkü Sabiha’ya karşı duyduğu beğeni artık aşka dönüşmüştür. Buna Sabiha da karşılık vermeye başlar. Aralarındaki bu bağ, Halil’i işinden ve ailesinden koparır. Halil, Sabiha’nın çalışmasına engel olur. Fakat daha evli olduğunu Sabiha’ya söyleyememiştir. Halil bir akşam Sabiha'nın sazdan birlikte çıktığı kamyon şoförünü bıçaklar ve hapse girer. Sabiha onu hiç aramaz. Onun evli oluşu Sabiha’yı koparmıştır. Halil kısa zaman sonra hapisten çıkar. Sabiha’ya gider ve onu sazın ortasında bıçaklar. Sabiha bu yaralanmadan Halil’i sorumlu tutmaz, hastaneden çıktığında Halil’e gider ama sevdiği erkek çoktan ailesine dönmüştür bile... Sonbahar bu aşkın da üzerine çökmüştür. Hem de hiç kalkmamacasına...

Usta kameraman Ali Uğur’un vizöründen 1968 sonbaharının en güzel günlerinde kayda alınmış Kadırga, Kumkapı, Sarıyer Çayırbaşı, Ortaköy Meydanı, Dolmabahçe, İnönü Stadı, Belgrad Ormanı, Fındıklı, Tepebaşı, Tarlabaşı, Beyoğlu, Çağlayan Saz, Yıldız Ihlamur Parkı, Beşiktaş İskelesi gibi mekânların görüntüleri filme büyük değerler katmış. Tabii bir de Şükran Ay’ın seslendirdiği şarkılar...

Bu yazı daha uzar gider. Türk sinemasında sonbahar duyarlılığı, romantizmi ya da duygusallığı ne saymakla ne de yazmakla biter. Burada sevdiğimiz ve sevildiğini düşündüğümüz birkaç örnekle sonbahar esintisini anlatmaya çalıştık. Yoksa gerek içinde gerekse adında sonbahar geçen o kadar çok film var ki, bunları tek tek anlatmak ancak bir kitapta toplanırsa anlam kazanacak gibi... Unutmayın sonbahar ne kadar hüzünlendirse de sinema iyileştirecektir.

Sinema
Yeşilçam
Ali Can Sekmeç
Acı Hayat
Vesikalı Yarim
Metin Erksan
Yalnızlar Rıhtımı
Sadri Alışık
Ayhan Işık
Sayı 011

BENZER

Eskiden, çok çok eskiden Boğaz sularının bir balinaya ev sahipliği yaptığını biliyor muydunuz? Porfirion adı verilen ve şehir halkı tarafından sevilen bu dev canlının, zalim kral ve kraliçe ölüp gidene kadar İstanbul sularını terk etmediği söylenir...
Bundan 110 yıl önce ilk yaz günlerinde İstanbul’da hayvanlarla ilgili iki büyük olay yaşanıyordu. Şehirde yüzlerce yıldır halk tarafından himaye edilen on binlerce köpek toplatılarak Hayırsızada’ya (Sivriada) götürülmüş ve korkunç biçimde ölüme terk edilmişti. Sokak köpekleri Hayırsızada’ya doğru yola çıkarken, Talimhane’de kurulan bir arenada da İspanyol tarzı boğa güreşleri başladı.
1960’larda dünyanın içinde bulunduğu siyasal iklimin doğurduğu; savaş karşıtlığı ve özgürlüğü savunan gençlerin öncülük ettiği beatnik hareketi, çok geçmeden İstanbul’da da kendine zemin bulmuştu. Aslen Nepal, Katmandu istikametine doğru yol almakta olan hippiler İstanbul’u, özellikle de Sultanahmet’i kendilerine durak bellemişlerdi. Bu dönemde Yeşilçam’dan yeme içme sektörüne, hippi rüzgârı pek çok alanda etkisini gösterdi.