Tek seslilik Beyoğlu'nu öldürüyor

Fotoğraf
Serkan Eldeleklioğlu
11 Haziran 2020 - 17:32

"Kiliseleri, camileri, sinagogları, hanları, hamamları, bankaları, giyim mağazaları, kitabevleri, meyhaneleri, birahaneleri, şaraphaneleri, kafeleri, kültür evleri, randevuevleri, sinemaları, tiyatroları, galerileri, vakitleri çoktan dolduğu halde ömür sürmeye çalışan bilmem kaç yüzyıllık inatçı binaları, dar sokakları, kör çıkmazlarıyla Grande Rue de Pera, Cadde-i Kebir, İstiklal Caddesi ya da Beyoğlu nasıl adlandırılırsa adlandırılsın burası her gün, her an değişen yeryüzünün en büyük tiyatro sahnesi gibiydi. Caddeye girdiğiniz andan itibaren, insanların doğaçlama oynadıkları bu komik, bu trajik, bu gerçekçi, bu absürt, bu absürt ötesi oyunu izlemek mümkündü. Caddenin tek koşulu vardı; sizin de oyuna katılmanız. Tıpkı yaşam gibi, bu sahnede de kollarınızı kavuşturarak oturmanıza izin verilmezdi. Burada öyle bir büyü vardı ki, olanları sadece izlemekle yetinseniz bile, oyunun bir parçası olmaktan kurtulamazdınız. Çünkü bu caddeye adım atmak, bu sahnenin bir parçası olmayı kabul etmek demekti.”*

Ama bu hemen fark edilen bir durum değildi. En azından benim fark etmem için İstiklal Caddesi’nde on yıl yaşamam gerekti. Her gün, her gece o caddeyi dolduran insanların benden farklı olduklarını sanmıyorum. Oysa İstiklal Caddesi bu ülkenin en özgün yerlerinden biridir. Sadece yukarıda anlattığım niteliklerinden dolayı değil; Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ve Cumhuriyet’in kuruluşunun en yakın tanıklarından da biridir. Aslında cumhuriyet modelinin oluşmasını sağlayan Fransız İhtilali’nin temsil ettiği düşünsel ve kültürel yaşamın bizzat simgesidir. Çünkü Beyoğlu çok dilli, çok dinli, çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’nun daha çok Batı anlayışıyla yaşayan semtlerinden biriydi. İttihat ve Terakki kadrolarının toplandığı Pera Palas, Tokatlıyan Otel gibi mekânların bu semtte bulunması bir rastlantı değildi. Aynı dönemdeki Üsküdar’a yahut Fatih’e baktığınızda bambaşka bir kültürle karşılaşırdınız. Osmanlı İmparatorluğu’nu güçlü kılan niteliklerden biri de işte bu çok kültürlülüktü. Ki, Roma İmparatorluğu da görkemini bu çok kültürlülüğe borçluydu.

İstiklal Caddesi’ni, Üsküdar ve Fatih’ten farklı kılan başka bir özellik ise kendi içinde çok kültürlü oluşuydu. Bu semt, bir yandan İstanbul için Batı kültürünün egemen olduğu bir çeşitlilik oluştururken, bir yandan da kendi içinde farklı kültürleri barındırabilme zenginliğine sahipti. İlk oluşumunu II. Bayezid’in, bir av gezisinde Gül Baba adında yaşlı bir adamla karşılaşmasına ve onun ricasıyla bir mektep yapılmasına borçlu olan semt, 1581 yılında Fransız Elçiliği’nin açılması ve öteki yabancı ülke temsilciliklerinin de aynı bölgede boy göstermesiyle çoğunlukla Batı eksenli bir kültürel yapı oluştururken, Galata Mevlevihanesi ve Hüseyin Ağa Cami gibi mekânlarla Doğulu özelliğini de hep korudu.

Taksim

Aslında Batı kültürünün de tek dinli, tek uluslu, tek kültürlü bir semti olmadı hiçbir zaman. Hristiyanlığın bütün mezheplerinden kiliselere ev sahipliği yaptı, Yahudi tapınaklarına kucak açtı. Sadece dinsel olarak değil, sanata da büyük bir özgürlük tanıdı. Tepebaşı Bahçesi’nde, Taksim Bahçesi’nde Avrupa’nın en tanınmış sanatçıları konserler veriyordu. Dönemin en ünlü tiyatro ve opera eserleri Beyoğlu’nda izleyicinin beğenisine sunuluyordu. Bu anlamda semtin Paris’ten, Viyana’dan, Londra’dan farkı yoktu. O zamanki Beyoğlu gerçek anlamda kozmopolit bir dünya kentini simgeliyordu. Ancak her semt için tarihî kırılma noktaları vardır. Beyoğlu için bu kırılma anı, ulus devlet kurmayı, ülkeyi tek ulus, tek din, tek dil, tek kültüre indirgemek zanneden anlayışın egemen olmasıdır. Tek seslilik Beyoğlu’na ağır darbeler vurdu.

Varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs nedeniyle uygulanan azınlık düşmanı politikalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Roma İmparatorluğu’ndan miras aldığı çok kültürlülüğü yok etmeye başladı. Azınlıklar baskıyla, zorbalıkla, tehditle göç etmeye zorlandı. Şehrimizin gerçek hemşerileri olan o insanların gitmesiyle Beyoğlu rengini, sesini, soluğunu yitirmeye başladı. O insanlar yabancı ülkelerde, doğdukları şehirden uzakta yaşarken gerçek kaybeden Beyoğlu, İstanbul, ülkemiz, yani biz olduk. 

Kültürel çeşitliliğin azalmasına rağmen, Beyoğlu bir mucizeyi sürdürür gibi bugün de hâlâ renkliliğini korumaya çalışıyor. Çünkü burası bir semtten çok, en güç koşullarda bile ayakta kalmayı beceren devasa bir canlıya benziyor. Gıdasını yaşamdan alan, sokakları, caddesi, meydanı, anıt binaları ve birbirinden ilginç insanlarıyla devasa bir canlı. Bu kadim varlığı korumak istiyorsak, tek kültürlülük cehenneminden kurtarmamız lazım. Ancak o zaman Beyoğlu’nun o altın yıllarına geri dönüş umudu doğar, aksi takdirde yeryüzünün bu en benzersiz semtini kendi ellerimizle öldürmüş oluruz, tıpkı yeryüzünün en benzersiz şehri İstanbul’u öldürdüğümüz gibi. 

* Ahmet Ümit, Beyoğlu Rapsodisi (2003)
Ahmet Ümit
Beyoğlu
İstiklal Caddesi
Sayı 001

BENZER

Şekerci, tatlıcı dururken bir “ekşici” dükkânı açmak kaç çocuğun hayali olabilir? Soru böyle gelince, hiç şans vermiyor insan. Halbuki söz konusu “ekşi”nin turşu olduğu bilinince, işin rengi hemen değişiyor: Onlarca çeşit sebze ve meyve, kavanozlar dolusu yumuşacık renk, beraber büyüyüp tansiyonu oynatmak pahasına beraber yaşlandığımız geleneksel tat... Sonbahar, turşucuların yeniden canlanma zamanı.
Bir “yakından tanıma” ve analiz yöntemi olarak pek çok mecrada kullanılan meşhur Proust anketini eğdik, büktük, içine İstanbul’u kattık ve konuğumuz İBB Şehir Tiyatroları’nın değerli oyuncularından Bennu Yıldırımlar’ın masasına bıraktık. İSTanket her sayıda farklı alanlardan isimleri tetkike devam edecek.
Okurumuz Serap Işın, anne tarafından kökleri izini süremediği denli geriye gidecek kadar İstanbullu. Çocukluğu, gençliği, halen o eski İstanbul dokusunu tam kaybetmemiş olan Şehremini, Fındıkzade civarında geçmiş. Tek çocuk doğurmuş ama pek çoğuna annelik yapmış biri. Kendi deyişiyle, çocuk bakıcısı olarak hayata insan katmaya devam ediyor. Serap Işın, hepimizinki gibi “küçük ama büyük” aile hikâyesini İST için kaleme aldı.