Mimar Sinan’ın muhteşem eseri: Süleymaniye Camii

22 Kasım 2022 - 12:40

Süleymaniye yapılar grubunun (külliye) merkezi olan aynı isimli cami, “Yedi Tepeli İstanbul”un üçüncü tepesini taçlandıran olağanüstü bir Osmanlı mimarlık eseridir ve Ayasofya ile birlikte İstanbul’un dört minareli iki camisinden de biridir... Osmanlı döneminde, bu tür büyük külliyelere ait camiler (Beyazıt, Yavuz Selim, Mihrimah Sultan, Cerrah Mehmet Paşa) genellikle İstanbul Yarımadası’nın (Fatih ilçesi) yüksek noktalarında inşa edilmişlerdir. Bu anıtsal külliyeler, hemen her yerden kolaylıkla algılanabilmeleri ve görenlerin nefsinde de ulaşılmaz bir üstünlük duygusu yaratmalarının yanında, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin büyük gücünü de yansıtırlar.

Süleymaniye Külliyesi, Fatih Sultan Mehmed’in külliyesinden (ilk yapıldığı hâliyle) sonra -aynı zamanda İstanbul’daki- en büyük ikinci külliye olmuştur. Muhteşem tasarımlı Süleymaniye Camii’nde, Haliç’e bakan kuzey avlu duvarının kıyısından seyredilen İstanbul panoramasının, gerçekten eşi benzeri yoktur. Bu noktada düşler âlemine dalınıp gidildiğinde, Süleymaniye Camii’ni inşa eden ve mimarlık tarihimizin “aziz kahramanı” diye anılan Koca Sinan’ı anmamak ise mümkün değildir.

MİMAR SİNAN

Koca Sinan Ağa namıdiğer Mimar Sinan

Tarihimizin yetiştirdiği en büyük ve en namlı mimar olan Sinan, zarif eseri Süleymaniye’yi nasıl yaptı, kısaca bakalım. Sinan’ın yüzlerce eseri içinde üçü, kendi anlattığı kadarıyla onun başyapıtları ve mimarlık sanatındaki en önemli eserleri olmuştur. Şehzadebaşı semtinde, İBB binasının tam karşısında bulunan 1547 tarihli Şehzade Mehmet Camii de Sinan’ın “Bunlar çıraklık eserim” dediği eserler arasındadır. Mehmed, Sultan Süleyman’ın çok sevdiği ve kendisinden sonra tahtını devretmeyi düşündüğü bir şehzadedir ancak çiçek hastalığından dolayı 22 yaşında hayatını kaybetmiştir. Mehmed’in cami haziresindeki “polikromik” türbesi, Mimar Sinan’ın en güzel eserlerinden biridir.

Sinan, mimarlık sanatında kendini daha olgun hissettiği 1550’lerin başında, yine dönemin Osmanlı Sultanı olan Kanuni Süleyman’ın isteği ile şimdiki İstanbul Üniversitesi’nin arkasında kalan ve Haliç’e bakan tepede konumlanmış Süleymaniye Camii’ni ve çok geniş bir alana yaydığı külliyenin diğer birimlerini inşa etmiştir. Süleymaniye Camii’nin bulunduğu arazideki sessizlik ortamını, her türlü gürültülere karşı inşa edilmiş dış avlu duvarları muhafaza etmektedir.

Günümüzde ve özellikle gündoğumu ile günbatımı saatlerinde, İstanbul’un Galata-Haliç tarafından ve Boğaziçi girişinden bakıldığında karşılaşılan Süleymaniye Camii’nin muhteşem anıtsal silüeti insanı büyüleyici bir görüntüyle baş başa bırakır. Ana kütlenin dört zarif minareyle birlikte oluşturduğu “siyahımsı gölgesel tasarım”, bazı rivayetlere göre Sinan’ın doğduğu Kayseri-Ağırnas’ın gerisindeki dağ sıraları silüetinin bir benzeridir.

SÜLEYMANİYE CAMİİ VE EMİNÖNÜ (FOTOĞRAF: İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI)

O yıllarda, dönemin basit teknolojik sistemleri kullanılmak suretiyle inşasına 13 Haziran 1550’de başlanılıp, 15 Ekim 1557’de açılarak1 sadece yedi yıl gibi kısa sayılabilecek bir sürede tamamlanan Süleymaniye Camii ve külliyesi, gerçekten de şaşırtıcı bir mimari harika olarak belirginleşir. Sürenin kısalığı dikkat çekicidir. Öyle ki İngiltere’deki St. Paul Katedrali’nin inşası aralıklarla 25 yıl, Vatikan merkezindeki St. Pietro Bazilikası’nın yapımı ise yine aralıklarla 150 yıl kadar devam etmiştir. Günümüzde, Süleymaniye Külliyesi’nin yapımıyla ilgili muhasebe defteri Topkapı Sarayı’nda korunmaktadır.

Ortasında Süleymaniye Camii’nin bulunduğu devasa ölçekteki külliye, evvel medresesi, sani medresesi, Tıp medresesi, salis medresesi, rabi medresesi, tabhane (bir tür dinlenme tesisi), darüzziyafe (yemek yapılan bölüm), bimarhane (akıl hastaları hastanesi), darülhadis medresesi, hamam, Süleyman Türbesi, Hürrem Sultan Türbesi, türbedar odası ve Mimar Sinan Türbesi’nden oluşan kalabalık bir binalar topluluğudur. Osmanlı merkezî idaresinin bir “güç göstergesi” gibi algılanan bu muhteşem eser, muazzam bir “iş gücü ve şantiye organizasyonu” kullanılarak inşa edilmiştir. Burada, sorulması gereken soru ise şudur: Sinan acaba yapacağı eserler için önceden üç boyutlu maketler tasarlamış veya planlar hazırlamış mıdır? Bu konuda elde bir belge yoktur. Çeşitli çizimler yaptığı hatta yer yer inşaatlar sırasında veya anlık kararlar verdiği iddia edilmektedir. Süleymaniye Camii’nin inşası sürerken İstanbul’un başka semtlerinde yapımları devam eden eserlerine de koşuşturup durmuştur Sinan...

Süleymaniye Külliyesi'nin inşası 

Koca Mimar Sinan, Sultan Süleyman’ın emriyle inşaatına başlayacağı külliye için, devletin her yanından çeşitli malzemeler ve işçiler istemiş, bunları şantiyede bir araya getirmiştir. Çanakkale- Ezine, Marmara Ereğlisi, İstanbul’un yakın yöreleri, Bozcaada, İzmit, Silifke ve Mut, Filistin- Gazze’den sayılamayacak kadar fazla çeşitli taş örnekleri ve eski tapınaklardan söktüğü boy boy sütunlar binbir zahmetle Haliç kıyısına, Eminönü sahillerine taşınmıştır. Öyle ki Süleymaniye Camii’nin içinde kullanılacak olan dokuz metre yüksekliğinde ve 114 santim kalınlığındaki dört sütundan biri Yarımada’nın Vefa semtindeki bir Roma yapısından, diğeri Topkapı Sarayı’ndan, üçüncüsü Mısır-İskenderiye’den ve dördüncüsü ise Lübnan-Baalbek Tapınağı'ndan getirilmiştir. Bütün bu yapı malzemeleri için nasıl zahmetler çekildiğini, bunların tıraşlanıp, iç mekânı oluşturacak alana dikilebilmeleri için ne büyük zorluklara katlanıldığını, iş gücünün tür tür sabırlar gerektirdiğini ve Sinan’ın erişilmez gücünü destekleyen zekâsının ölçüsünü tahmin etmek kolay değildir. Ayrıca devasa inşaatta kullanılacak küfeki taşlarının oyulup içlerine demir kenetler yerleştirilmesi ve oluşan boşluklara da erimiş kurşun dökülerek, demirlerin ve taşların birbirlerine sımsıkı bağlanması oldukça zorlayıcı çalışmalardır. Üstelik bu sıra sıra taşlar birbirlerine, tabiri caizse “aralarından jilet geçemeyecek” kadar düzgün eklenmektedir. Sofya’daki büyük demir ocaklarına sipariş edilen türlü ebatta demirlerin ve ezilip yassılaştırılan kurşun örtülü levhaların İstanbul’a nakli de çok emek isteyen işlerdendir. Kereste ise başka bir sorundur. Öyle ki bu tür malzemelerin deniz yoluyla İstanbul’a nakli 50 gün bile sürebilmektedir. Sinan’ın büyük bir disiplinle çalışması, şantiyedeki neredeyse üç bin kişilik insan gücünü çok iyi değerlendirmesi, hiç kuşkusuz işlerin aksamamasını sağlamıştır.

KARAKÖY SAHİLİNDEN SÜLEYMANİYE MANZARASI (FOTOĞRAF: İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI)

Sonuçta, Süleymaniye Camii’nin temeli atılmış ancak bölgenin arazisi Haliç’e doğru eğimli olduğu ve temel zeminin iyice oturabilmesi için, oldukça uzun bir süre de beklenmek zorunda kalınmıştır. Bu sözde gecikmeyi haber alan İran Şahı Tahmasb, bu olayı, “Süleyman’ın parası bitti herhâlde ve inşaat da bu nedenle durdu” anlamında değerlendirerek bunu bir fırsata çevirmiş ve İstanbul’a âdeta servet değerinde değerli süs taşları yollamıştır. Asıl amacı ise Kanuni’yi küçük görmek ve ona bunu hissettirebilmektir. Muhteşem Süleyman tabii ki doğal olarak bu duruma çok sinirlenir ve Sinan’dan bütün bu taşların un ufak edilip minare temellerine harç olarak katılmasını ister. Sinan da emri uygulayıp, pirinç taneleri hâline getirdiği süs taşlarını minarenin harcına katmıştır. Cami inşaatı bittiğinde minarenin dış yüzeyindeki parlaklığı gören halk, işte bu minareye o günden sonra “cevahir minaresi” demeye başlamıştır!

Bizans dönemi İstanbul’unda “Kapitol tepesi” denilen araziye yapılan Süleymaniye Camii, hem mimarlık sanatı ve estetik yönden hem de mühendislik açısından değerlendirildiğinde, tüm çağlarda öyküsü anlatılacak ve ders verecek niteliktedir. Külliyenin inşaatında 1723’ü Müslüman, 1810’u Hristiyanlardan oluşan toplam 3523 işçi ve 50 civarında mühendis çalışmıştır. Taşçı karhaneciler, bennalar (ustalar), nakkaşlar (kalem işi desen ustaları), haddadlar (demir ustaları), neccarlar (marangozlar), camgerler (cam-vitray ustaları), sengtraşlar (taş yontucular), sürbgerler (kurşun örtü ustaları) bu akıl almaz büyüklükteki şantiyeyi, Osmanlı tarihinin en geniş kapasiteli iş yeri konumuna getirmişlerdir. Büyük mimarın yardımcılarından Kumkapılı Niko, Şaban, Mehmet, Mermerci Mustafa, Ak Yani, Gelibolulu Yani, Nakkaşoğlu Yani, Mehmet Paşakulu, Midillili Andura, Dimitri Mihal, Kumkapılı Köse Andurya, Koçi Tahtasi, Çerkes Ahmet, inşaat işlerinde çok becerikli kişilerdir.

Batılı tarihçi ve araştırmacıların, Süleymaniye Camii planının Ayasofya Mabedi’nin değişik bir örneği olduğu yönündeki ısrarları elbette boşunadır. Evet, Sinan belki de bu büyük işin altından yüz akı ile çıkabilmek için gidip Ayasofya’yı içten ve dıştan defalarca izlemiş, çeşitli fikirler elde etmiş olabilir. Ama bu büyük eserini onun bir kopyası olarak inşa etmeyi aklından bile geçirmemiştir. Bir eseri “taklit etmekle”, ondan “esinlenmek” arasında büyük farklar vardır. Sinan, bu formülü dikkate almış, ama Süleymaniye Camii’nde İslam kültürüne ait bambaşka sentezler ve yapısal özellikler uygulamıştır. Caminin Haliç’e bakan dış avlusunun, Evliya Çelebi’ye göre, “dünyayı seyreden olağanüstü konumuyla” İstanbul yaşamının odaklarından biri olduğu yargısı ne denli yerindedir. Gerçekten de Süleymaniye Camii, panoramik bir İstanbul görünümü sunmasıyla da adından övgüyle söz edilen bir eser olmuştur. Evliya Çelebi ayrıca Süleymaniye inşaatı için harcanan paraların, Belgrad, Rodos ve Malta Adası fetihlerinden elde edildiğini de söylemiştir. Yanı sıra Sultan Süleyman ve karısı Hürrem Sultan anısına 2007’de Ukrayna’da yapılan “Muhteşem Süleyman ve Roksolana Camii”nin de İstanbul’daki Süleymaniye’ye benzediği konusunda bazı yayınlar yapılmıştır.

SÜLEYMANİYE CAMİİ’NİN İÇİNDEN BİR GÖRÜNTÜ (FOTOĞRAF: İSTANBUL İÇERİK ATÖLYESİ ARŞİVİ)

Ayrıntılarda Süleymaniye

Süleymaniye Camii’nin iç mekânının üzerini örten, geniş ve son derece estetik yapıdaki kubbenin çapı 26.5 metre, yerden kubbe tepesindeki kilit taşına kadar yüksekliği ise bunun tam iki katı, yani 53 (sanat tarihçisi Adnan Turani, bu ölçülerin 27.25 ve 47.75 olduğunu yazmıştı) metredir. Bu güzel kubbe, iç mekândaki dört “fil ayağı” sütuna oturur. Kubbeyi oluşturan yapı elemanı tuğladır ve Sinan, bu hafif ağırlıktaki tuğlaları, Haliç-Hasköy’deki işliklerde özel olarak imal ettirmiştir. İç mekândaki ses ve uğultuların yankı yapmaması için, kubbe kabuğunun içine ağızları açık ve yere doğru bakan onlarca şişe (veya kavanoz) yerleştirmek, Sinan gibi bir dehadan başka birinin uygulayabileceği bir yöntem değildir kuşkusuz. Ana kubbeyi iki yönden destekleyen yarım kubbeler ise yerden 40 metre yüksekte ve 23 metre çapındadırlar. 1512’de 22 yaşındayken devşirme olarak Kayseri’nin Ağırnas beldesinden alınıp İstanbul’a getirilen Sinan, yapının planını “karname” adıyla hazırlayıp işe koyulmuştur.

İhtişamı ve insanların zihinlerine nakşettiği büyüklük etkisiyle, Süleymaniye Camii’nin büyük kubbesini doğu ve batı yönlerden destekleyen iki yarım kubbe, hem dış hem de iç taraflardan bakıldığında “kütlesel estetiğe” katkısını apaçık vurgular. Sinan, kuzey-güney yönlerindeki diğer iki yan tarafı kubbesiz bırakarak, ana kubbenin altındaki bu büyük kemerli (kudret kemeri) duvarları pencerelerle donatmış, böylece iç mekânın bol ışık almasını sağlamıştır. Sinan’ın 3.500 metrekarelik bir alan üzerine inşa ettiği caminin tabanının altındaki havalandırma kanalları ise iç mekânı bir “termos” gibi koruyarak bu devasa boşluğun yazın serin, kışın ise üşütmeyecek denli ılık olmasını sağlar. Bu havalandırma kanallarını “lağımger” ustalar yapmıştır ve caminin avlu duvarının dış sağında, yerde duran bir kapak, bu kanallara girilen deliği işaret eder. Süleymaniye’nin iç mekânındaki abanoz ağacından yapılmış şaheser ahşap vaiz kürsüsü, mihrap ve minber, mesleklerinin uzmanı zanaatkârlar tarafından imal edilmiştir. O zamanlar Süleymaniye Camii’ni kandiller aydınlatmaktadır ve bunlardan çıkan is iç mekânı kirletmesin diye Sinan ana girişin üst katında, yere bakan köşeli pencereler açmıştır. İsler buralardan emilerek “is odasında” toplanmıştır.

Sonra da bu islerden çok kaliteli mürekkepler imal etmek için faydalanılmış. Örümceklerin yuvalanmamaları için onları kaçırmakta etkili olan “devekuşu yumurtalarını” kandiller arasına yerleştiren Sinan, bu dâhiyane buluşlarıyla Süleymaniye’yi resmen “şenlendirmiştir!”

Süleymaniye Camii’nin iç mekânı ise çok güzel kalem işleriyle süslüdür ve yazılar ünlü Karahisari Ahmet’in (Ahmet Şemseddin Karahisari) yetiştirmelerinden olan Hasan Çelebi’nindir. Mihrap duvarında yer alan olağanüstü güzellikteki vitray çalışması da “Sarhoş İbrahim”e aittir, mekândaki çini sayısı ise 4.300 kadardır. Süleymaniye’nin iç yüzey ölçüleri enden 69 metre, boydan da 63 metre gelir. Süleymaniye Camii, âdeta “sanat ve geometrinin” ortak bir paydada buluşmasını vurgulamaktadır. Pırıl pırıl mermerlerinden dolayı “beyaz harem” denilen avlusu da en az ana mekân kadar önemlidir. Dokuz kubbeli “son cemaat yeri” sekiz sütun üzerinde yükselir. Avluyu diğer üç kenarından 19 revak kubbesi çevreler. Süleymaniye’nin, ikisi avlunun iç köşelerinde olmak üzere toplam dört minaresinin olması Sultan Süleyman’ın İstanbul’da dördüncü sultan oluşunu ve bu minarelerin toplamında on şerefe bulunması ise onun 10. Osmanlı Sultanı olduğunu vurgulayan mistik bir yaklaşımdan dolayıdır. Ayrıca, iç mekânda ana kubbeyi tutan dört fil ayağının da “dört halifeyi” (Ebubekir, Ömer, Ali, Osman) temsil ettiği ileri sürülür.

SÜLEYMANİYE CAMİİ’NİN AVLUSU (FOTOĞRAF: İSTANBUL İÇERİK ATÖLYESİ ARŞİVİ)

Bir rivayete göre Sinan, Süleymaniye’nin temelini atmak için planladığı arsanın “nem ve rüzgâr sirkülasyonlarına” uygun olup olmadığını anlamak amacıyla buraya “koyun etleri” astırmış ve bir süre bekledikten sonra da gelip incelediğinde, o sıcaklıkta bozulmuş olmaları gereken etlerin, tazeliklerini olabildiğince koruduklarını tespit edip temel kazısını başlatmıştır. Her ne olursa olsun, o zamanlardaki mimari çalışmalar için, şimdi bize ilkelmiş gibi gelen pek çok yöntem denenir ve ilginç bir biçimde başarıya da ulaşılır. Bu başarı şüphesiz mimarın yeteneğine ve bilgisine de bağlıdır.

Şanlı eserin şadırvan avlusuna, abidevi görünümlü ve üç katlı “taç kapıdan” girilir. Bu türde bir taç kapı tasarımının Sinan’dan önce görülmediği bilinirken sonrasında ise bir daha hiçbir camide, büyük olasılıkla da “pek beğenilmemiş olduğundan” dolayı hiç denenmediği ve büyük ustanın özel, yenilikçi ve şaşırtıcı tasarımlarından biri olarak değerlendirildiği hemen anlaşılmaktadır. Zira üç katlı olan ve Memluk eserlerini anımsatan bu taç kapı, tek başına bir anıtsal eser gibidir. Bu kapının iç mekânındaki çeşitli odalarda külliyenin kayyumları oturmuşlardır.

Hangi yönden bakılırsa bakılsın, Süleymaniye’nin görünüşü tam bir ahenk örneğidir. Merkezî kubbeden basamak basamak aşağıya doğru inen yarım kubbeler ve duvarlar silsilesi, caminin "piramidal geometrik pozisyonu”nu apaçık sergilemektedir. Bu tasarım aynı zamanda ana kubbenin yüksek görünüşünü kesip ana yapıya bir “yaygınlık” görüntüsü de kazandırır. İç mekânda ana kubbeyi tutan dört büyük fil ayağının alt kısımlarına açılan oyuklar ise bu çok geniş ayakların gözlerde uyandırdığı “kalınlık” etkisini fazlasıyla azaltır.

Süleymaniye Camii için hizmet verecek personel sayısı 281’dir. İki imam ve 24 tane de müezzin tayin edilmiştir. Kandilleri yandığında, yıldızlı bir gökyüzünü andıran, dünyayı seyreden ve ışık veren bir “cami-i pür-nur ve makam-ı sürur”dur Süleymaniye Camii. Sultan Süleyman, anahtarını eline verip bizzat Sinan’ın açmasını istediği bu azametli eser için “...bu bina eylediğin Beytullahı, sıtk-u sefa ve dua ile senin açman evladır,” demiştir!

Türk-İslam kültürünün, erken çağlardan itibaren eldeki tüm eserleri, Süleymaniye Camii külliyesinin imaretinde, 1914’te açılan “Evkaf-ı İslamiye” bölümünde sergilenir. Daha sonra bu mekân halı müzesi olur (halı müzesi günümüzde Ayasofya’nın kuzey arkasındadır), külliyenin güneyindeki Tıp medresesi de 1946’da “Doğum ve Çocuk Bakımevi” olarak faaliyetlerini sürdürür.

Süleymaniye Camii’nin özellikle Haliç’e doğru inen ve eğimli bir araziye sahip olan kuzey çevresi, günümüzde çok bakımsız, hatta viraneye dönmüş yapıların bulunduğu bir yerleşimdir. Buradaki yapısal yozlaşmanın ta 1580’lerden itibaren “negatif yönde bir süreç izlediği” ve viran hâle gelmiş külliye bölgesine, “günahtan ve fenalıktan uzak olmayan birtakım ergen insanların yaşadığı bekâr odalarının” çöreklendiği kaynaklarda belirtilmiştir.

Genel olarak bakıldığında, tarihî eserlere karşı kronik boyutlarda bir ilgisizliğimiz olduğu pek yadsınamaz. Fakat Süleymaniye Külliyesi’nden adını alan bu denli önemli bir İstanbul mahallesinin acil olarak bilimsel bir “gentrifikasyon” (soylulaştırma-gençleştirme) çalışmasıyla ele alınması gündemdedir ve bu iş, büyük bir arzuyla da beklenmektedir!

DİPNOT

1 Alphonse de Lamartine, Osmanlı Tarihi isimli eserinde bu tarihi 16 Ağustos 1556 olarak verir.

KAYNAKÇA

Hürel, Haldun (2016): Efsanevi İstanbul Yarımadası, İstanbul: Kapı Yayınları.

Hürel, Haldun (2007): Burası İstanbul, İstanbul: Kapı Yayınları.

Kuban, Doğan (1994): Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul: Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları ortak yayın.

Şutko, Oleksandra (2017): Hürrem Sultan, (çev.) Hazal Yalın, İstanbul: Kitap Yayınevi.

Toprak, Burhan (1963): Sanat Tarihi, İstanbul: Güzel Sanatlar Akademisi Yayınları.

Yetkin, Suut Kemal (1970): Türk Mimarisi, Ankara: Bilgi Yayınları.

Süleymaniye Camii
Mimar Sinan
Kanuni
Kanuni Sultan Süleyman
Tarih
İstanbul
Haldun Hürel
Sayı 012

BENZER

10 Kasım’da açılışı yapılan ve 31 Mayıs 2021 tarihine kadar ziyaret edilebilecek olan Atatürk Fotoğraflarının Hikâyesi sergisi, ziyaretçilere kendilerini fotoğrafların içindeymiş gibi hissetmelerini sağlamayı hedefliyor.
2021 yılı sonunda kaybettiğimiz Sezai Karakoç, İstanbul’la sevgili kabul edilen şairlerdendir. Karakoç sadece şiirlerinde değil, binlerce sayfayı bulan düzyazılarında ve kitaplaştırılmayı bekleyen hatıralarında da hep şehrimizden bahsetmiştir. Doğduğu “kara” Diyarbakır’dan “deniz” İstanbul’a uzayan hayat yolculuğunda “içinin sesi, rüyasının öfkesi, merhametinin şehri” mertebesine ulaşmıştır İstanbul. Ve sonunda toprakta onunla buluşmuştur. Sezai Karakoç’un İstanbul’unu, yakın çevresinden şair ve yazar Ömer Erdem anlatıyor.
Eskiden mahallesinde, sokağında kadim şehrin kalıntısı terk edilmiş ahşap evler, eğri büğrü köşkler, metruk hamamlar olup da burası hakkında “Tekin değildir!” ikazıyla başlayan söylentilere denk gelmeyen var mıdır? Kulak asılmasa bile akşam karanlığında yanından yöresinden geçilirken temkinle adım atılır, rüzgâr sebepli olduğu bilinse de gıcırdamalarına kulak kabartılır... Bir süre sonra o harabe bire bin katılarak anlatılanlarla kendi çapında mitleşir, bölge folkloruna mâl olur.