Geleceğin şehirleri nasıl olacak?

01 Eylül 2020 - 13:58

Bilhassa İstanbul gibi devasa şehirlerin sakinleri olarak geleceğin kentleri nasıl olacak, bizi nasıl bir günlük yaşam bekliyor diye merak ettik hep. Senaryolar, bilimkurgu film senaryolarının da etkisiyle karanlıktı. Çevre kirliliği, açlık, hukuksuzluk, acımasızlık, kaos, yeraltına kayan yaşam... Kasvet! Bugünkü gidişle bu senaryo yanlış da değil üstelik, fakat gezegenin sesine kulak kesilen son dönem mimari projelere bakınca farklı bir tablo görüyoruz: Yeşille insanı şehrin en yüksek binalarında dahi buluşturan, çöp üretmeyen, geri dönüşümden faydalanan, enerjisini ve kendisine yetecek tarımsal ürünü kendisi üreten; suyunu ve havasını koruyan, otomasyonla hayatı kolaylaştıran, merkezi yürüme mesafesinde, yakıtla ulaşıma en az ihtiyaç duyan; kısaca, üzerine yayıldığı doğayı ve kaynaklarını akıllıca kullanıp tüketmeyen, böylece sürdürülebilir olma özelliği kazanan yaşam alanı projeleri. Şehir mimarisinin dümeni kırdığı yöne bakacak ve pazar araştırması şirketlerinin (örneğin Frostand Sullivan) tahminlerine kulak verecek olursak, geleceğin şehirleri, başka bir deyişle şehirlerimizin geleceği bize şimdikinden çok daha kaliteli, sağlıklı bir yaşam olanağı sunacak.

Geleceği uzak bir yarında hayal ederken yolumuza çıkan COVID-19’un hayatımızda yarattığı değişimlerden biri de zaman algımızda gerçekleşti. Geleceğin bugünle bağlantısını hissettik: O çok merak ettiğimiz müstakbel şehirleri bizzat kendimiz kuracaktık. Her şey bize, bugüne bağlıydı. Peki, nereden başlamalıydık?

Aslında başlamıştık bile.

İstanbul gibi dev şehirlerde dahi dönüşümün imkânsız olmadığını ispatlayan projeler var. Paris Belediyesi sınırları içinde 2000’li yıllarda başlatılan Clichy-Batignolles eko mahallesi projesi, şehrin modern binalarla dolu 17. Bölgesi’nde yer alıyor. Halihazırdaki Martin Luther King Park’ın etrafına kurulan bir yerleşim. Parkın genişletilmesi, yapılan ilk hamlelerden biri oluyor. Mesleğin ustaları konut binalarının mimarisini pek ilginç ve olumlu bulmasalar da projenin sergilediği yaklaşımı destekliyorlar: Enerji ve altyapı sorunlarını ekolojik yöntemlerle kendi içinde çözmesi, sadece kendi kapalı alanına (site sistemi) değil bütün kente açık alanlar sunabilmesiyle, metropollerde iyileşmenin mümkün olduğunu gösteriyor. 15 dakikalık kent anlayışına da bir örnek. Clichy-Batignolles’i görünce, gelecek o kadar da karanlık görünmüyor.

Teras, balkon ve bahçeler yeniden revaçta

Gelecek, yeşil

Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Mimarlık Bölümü’nden Dr. Serengül Seçmen ile İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Handan Türkoğlu, COVID-19 sürecinin gerçekten kentlere bakışı değiştirdiği görüşüne katılıyor. Seçmen’in de Türkoğlu’nun da görüşü, gelecekte tarım faaliyetleri, tarımsal üretimin organizasyonu, verimli toprakların korunması gibi konuların gündemde daha fazla yer tutacağı; temiz su ve enerjinin sistemin en önemli parametreleri olacağı, atık yönetimi çalışmalarının hızlanacağı yönünde.

Büyük balkonlu geniş evlerini, yeşil bahçelerini kentsel dönüşüme kaptıran İstanbullular olarak, bir kısmı penceresiz yüksek blokların yaşamak için uygun olmadığı, açık hava ile temasın büyük önem taşıdığı gerçeğini bizzat tecrübe etmek zorunda kaldık. Buna bağlı olarak konut tipi tercihlerimiz hemen değişmeye başlamış görünüyor. Teras, balkon ve bahçeler yeniden revaçta. Bu eğilim, geleceğin mimari projelerinin çizdiği tabloyla da uyumlu: İlle yeşil.

Dr. Serengül Seçmen ve Prof. Dr. Handan Türkoğlu, ortak kaleme aldıkları görüşlerinde, salgın sonrası İstanbul’da yapılaşma kaynaklı yaşanan sıkıntıları ve gelecek tahminlerini şöyle aktardılar: “Yüksek katlı binalar ve alışveriş merkezleri COVID-19 sonrası ele alınması gereken bir konudur. Bu tür yapıların mikro iklimi değiştirme, çevresindeki yapılaşma hızını arttırma, araç trafiğine sebep olma, kullanıcılarını dış ortamdan veya binanın çevresindeki kent yaşamından izole etme gibi olumsuz etkileri bilinmektedir. Örneğin Maslak bölgesi birbirine benzeyen yüksek katlı iş, konut blokları ile gelişmiştir. Salgın, bu kadar çok ofis yapısının gerekli olup olmadığını sorgulatmıştır. Evden çalışma sisteminin iş düzeninin geri dönülmez bir parçası olacağını düşünürsek, ofis mimarisinde değişim olması kaçınılmazdır. Yüzlerce insana hizmet eden kapalı, dış çevreyle ilişkisiz, doğal havalandırmanın olmadığı ve doğal ışık almayan alışveriş merkezleri bir başka sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Alışveriş için pek sağlıklı bir ortam olmayan, çevrelerinde yapılaşma yoğunluğunu ve trafiği arttıran bu oluşumların yeniden ele alınması ve sayılarının azaltılması gündeme gelebilir. Öte yandan, salgın döneminde tedavi hizmetinin yetersiz kaldığı kentlerde, kimi büyük ölçekli binalar ve açık alanlar geçici olarak hastanelere dönüştürülmüştür. Kamusal işlevlerin esnek bir anlayışla planlanması, kamusal alan ve binalara acil durumlarda dönüşme yeteneği kazandırılması destekleyici olabilir. Kent yaşantısının eskisi gibi olmayacağı mimarlar ve plancılar tarafından göz önünde bulundurulmalı ve yaşam alanları tasarımı daha duyarlı ve öngörülü bir biçimde ele alınmalıdır.

"Yaşam alanları tasarımı daha duyarlı ve öngörülü bir biçimde ele alınmalı"

Barselona - Viyana - İstanbul karşılaştırması

Geçtiğimiz aylarda Bahçeşehir Üniversitesi’nin online düzenlediği bir seminerde üç büyükşehrin üç eğitimci mimarı pandemi sürecinin şehirlerine nasıl yansıdığını konuşmuştu. Dr. Nadia Fava, Dr. Betül Bretschneider ve Dr. Melek Elif Somer’den Barselona, Viyana ve İstanbul özelinde, bugün yaşanan gelişmelerin şehirleri gelecekte nereye taşıdığı konusunda görüşlerini aldık.

Kamusal alanlarının bolluğuyla bilinen, merkezine 15 dakikada ulaşılabilen, yaya ve bisiklet dostu olan, mahalle sakinlerine ait olmayan araçların mahalleden geçmesini engelleyerek trafik akışını sağlayan bir süper-blok modeline sahip Barselona’da dahi halk, salgınla birlikte teras ve balkonları doğayla buluşmak için ne kadar az değerlendirdiğini fark etmiş. Girona Üniversitesi (İspanya) öğretim üyesi ve şehir planlamacısı Dr. Nadia Fava, daha sürdürülebilir bir çevre çalışmalarına çok daha önce başlayan Barselona’nın da kaygı yaşadığını; şehir sakinlerinin, zaten yıllardır deneysel çalışma yapılan kamu alanlarının daha etkin yönetimi, yeşil alanların çoğaltılması, karbon salınımının azaltılması, daha da yaya ve bisiklet dostu olunması gibi konu başlıklarındaki tartışmaları daha yoğun halde sürdürdüklerini söylüyor: “Kaygı, kamusal alanların rolü ve yeniden projelendirilmesine ilişkin soruları gündemde ön sıralara taşıyor. Yaşanan acil durum, iklim değişikliğinin ve olası salgın hastalıkların sonuçlarından kaçınmak için kent yönetiminde yapısal değişikliklerin şart olduğunu kanıtlamıştır.

"Bu pandemi, hâlihazırda yapılması gereken yenilik ve altyapı girişimleri için itici bir güç olarak görülmeli”

Dr. Yüksek Mimar Betül Bretschneider, salgın sürecinin, çalışmalarını sürdürdüğü Viyana (Avusturya) kentinin geleceğe bakışını şekillendirdiğini şöyle anlatıyor: “Pandemi ayları, dünya kentlerinin artık daha yeşil ve daha yaya dostu planlanması gerektiğini gözler önüne serdi. Geniş bölgelere yayılmış, aşırı nüfus yoğunluğuna ulaşmış New York, Paris, İstanbul gibi metropollerde evde kapalı kalmanın zorluğu, göreli olarak orta büyüklükteki Avrupa kentlerinin bir dizi avantajını yeniden hatırlattı. Tam da korona günlerinde, 1,8 milyon nüfusuyla orta ölçekli Viyana, 100 kent arasında dünyanın en yeşil kenti seçildi. Ama yine de yeşilin kent dokusuna homojen dağılmıyor olması, gelir seviyesi daha düşük mahallelerin sakinlerinin parklara ve su kenarlarına daha zor ulaşabilmesi, yapılan kamusal yatırımların daha çok turizm odaklı bölgelere aktarılması, kaldırımların darlığı, yeşil parklardaki doluluk, bisiklet yollarının yetersizliği gibi konular sosyal medyanın gündemine oturdu. Okula, işe ve günlük alışverişe yürüyerek en fazla 15 dakikada ulaşılabilecek çokmerkezli bir kent, gelecek için yeniden düşünülen model oldu. Kentsel dönüşüm temalarının yanında, bir grup mimar ve plancının yeni yerleşim bölgelerinin iklimi korumaya uygun olarak planlanması talebi de tartışılmaya başladı.

Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Mimarlık Bölümü’nden öğretim görevlisi ve dekan yardımcısı Dr. Melek Elif Somer, aşırı yoğun kent dokusunun kendisine bıraktığı kısıtlı dış mekânları çok amaçlı kullanan; merdiven basamaklarında, bahçe duvarlarında, yüksek kaldırımlarda oturup vakit geçiren insanların şehri İstanbul’un geleceğe doğru nasıl ilerleyeceği konusunda temkinli konuşuyor. “Son zamanlarda gözlemlenen kent yaşamı birkaç ay öncesine dönüşü çağrıştırsa da, bunun tam anlamıyla böyle olup olamayacağını zaman gösterecek” diyor. Dış mekân ihtiyacının artması, ulaşılabilirlik açısından mahalle esnafının öneminin öne çıkması, turistik alan olarak tanımlanan kamusal alanların kentliye de hizmet verecek biçimde genişletilmesi gerekliliğinin ortaya çıkması; küreselleşme, kentleşme, ulaşım ağlarının güçlendirilmesi gibi eğilimlerin yeniden yorumlanması ihtiyacının doğması ve benzeri değişimlerin, uzun vadede İstanbul ve benzeri kentler üzerinde etkili olabileceği görüşünde, fakat değişimin çok yavaş olacağını düşünüyor. Dr. Somer, “Büyük kentlerin sonunun geldiğini ve kırsal alanlara göçün tekrar başlayacağını öngören bazı senaryolar mevcut, ancak orta vadede yaygın bir küçülme beklentisi gerçekçi olmayabilir. Kapalı siteler ve kontrollü ortak alanlar, her ne kadar doğru olmasa da, artabilir. Tüm değişimlerin kontrollü olması açısından planlanması gerekecektir. Planlamaya geçmeden önce daha sürdürülebilir bir kentin tanımı etraflı araştırma ve anketlerle belirlenmeli. Esnek, dış etkilere dayanıklı kentler kurmanın yolları aranmalı. Tüm bunlar kamusal alan kavramını değiştirecektir. Bu pandemi, hâlihazırda yapılması gereken yenilik ve altyapı girişimleri için itici bir güç olarak görülmeli” diyor.

Özetle son yıllarda dünyanın içine düştüğü ve gerilimi sürekli tırmandıran gelişmeler hep benzer bir noktaya işaret ediyor: Gezegenle dost, tarım yapan, suyunu tasarruflu kullanan, temiz enerji üreten, her türlü dış mekânı verimli bir doğa buluşma noktası olarak değerlendiren, geri dönüşümcü, bisiklete binen, yürüyen, her türlü alışveriş ve hizmet imkânı bulunan merkeze en fazla 15 dakika yürüyüşle ulaşabilen insanların “kendisine yeten” küçük kentleri. Uzun vadede şehir mimarları “akla yatırım” sinyallerini almış görünüyor.

Şehir
İstanbul
Mimari
İST Dergi 003
Sayı 003

BENZER

3 Kasım 1890 tarihinde hizmete giren Sirkeci Garı, İstanbul’da inşa edilen iki büyük gar yapısından biri ve kenti Avrupa’ya bağlayan Rumeli demiryollarının başlangıç noktasıydı. Batılı seyyahlardan yabancı devlet adamlarına, Balkan Savaşı sırasında cepheye yollanan Mehmetçiklerden çalışmak için Almanya’ya giden Türk işçilere, Hitler faşizminden kaçan Yahudi bilim adamlarından Türkiye’yi ziyaret eden dünyaca ünlü sanatçılara kadar sayısız kişinin yolu, doğu ile batıyı birleştiren Sirkeci Garı’ndan geçmişti.
Yan taraflarında bulunan su çarkını buhar gücüyle döndürerek hareket eden ve "yandan çarklı" olarak adlandırılan vapurlar, bir zamanlar İstanbul’un en bilindik simgelerindendi.
Ercan Kesal’ın 2000 yılında aday adayı olarak katıldığı Beyoğlu Belediye Başkanlığı seçim tecrübesini hikâyeleştirdiği Nasipse Adayız filmi, 39. İstanbul Film Festivali’nde üç önemli ödül kazandı. Filmin –bir aksilik olmazsa– sonbaharda gösterime girecek olmasını fırsat bildik, Ercan Kesal ile Nasipse Adayız’ı ve İstanbul’un filmdeki rolünü konuştuk.