Esir şehrin mimarları

Fotoğraf
Faik Şenol Arşivi, İBB Kültür AŞ Arşivi, Müjde Dila Gümüş Arşivi
26 Ağustos 2021 - 11:22

1918-1923 arasındaki mütareke/işgal yılları, İstanbul’un tarihindeki en zorlu dönemlerden biri olarak şehrin tüm sakinlerinin hayatını derinden etkilemişti. İstanbul’da mütareke dönemi, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasının ardından 13 Kasım 1918’de, resmî işgal 20 Mart 1920’de başlamış, 6 Ekim 1923’te Kuva-yı Millîyecilerin İstanbul’a girişiyle son bulmuştu. Bu yazıda, İstanbul’da yaşayan mimarların işgal dönemini nasıl deneyimlediğini dört örnek üzerinden ele alacağız. İşgal İstanbul’unun mimarları, elbette ele aldığımız dört kişinin ötesinde, kalabalık ve farklı etnik kökenlere mensup kişilerden oluşan bir gruptu. Yazımızda odaklanacağımız mimarlar; Mehmed Vedad (Tek), Kemaleddin, Arif Hikmet (Koyunoğlu) ve Semih Rüstem Beyler olacak.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlanması ve işgal kuvvetlerinin İstanbul’a gelişiyle şehirde yeni ihtiyaçlar gündeme gelmişti. İstanbul bu dönemde hem iç hem de dış göç almış, hem kaybedilen topraklardan gelen Türklere hem de Bolşevik devriminden kaçan Beyaz Ruslara ev sahipliği yapmıştı. Bunlara bir de kalabalık gruplar oluşturan işgal kuvvetleri eklenince şehirde ciddi bir konut sorunu doğmuştu. Konut ihtiyacının yanı sıra savaş mağdurları ve mülteciler için sağlık merkezlerine, eğitim merkezlerine ve yetimhanelere; işgal kuvvetleri için idare merkezlerine, karakollara, işkence merkezlerine gereksinim duyulmuştu. İşgal kuvvetleri İstanbul’da kapsamlı yapı faaliyetleri gerçekleştirmemişti. İhtiyaçlar için yeni bina inşa etmek yerine dönüştürme ve yeniden işlevlendirme projeleri tercih edilmişti. Dolayısıyla işgal yılları, mimari olarak bir “işlevsel dönüşüm” sürecini beraberinde getirmişti.1

Bu işlevsel dönüşümlerin en ilginç örneklerinden biri, Eminönü’nde bulunan ve Mimar Kemaleddin Bey’in başyapıtı kabul edilen Dördüncü Vakıf Han’da (günümüzde otel olarak hizmet veriyor) gerçekleşmişti. Fransız karargâhı olarak kullanılan hanın en üst katı ahır haline getirilmişti. Bu dönüşüme tanıklık eden mimar Arif Hikmet Bey, hanın üst kat pencerelerinden dışarı atların baktığını gördüğünü şaşkınlıkla günlüklerine kaydetmiştir.

Vedad Tek (Fotoğraf: Bodrum Mimarlık Kitaplığı Vedat Tek Arşivi)

Evinin işgaline izin vermedi

Mehmed Vedad (Tek) Bey ve Kemaleddin Bey, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin en tanınmış iki Türk mimarıdır. İşgal öncesinde ikisi de kariyerlerinin yüksek noktalarındaydı; İstanbul’da anıtsal yapılara imza atmış ve önemli kurumlarda görev yapmışlardı. 

1873 yılında dünyaya gelmiş olan Vedad Bey, İstanbul’a pek çok çarpıcı eser bırakmıştır. Sirkeci’de bulunan Büyük Postane, Hobyar Mescidi, Eminönü’ndeki Liman Han ve Sultanahmet’te bulunan Defter-i Hakani Nezareti binası bunlardan bazılarıdır. Özellikle Büyük Postane yani Posta ve Telgraf Nezareti binası, Millî Mimari üslubunun İstanbul’daki en çarpıcı örneklerindendir.

Vedad Bey İstanbul’un işgalinden hemen önce, Birinci Dünya Savaşı sırasında Harbiye Nezareti’nin baş mimarı olarak görev yapıyordu. Bu görevi kapsamında İstanbullulara tanıdık gelecek iki yapı inşa etmiştir: Haydarpaşa ve Moda iskeleleri. Savaşın sonra ermesiyle Harbiye Nezareti’ndeki görevinden açığa alınmıştı.

İşgal kuvvetleri İstanbul’da beğendikleri ve uygun gördükleri yapılara el koyabiliyor ve bu yapıları kendi ihtiyaçları doğrultusunda işlevlendirebiliyorlardı. Vedad Bey’in evini de bir İngiliz komutan görüp beğenmiş ve işgal etmeye karar vermişti. Valikonağı’ndaki ev, gerek mimari gerekse süsleme açısından çok özel bir yapıydı.

Cemil (Topuzlu) Paşa 1919 yılında İstanbul Şehremini yani belediye başkanı olarak göreve başlamıştı. Vedad Bey’le önceki yıllarda birlikte çalışmış olan Cemil Paşa’nın işgal İstanbul’unda gerçekleştirmek istediği dikkat çekici bir proje vardı: Modern bir mezbaha inşa etmek. Paşa, İstanbul’daki mezbahaların sağlıksız koşullarını anılarında anlatırken Galata’da dar bir sokakta dere gibi kan aktığını yazmıştır.2 Mezbaha projesini hazırlama görevini Vedad Bey’e vermiş, Eytam Bankası’ndan 300 bin lira borç alarak Sütlüce Mezbahası’nın inşasını başlatmıştır. İnşa sürecinin başında Vedad Bey Zaman gazetesine mezbaha projesini tanıtan bir röportaj vermiş, projesini hazırlamadan önce modern mezbahaları incelemek üzere Avrupa’ya gittiğinden bahsetmiş ve tasarladığı yapıyı detaylıca anlatmıştır. Temeli 1919’da atılan mezbaha, maddi olanaksızlıklar ve işgal koşulları sebebiyle ancak 1924’te, İstanbul Valisi (ve vekaleten Şehremini) Ali Haydar Bey’in döneminde tamamlanabilmişti. Vedad Bey, işgal yıllarında, Sütlüce Mezbahası ve Nişantaşı’nda bir apartman (Şadiye Sultan Apartmanı) dışında büyük ölçekli başka bir proje gerçekleştirememişti. Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki (günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) hocalık görevine devam etmişti.

Kariyerinde yaşanan duraklamaya ek olarak, Vedad Bey bir de Valikonağı’nda bulunan evine yönelik ciddi bir el koyma girişimiyle mücadele etmek durumunda kalmıştı. İşgal kuvvetleri İstanbul’da beğendikleri ve uygun gördükleri yapılara el koyabiliyor ve bu yapıları kendi ihtiyaçları doğrultusunda işlevlendirebiliyorlardı. Vedad Bey’in evini de bir İngiliz komutan görüp beğenmiş ve işgal etmeye karar vermişti. Valikonağı’ndaki ev, gerek mimari gerekse süsleme açısından çok özel bir yapıydı. Evdeki bütün çini panoların kompozisyonlarını Vedad Bey bizzat hazırlamış, kalem işlerinin ve alçı süslemelerin desenlerini kendisi çizmiş, mobilyaları kendisi tasarlamıştı. Vedad Bey evini korumak için mesleki formasyonunu da kullanarak sıra dışı bir çözüm bulmuştu. Vedad Bey’in yeğeni olan Nezih Neyzi, el koyma girişimine karşı Vedad Bey’in aldığı yaratıcı önlemi anılarında şu sözlerle anlatır: “Ön aramayı yapan subaylar üstlerine köşkün uygun olduğu raporunu verene kadar Vedat dayı, kalfaları bulup gece sabaha kadar bazı kapıları ve duvarları ördürerek köşkü küçültmüş. Duvarlara da halı astırmış. Böylece işgal için gelenler burayı çok küçük bularak ayrılmışlar.”3

Fakat Vedad Bey’in 1922’de İstanbul Vilayeti’ne yazdığı bir dilekçe el koyma girişiminin çok da kolay atlatılmadığını ortaya koyar. Bu dilekçede İngilizlerin evini işgal ettiğini, Türk olduğu için kira vermeyi reddettiklerini ve hem evinin hem de eşyalarının günden güne tahrip olduğunu yazmıştır. Her detayıyla bizzat uğraştığı evinin işgali Vedad Bey’i oldukça yaralamış olsa gerek.

1922 yılı sonunda mimarlık yapmak üzere Ankara’ya gitmesiyle Vedad Bey’in işgal İstanbul’undaki mesleki faaliyetleri sona ermiştir.

Harikzedegan Apartmanları, Laleli

İlk toplu konutlara imza attı

Mimar Kemaleddin Bey (d. 1870), II. Meşrutiyet’in ilanından (1909) işgal yıllarına kadar, son derece önemli bir görevi, Evkaf Nezareti’nin (günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü) baş mimarlığını başarıyla yürütmüştü. Bu çok kapsamlı bir görevdi; hem vakıf binalarının inşasını –mesela hanların, camilerin– barındırıyor hem de vakıf yapılarının –camiler, medreseler, çeşmeler vb.– tamiratını kapsıyordu. Kemaleddin Bey bu kapsamlı görevi kendi oluşturduğu bir ekiple beraber gerçekleştiriyordu. Büyük bir şevkle ve çok yoğun biçimde çalıştıklarını ekibin üyelerinden Nihat Bey anılarında aktarıyor.4 Kemaleddin Bey ve ekibi tarafından inşa edilen yapı grubu oldukça kalabalıktır: Eyüp’te bulunan Sultan Reşad Türbesi, Bebek ve Göztepe Camileri, pek çok mektep ve vakıf hanlar bunlardan bazılarıdır.

Harikzedegan Apartmanları, İstanbul’un ilk toplu konutlarıdır ve İstanbul’da betonarme iskelet sistemiyle gerçekleştirilen ilk yapı grubudur. Bununla beraber, Osmanlı Barokunun belirgin örneklerinden biri olan Laleli Camii ile üslup açısından bir uyum içerisindedir. Kemaleddin Bey bu yapısında Osmanlı Barokundan ilham almıştır.

İşgal yılları Kemaleddin Bey’in hayatındaki belki de en zorlu dönemdi. Yeni Evkaf Nazırı Vasfi Hoca tarafından 1919 yılında Evkaf Nezareti’ndeki görevine son verilmiş, senelerini verdiği, ekibiyle birlikte büyük bir şevkle çalıştığı Vakıflar’dan uzaklaştırılması kendisi için büyük bir darbe olmuştu. Bununla beraber, savaş yıllarında bütün birikimini Alman tahvillerine yatırmış, dolayısıyla savaşın ardından büyük bir maddi kayıp yaşamıştı. Ayrıca yine bu yıllarda eşiyle geçimsizlikleri yoğunlaşmış, Kemaleddin Bey evini terk edip babasının evine dönmüştü. Bu süreçte annesi ve babası vefat etmişti.5

Kemaleddin Bey hem Evkaf Nezareti’ndeki işinin sonlanması hem de birikimini kaybetmesinin ardından geçimini nasıl sağlıyordu? Onun da Vedad Bey gibi şehremanetinde bir görevi vardı. Ayrıca, Mühendis Mektebi’nde (Hendese-i Mülkiye) hocalık yapmayı sürdürüyordu. Hatta 1920 yılında, işgal sürerken, Mühendislik Okulu’nun eğitim yılı başlangıcında bir konuşma yaparak okul binasına İngilizler tarafından el koyulmuş olmasından dert yanmıştı: “(...) bundan on ay kadar evvel tam devre-i tedrisiye ortasında sizi sokaklara bırakmak ve manen ve maddeten perişan etmek suretiyle elimizden İngilizler tarafından işgal suretiyle alınan bina (...)”6

Kemaleddin Bey’in bir diğer geçim kaynağı ise özel atölyesinde yaptığı çalışmalardı. İşgal döneminde çarpıcı bir esere imza atmıştı Kemaleddin Bey: Laleli’de bulunan Harikzedegan (Yangınzedeler) Apartmanları. Harikzedegan Apartmanları 1918 Fatih yangınında evlerini kaybedenler için halktan toplanan bağışlardan faydalanılarak yaptırılmıştı. Savaşın son dönemine rastlayan bu yangında 7 bin 500 civarında konut tahrip olmuştu.

Harikzedegan Apartmanları, İstanbul’un ilk toplu konutlarıdır ve İstanbul’da betonarme iskelet sistemiyle gerçekleştirilen ilk yapı grubudur. Bununla beraber, Osmanlı Barokunun belirgin örneklerinden biri olan Laleli Camii ile üslup açısından bir uyum içerisindedir. Kemaleddin Bey bu yapısında Osmanlı Barokundan ilham almıştır.

İnşası tamamlandığında, yapıların konfor düzeyinin çok yüksek olması, yangınzedelere verilmek yerine yüksek gelirli kişilere kiralanmalarına sebep olmuştu. Yani yangınzedeler burada oturamamıştı. Yapı sonradan Tayyare Apartmanları adını almıştır, günümüzde ise otel olarak kullanılmaktadır.

Kemaleddin Bey’in işgal İstanbul’undaki zamanı, Mescid-i Aksa’yı onarmak üzere aldığı davet üzerine Kudüs’e gitmesiyle son bulmuştu. Sonrası kendisi için çok daha güzel bir dönemdi; 1923’te Vakıflar’a tekrar atanmış ve yeniden evlenmişti.

Mimar Semih Rüstem Bey

Mimar Sinan'ın izinde şehri gezdi

İşgal yıllarından önce kariyerlerinde ilerlemiş mimarların yanı sıra bir de kariyerinin başında olan, eğitimlerini yeni tamamlamış mimarlar vardı. Semih Rüstem Bey ve Arif Hikmet Bey bunlardan yalnızca ikisiydi.

Semih Bey mimarlık tarihinde çok tanınan bir figür değildir fakat hikâyesi oldukça ilgi çekicidir. Atipik bir eğitim yolu seçmiş; Macar Turancılarının desteğiyle eğitimini Budapeşte Teknik Üniversitesi’nde almıştı. Onun nesline ait Osmanlı gençleri, mimarlar eğitimlerini genellikle Sanayi-i Nefise Mektebi’nde, istisnai durumlarda ise Avrupa’da almışlardı. Budapeşte’yi seçen tek kişi kendisidir. Semih Bey, Birinci Dünya Savaşı sırasında 1916’da gittiği Budapeşte’den 1920 yılında işgal altındaki İstanbul’a dönmüştü. Döndükten sonra Macar basınına Avrupa kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla Kurtuluş Savaşı’yla ilgili haberler servis etmişti.7

22 yaşında genç bir mimar işgal İstanbul’unda kariyerine nasıl başlayabilirdi? Semih Bey eğitmenlik yolunu seçmiş, Sanayi Mektebi’ne (günümüzde Sultanahmet Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi) mimarlık dersleri vermek üzere atanmıştı. İşgal yılları boyunca bu görevini sürdürmüş, üstelik kendine Karaköy’de bir de ofis açmıştı. Bu ofisin işgal yıllarında herhangi
bir inşaat işi gerçekleştirdiğine yönelik veri bulunmamaktadır. Bunların yanı sıra ilgi çekici küçük bir grubun, “Mimar Sinan Muhipleri”nin8 parçası olmuştu. Başını Süheyl (Ünver) Bey’in çektiği bu grup, İstanbul’daki tarihî yapıları, özellikle Mimar Sinan eserlerini gezerek inceliyordu. Süheyl Bey’in Mimar Sinan üzerine kaleme aldığı makaleler dönem gazete ve dergilerinde yayımlanmıştı. Semih Bey ile Süheyl Bey aynı zamanda Türk evleri hakkında araştırma gezileri de yapmaktalardı. Gençlik yılları işgal yıllarında geçen Semih ve Süheyl Beyler için sıkıntılardan uzaklaşmanın bir yolu belki de İstanbul’daki Osmanlı eserlerini ziyaret etmek ve incelemekti. Mimar Sinan Muhipleri bir defasında Mimar Sinan’ın ruhuna hediye olmak üzere mevlit bile okutmuşlardı.9

Sütlüce mezbahası

İstanbul'un tarihî eserlerini fotoğrafladı

Arif Hikmet Bey ise en çok erken Cumhuriyet yıllarında Ankara’da inşa ettiği Türk Ocağı ve Etnografya Müzesi binalarıyla tanınır. Mimarlık eğitimini Sanayi-i Nefise Mektebi’nde alan Arif Hikmet Bey, Birinci Dünya Savaşı’na Erzurum cephesinde asker olarak katılmıştı. Tuttuğu günlükler savaşa giderken ve savaşta yaşadığı ilginç deneyimleri barındırır. Örneğin, Erzurum’a giderken vesait bulunamayıp da Kayseri’de bir gün fazladan kalınmasını sevinçle karşıladığını yazmıştı çünkü böylece Kayseri’deki Selçuklu dönemi mimari eserlerini inceleyebilecekti. Benzer bir şekilde, savaş yolunda Konya’daki Selçuklu eserlerini de ziyaret etmiş hatta asker arkadaşlarına da gezdirmişti. Zorlu koşullarda cephede savaşan Arif Hikmet Bey, mütareke haberinin gelmesiyle İstanbul’a dönmüştü.

İşgal İstanbul’una geldiğinde, genç bir mimar olarak iş bulamamış, günlüğüne “Çalışacak, beni alakadar edecek bir iş yok” diye yazmıştı. Mimarlık alanında iş bulamayacağını anlayınca, fotoğraf çekmeyi bildiğinden ve bir makinesi de olduğundan, 1920’de Yeraltı Fotoğrafhanesi isminde bir fotoğraf dükkânı açmaya karar vermişti. Özellikle İstanbul’un tarihî eserlerini fotoğraflayarak satmış, geçimini böyle sağlamıştı. Fotoğraflarının müşterilerinden biri Ali Sami (Yen) Bey olmuştu.

İşgal sürecinde, eğitimini aldığı mimarlıkla bağlantılı tek bir iş bulabilmiş; Moda’daki Mahmud Muhtar Paşa Köşkü’nün tavan süslerinin restorasyonunu gerçekleştirmişti. Arif Hikmet Bey, işgal sürecinde bir defa İngilizler tarafından, ardından da Fransız askerleri tarafından tutuklanmıştı. Üçüncü defa tutuklanacağını anladığında bir arkadaşı vasıtasıyla saklanıp Ankara’ya kaçmıştı. İşgal altındaki İstanbul’dan 1921’de ayrılmak durumunda kalan Arif Hikmet Bey, Ankara’da Evkaf Vekaleti’nde göreve başlamıştı.10

İstanbul’un işgali, Vedad, Kemaleddin, Semih Rüstem ve Arif Hikmet Beylerin kariyerlerini, kariyerlerinin ötesinde yaşamlarını derinden etkilemişti. Vedad Bey ve Kemaleddin Bey örneklerindeki gibi kariyerlerinin doruğundaki mimarlar da Semih Bey, Arif Hikmet Bey gibi yeni mezun mimarlar da şehirdeki inşa faaliyetlerinin oldukça yavaşlaması sebebiyle iş bulmakta zorlanmışlardı. Eğitmenlik, incelediğimiz dört örneğin üçü için de geçerli bir mesleki faaliyet olmuştu. Arif Hikmet Bey, kendi alanında iş bulamayacağını anlayarak fotoğrafçılığa yönelmiş, mimarlık bilgisinden de faydalanarak çektiği fotoğraflar sayesinde geçimini sağlamıştı. Bütün olumsuz koşullara rağmen Vedad ve Kemaleddin Beyler, İstanbul’a Sütlüce Mezbahası ve Harikzedegan Apartmanları gibi iki büyük katkı sunmuş, İstanbul’un sıhhi ve sosyal yaşantısını etkileyecek bu yapıları inşa etmişlerdi.

DİPNOTLAR

1 Bilge Ar, “İşgal Altındaki İstanbul’da Kentsel ve Mimari Ortam,” Geç Osmanlı Döneminde Sanat Mimarlık ve Kültür Karşılaşmaları, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s. 313-326.

2 Cemil Topuzlu, 80 Yıllık Hatıralarım, Arma Yayınları, İstanbul, 1994, s. 200-201.

3 Nezih H. Neyzi, Osmanlılıktan Cumhuriyet’e Kızıltoprak Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2016, s. 140.

4 Ali Cengizkan, “Mehmet Nihat Nigisberg’in Katkıları: Evkaf İdaresi ve Mimar Kemaleddin”, Mimar Kemaleddin ve Çağı Mimarlık/ Toplumsal Yaşam/Politika, TMMOB Mimarlar Odası Yayınları ve Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara, 2009, s. 177-208.

5 Yıldırım Yavuz, İmparatorluktan Cumhuriyete Mimar Kemalettin, TMMOB Mimarlar Odası Yayınları, İstanbul, 2009, s. 31-32.

6 İlhan Tekeli, Selim İlkin, (ed.), Mimar Kemalettin’in Yazdıkları, Şevki Vanlı Mimarlık Vakfı Yayınları, İstanbul, 1997, s. 165.

7 Müjde Dila Gümüş, “Unutulmuş Bir Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarı: Semih Rüstem Temel”, İstanbul Araştırmaları Yıllığı, no. 3, s. 227-234.

8 Grubun diğer üyeleri arasında Muhiddin Hattatoğlu, Said ve Mustafa Nihad Özön, Semih Rüstem, Yeni Cami hatibi Şekercizade Hafız Hayri Efendi vardı. Ahmet Güner Sayar, A. Süheyl Ünver: Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri 1898-1986, Eren Yayınları, İstanbul, 1994, s. 141.

9 Hasan Kuruyazıcı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Mimar: Arif Hikmet Koyunoğlu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2008, s. 205-219.

10 Age., s. 205-219.

İstanbul
Mimari
Vedat Tek
İstanbul'un işgali
İşgal Yılları Mimarisi
Sayı 007

BENZER

Edebiyat, doğayı sever. Edebiyatçıların çoğu yazmak için kendine bir tenhalık krallığı kurar; bazen sohbeti seçilmişler arasında, bazen çamlar altında. Adalar semti her daim İstanbul’un tenhalığı olmuş, sanatçıları kendine çekmiştir. Büyükada, Heybeliada, Burgazadası ve Kınalıada’da yaşamış ünlü edebiyatçılarımızın izini sürdük sokaklarda ve satırlarda.
Bizans döneminde kaynağını Belgrad Ormanı’ndan alan Büyük Dere çevresindeki geniş vadiye kurulmuş küçük bir balıkçı köyü olan Büyükdere, Osmanlı döneminde padişahların, saray çevresinin, zenginlerin ve yabancı elçiliklerin rağbet gösterdiği bir sayfiyeye dönüşmüştü. Boğaziçi’ni İstanbul’a bağlayan asfalt yolların açılmasına kadar gözlerden uzak Boğaz köyü olma niteliğini koruyan Büyükdere’nin pek bilinmeyen bir özelliği de 1926-1946 yılları arasında deniz uçaklarının inip kalktığı bir “havalimanına” ev sahipliği yapmasıydı.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile bu yıl 10 Mayıs’a denk gelen Anneler Gününü layığıyla kutlamanın yolu, kadın hemşerilerimize sayfalarımızı açmak olur dedik. İstanbul maceralarını, deneyimlerini, dertlerini, mutluluklarını; ne istiyorlarsa onu anlattılar. Gördük ki, şehrimiz bu ülke için her şeye rağmen ‘özgürlük’ demek.