Su şehrinin sarayı Yerebatan

Fotoğraf
Saffet Emre Tonguç Arşivi
24 Şubat 2021 - 13:17

Modern İstanbul’un gündelik hayatına, kent hafızasına çok geç katılan ama kısa sürede tarihî yarımadanın asal parçalarından biri, turistik gezilerin başlıca uğrak yeri, benzersiz bir sanat alanı haline gelen Yerebatan Sarnıcı yakın zamanda hayati bir tehlike atlattı. Restorasyonu yıllardır süren sarnıçtaki çalışmalar sırasında, sütunların bağlantısını sağlayan gergilerin çürüdüğü, koptuğu, artık işlevini yerine getiremediği fark edildi. Bunun üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi, UNESCO’nun Dünya Mirası listesindeki dev sarnıç için acil müdahale çağrısı yaptı ve 23 Ekim 2020’de güçlendirme çalışmalarına başlamak için Koruma Bölge Kurulu’na başvurdu. Başvuru kırk gün boyunca gündeme alınmadı, 15 Aralık’ta ise yeni bir bilim heyetinin raporu talep edilerek süreç uzatıldı. Sadece büyüleyici atmosferiyle değil, mimariden mühendisliğe, kent planlamasından siyasi tarihe kadar uzanan geniş bir yelpazede taşıdığı belge olma niteliğiyle de öncelikli ihtimam gerektiren bir yapı olan Yerebatan Sarnıcı için karar nihayet tam 66 gün sonra, 31 Aralık’ta çıktı ve sütunları güçlendirme çalışmaları başladı. Günümüzün siyasal çekişmelerine konu olamayacak kadar ağır bir tarihselliği barındıran yapıya müdahale kararı için nasıl olup da bu kadar geç kalınabildiği sorusu geçerliliğini korusa da, yüzyıllar boyu yapıldığı gibi sarnıcın yine kaderine terk edilmemesi sevindirici.

Sarnıç'ta iki Medusa Başı yer alıyor

Sütunların anlattığı tarih

Başta Yerebatan olmak üzere Binbirdirek’ten Şerefiye’ye pek çok sarnıcın gösterdiği üzere, üç tarafı denizle çevrili İstanbul, yani tarihî yarımada bir su şehri. Milattan önce 7. yüzyılda bir Helen kolonisi olarak kurulan şehir, milattan sonraki ilk yüzyılda Roma’nın kendi haline bıraktığı yerlerden biriydi. Bu uzun dönem boyunca şehrin düşük nüfusuna küçük çaplı kuyular yetiyordu muhtemelen, ama bir imparatorluk başkentinin kalabalık nüfusu için su elzem bir ihtiyaç haline gelecekti. Bir yandan ticaret yollarının denetiminden kuşatmalarda savunma avantajlarına, geniş bir coğrafyaya hükmetme imkânından balıkçılıkta ustalaşmaya kadar etrafındaki denizin nimetlerinden faydalanırken, bir yandan da devasa mühendislik projeleri sayesinde bir su labirenti içinde yaşar hale gelmişti yeni Roma. Kentin batısından, kuzeydeki ormanlarından kemerlerle taşınan su onlarca açık ve kapalı sarnıçta saklanmış, böylece aylar süren kuşatmalara dayanmak da mümkün olmuştu.

Peki bu şehri kurmak nereden icap etmişti? Yerebatan’ın sütunları bize tam da bunun ipuçlarını veriyor aslında. Biraz kuşbakışı tarih turu yapalım.

Akdeniz’i bütünüyle içerecek şekilde Britanya’dan Fas’a kadar geniş bir alana yayılan Roma İmparatorluğu 3. yüzyılın sonunda “tetrarşi”yle, yani “dörtlü idare”yle yönetilmeye başlamıştı. Maximian batı sınırlarını korumak üzere Roma’da hüküm sürerken, bu fikri ortaya atan Diocletianus doğu hâkimiyetini sağlamak üzere Nicomedia’ya, bugünkü İzmit’e yerleşmişti. Her iki imparatorun birer “Sezar”ı vardı, doğuda Galerius, batıda ise Constantius Chlorus. Diocletianus döneminde, 303 yılında İzmit, tarihin gördüğü en büyük Hristiyan katliamlarından birine sahne oldu. Kaynaklar bir pagan festivali sırasında Diocletianus’un şehrin yeni kilisesinin yıkımı için emir verdiğini, ilerleyen günlerde sarayda çıkan yangından Hristiyanların sorumlu tutulduğunu, on binlerce kişinin infaz edildiğini yazıyor.

Çok geçmeden kuzeyden gelen akınlar sonucunda batıdaki merkezde güvenlik sorunları başgösterecekti. Constantius Chlorus’un oğlu Konstantin, Roma İmparatorluğu’nun merkezini bütünüyle doğuya taşıyarak İstanbul’u neredeyse sıfırdan kurdu. Aynı zamanda yeni Roma, daha elli yıl önceki katliamlara rağmen imparatorluğun siyasal rejiminde bir dönüşümü temsil ediyor, Hristiyan Roma doğuyordu.

Yarına en büyük miraslarımızdan biri olarak kalacak Yerebatan Sarnıcı...

Bu geçiş hemen olmadı elbette, devletin yeni rejimi toplumun eski alışkanlıklarını bir anda ortadan kaldıramadı. Roma İmparatorluğu gücünü İstanbul’da tesis ederken toplumsal ve sınıfsal çatışmalardan da azade değildi. 532’de Jüstinyen’in imparatorluğu sırasında büyük Nika Ayaklanması patladı, on binlerce İstanbullu katledildi, yanan Ayasofya bildiğimiz görkemli haliyle ve devlet egemenliğinin nişanesi olarak yeniden inşa edildi. Bu noktadan itibaren Roma İmparatorluğu, bir zamanlar bu egemenliğe karşı “ruhsuz bir dünyanın ruhu, kalpsiz bir dünyanın kalbi” olarak örgütlenen Hristiyanlığı bir devlet rejimi olarak tesis etti, tek tanrılı teokrasilerin temelini attı. Tarihsel serüveni yakın zamanda yaygın bir toplumsal bilgi haline gelen Gezi Parkı merdivenleri gibi, eski rejimde varlığını koruyabilen pagan yapıların bazı sütunları da yeraltına, Yerebatan Sarnıcı’na itildi.

Büyük Saray’ın ve civardaki yerleşimlerin su ihtiyacı esas olarak buradan karşılanıyordu. Belgrad Ormanları’ndan, Alibeyköy civarından ünlü Valens Kemeri gibi yollarla taşınan su, şehirdeki açık veya kapalı onlarca sarnıca paylaştırılıyor, arazisine yapıldığı ve ticaretten adliye işlerine çeşitli işler için kullanılan bazilika nedeniyle Bazilika Sarnıcı da denen bu devasa alan, imparatorluk merkezinin yükünü kaldırmaya çalışıyordu. 140 metre uzunlukta, 70 metre genişlikte, 9.800 metrekarelik, 100 bin ton su kapasiteli sarnıç yedi bin civarında oldukları söylenen köleler tarafından kayalar oyularak inşa edildi. 28 sütundan oluşan 12 sıra, toplamda 336 sütunun bazılarındaki süslemelerin kölelerin gözyaşlarından oluştuğuna inanıldı. Bazı sütunların altına destek mahiyetinde yerleştirilen, bugün sarnıçla özdeşleşen ve yapının gizemini artıran, yan ve ters yerleştirilmiş kaideler olarak duran yılan saçlı Medusa veya Gorgon başları ise çok yakın zamanlarda keşfedildi.

Sütunları güçlendirme kararı başvurudan 66 gün sonra çıktı

Yeraltındaki direklerarası

İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinin ardından bir süre daha kullanılan sarnıç giderek kaderine terk edildi. Sarnıcın inşası sonucunda üzerindeki zemin düzleşmiş ama sütun kemerlerinin üzerini örten toprak yeterince derin olmadığı için buraya büyük yapılar dikmek mümkün olmamıştı. Zaten Topkapı Sarayı’nın içini görecek kadar yüksek binalar bu civarda yasaktı. Böylece Yerebatan üzerinde saray efradının konaklarını da içeren kısa boylu, düzensiz bir mahalle oluştu. Burada hem hane halkları vardı yerleşik, hem de terziler gibi meslek gruplarına, ahırlara ayrılmış alanlar.

18. yüzyılda Yerebatan diye anılmaya başlayan, üzerindeki mahalleye de ismini veren sarnıca halk arasında saray denmesinin civardaki Bıyıklı Mustafa Paşa Sarayı’ndan kaynaklandığı anlaşılıyor.

Yerebatan’ı 16. yüzyılda keşfeden, 1544-1555 arasında İstanbul’da yaşayan Hollandalı doğabilimci Petrus Gyllius oldu; sandalla dolaşıp planını çizerek kayıtlara geçirdi. Gyllius’a göre, üstünde yaşayanlar sarnıcın boyutlarından haberdar değillerdi, ancak deliklerden kova sarkıtarak buradan su çekiyor, hatta balık tutuyorlardı. Binbirdirek Sarnıcı ve Ayasofya ile bugün dahi detayları tam ortaya çıkarılamamış dehlizler vasıtasıyla kurulan ilişki, Yerebatan’dan Prens Adaları’na dek uzanan geçitler olduğu yönünde inanışlara da sebebiyet verdi. Giovanni Scognamillo’nun İstanbul Gizemleri adlı kitabında aktardığına göre: “Köpek Öldüren Kanalı denilen bu dehlizin, Yerebatan Sarayı’nın gizli bir girişinden başlayarak kuzeydoğu yönünde ilerlediği ve Boğaz’ın Marmara’ya açıldığı yerde deniz altından geçtiği, Üsküdar’dan itibaren de güneydoğuya doğru bir açı yaparak düz bir hat halinde, önce Üsküdar-Kadıköy sahillerinin ve daha sonra gene Marmara’nın altından uzanıp Kınalıada’ya ulaştığı ve buradaki manastırda son bulduğu belirtilmektedir.”

sÇehrin alâmet-i farikalarından Yerebatan

Sarnıç 1818’de Fransız sefiri Antoine-François Andréossy tarafından yeniden keşfedildi ve bu tarihten itibaren Batılı seyyahların radarına girdi. Osmanlı döneminde ilk onarımı 18. yüzyılda III. Ahmed zamanında yapılan, I. Dünya Savaşı’nda Alman ordusu tarafından yeniden ölçülen ve planı çıkarılan sarnıç, Cumhuriyet’in ilk yıllarında belediyeye, 1940’ta ise Müzeler Müdürlüğü’ne bağlandı. Sarnıcın tarihindeki en büyük onarım ve temizlik faaliyetine 1985’te İstanbul Belediyesi tarafından başlandı, sarnıcın zemininden tonlarca çamur çıkarıldı, düzgün bir kiremit sistemiyle oluşturulduğu anlaşılan zeminde bir miktar su bırakıldı, kurulan iskele platformları sayesinde yapı içinde gezinti yapmak mümkün oldu ve Yerebatan 1987 yılında ziyarete açıldı.

Bu noktadan sonra Yerebatan Sarnıcı’nın kaderi değişti ve İstanbul turlarının, rehber kitaplarının vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi. Ziyaretçileri her gün artan Yerebatan’da suya para atıp dilek tutma gibi âdetler bile geliştirildi, loş ışıklandırması ve rutubetli havasıyla bu “direkler ormanı” şehrin alâmet-i farikalarından biri haline geldi. Çağdaş sanat bienallerinin, müstakil sergilerin, akustik konserlerin, şiir matinelerinin de burada düzenlenmeye başlamasıyla, Yerebatan Sarnıcı şehir hayatına katılarak tarihinin en güzel yıllarını yaşadı.

Bir panzehir olarak Yerebatan 

Popüler romancı Dan Brown’ın bir romanına, 2013 tarihli Inferno’ya da konu olan Yerebatan Sarnıcı, romanın hayli serbest film uyarlamasında bu en şenlikli haliyle yer alır. 2016’da Ron Howard’ın yönettiği, başrollerinde Tom Hanks ve Felicity Jones’un yer aldığı Inferno’da çılgın bir zengin, insanlığın kendini ve dünyayı yok etmeye doğru gittiğini düşünür, bunu önlemek için de dünya nüfusunun yarısını öldürecek bir virüs tasarlar. Virüs belli bir anda toprağa ve havaya karışacaktır, bulunduğu yer ise ancak Dante’nin Cehennem’inden ipuçlarıyla kurulan bulmacalar çözülürse anlaşılabilir. Floransa’dan Venedik’e uzanan yolculuğu ve yeni ipuçları Tom Hanks’i “İlahi Hikmet”e, yani Ayasofya’ya ve tabii Yerebatan Sarnıcı’na getirir. Virüs bir sütunun dibine iliştirilmiş torbadadır, fakat sarnıç o esnada bir oda müziği konserinin kalabalık dinleyici kitlesini ağırlamakta ve vakit daralmaktadır...

İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat'ın güçlendirme projesi ile ilgili basın açıklaması. Yerebatan, 20 Aralık 2020

Bir meczubun tasarısı sonucu olmasa da, bugünlerde de küresel bir virüs salgınının, bir pandeminin ortasında yüz binlerce insanı ebediyete uğurluyoruz. Evlere kapandığımız bugünlerde en çok özlediğimiz şeyse şehrin ortak alanlarını gönlümüzce kullanmak ve paylaşmak herhalde. Hak ettiği özenli restorasyonun ardından Yerebatan’da bir sergi gezmek, bir konser izlemek mesela. O günlerin tez elden gelmesini umarken Yerebatan Sarnıcı’nın tarihin ve yerin derinliklerinden fısıldadıklarını da kulağımıza küpe yapalım: Kanal İstanbul ile tarihî yarımadanın tam bir ada haline dönüştürülmesi planlanırken, İstanbullular için temiz ve içilebilir su kaynakları hayatiyetini her zamankinden daha çok koruyor. Ayrıca, aynı Yerebatan gibi, kentteki yüz binlerce yapının olası bir depreme karşı güçlendirilmesi gerekiyor. Virüsler ve kente yönelik  tehditler ortadan kalktığında, bizim de yarına en büyük miraslarımızdan biri olarak kalacak Yerebatan Sarnıcı...

Yerebatan Sarnıcı
Yerebatan
İstanbul
Tarih
IBB
Sayı 005

BENZER

Kamera, yönetmenle seyircinin buluşma noktası. Birlikte çıkılan gezide yönetmen kılavuz, seyirci seyyah... Bize göz olan ve bambaşka hayatların perdesini aralayan film yönetmenlerimizden, bu kez, bize onların İstanbul’unu anlatacak birer ‘sahne’yi dondurmalarını istedik. Bize kendi çektikleri fotoğraflara eşlik eden cümleleriyle İstanbul’u anlattılar.
Pandemi nedeniyle “Salondan Yayın”a devam eden İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları nisan ayında çevrimiçi atölyeleri ve tiratlarla karşımızda.
Türk sinemasında dönemler ve şartlar değiştikçe, filmlerde çocuk oyuncu kullanma biçimleri de değişti. 1930’larda ilk örneklerine rastladığımız Yeşilçam çocuklarını Agâh Özgüç kaleme aldı.