Caferağa Medresesi 460 yıldır eğitiyor

Fotoğraf
Serkan Eldeleklioğlu
25 Kasım 2020 - 14:08

İstanbul’da, fetihten sonra başlayan imar faaliyetleri içinde cami ve mescitlerle birlikte medreseler önemli bir yer tutar. Osmanlı’nın İstanbul’daki bu ilk eğitim kurumları arasından bugün çok azı fiziki olarak ayakta. Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde inşa edilen Caferağa Medresesi, yıkılmayan kurumlardan biri. Bâbüssaâde ağalarından Cafer Ağa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmış; bina olarak sadece varlığını değil işlevini de korumayı başarmış. Ayasofya ile Alemdar Caddesi arasına konuşlanmış 460 yıllık medrese, Türk geleneksel sanatları eğitimi dendiğinde İstanbul’da akla ilk gelen mekân oluyor. Üstelik, geleneksel sanatlar üzerine eğitim veren diğer kurumlar pandemi döneminde faaliyetlerini önemli ölçüde askıya alırken, Caferağa Medresesi’nde sanat heveskârları ile eğitmenleri hâlâ buluşabiliyor.

1985 yılında Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından koruma altına alınan ve Mimar Sinan’ın 400. ölüm yıldönümü vesilesiyle restore edilen Caferağa Medresesi, 1989’da kültür merkezi olarak yeniden açıldı. Geleneksel Türk Sanatları Eğitim Merkezi olarak faaliyet gösteriyor. Medresede hat, kaligrafi, tezhip, minyatür, çini, ebru, porselen desenleme, kurdele nakışı dekoratif süsleme, takı tasarımı, kuyumculuk, katı’, resim, seramik, mozaik ve dekoratif resim dallarında nitelikli eğitimler veriliyor. Eğitimler, 2020 yılının yaz ve güz dönemlerinde COVID-19 salgını nedeniyle gerek atölye gerek öğrenci sayısı sınırlandırılarak devam ediyor. Aralık- Ocak ve Şubat’ı kapsayan kış döneminde de bu şekilde devam edilmesi planlanıyor. Zira, hiçbirimiz için kolay geçmeyeceğe benzeyen kış günlerinde hem korunaklı bir ortamda sosyalleşmek hem de hobi edinmek isteyenlerin yolu muhakkak ki Caferağa Medresesi’ne düşecek.

Medresenin usta eğitmenleriyle bir araya geldik ve farklı geleneksel el sanatları hakkında ufuk turuna çıktığımız söyleşiler gerçekleştirdik.

Salih Girgiç

Keçe hem sabır hem güç istiyor

Çocukluktan itibaren keçe, halı ve kilim sanatlarıyla uğraşan Salih Girgiç, mesleğin içinde büyürken eğitimini de ihmal etmemiş. 2019 yılında Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nda keçe eğitimi vermeye başlayan ve halen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Salih Girgiç’le keçe sanatını konuştuk.

Keçe sanatıyla nasıl tanıştınız? Nasıl devam ediyor bu yolculuk?

Aile mesleğimiz olmasından dolayı çocukluğumdan itibaren halı, kilim ve keçe sanatlarıyla uğraştım. Ortaöğrenimi bitirdikten sonra babam ve ağabeylerimle beraber yoğun olarak üretime dahil oldum. Mevlâna Müzesi’nin, Galata ve Yenikapı Mevlevihanelerinin restorasyonu sırasında sanduka sikkelerinin yenilenmesinde çalıştım. Tarihî dizilere keçe şapkalar yaptık. 2014’te Selçuk Üniversitesi’nde Halı, Kilim ve Eski Kumaş Desenleri Bölümü’nde eğitim almaya başladım. Geçtiğimiz yıldan bu yana Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nda keçe eğitimi veriyorum.

Keçe sanatının tarihine dair neler biliyoruz?

Keçenin bulunan en eski örnekleri, Rus arkeolog Rudenko tarafından Altay Dağları eteklerinde açılan Pazırık Kurganları’ndan çıkan ve MÖ 4. yüzyıla tarihlenen keçe parçalardır. Kazılarda at eyerleri, tepme keçe örtüler ve üç boyutlu keçe heykeller bulunmuştur. Örtülerde genellikle dağ keçisi, geyik, aslan gibi hayvanların mücadeleleri ve bitkisel motifler görülür. Keçenin geçmiş zamanlarda insanların gündelik yaşamında önemli bir yer teşkil ettiğini biliyoruz. Çadırlar, çoban kepenekleri, kıyafetler... Buzdolabı olarak bile kullanılmış keçe! Çağımıza geldiğimizde ise bir dönem unutulmaya yüz tutmuş olsa da kalan son ustaların gayretiyle tekrar tanınmaya başladı. Belediyelerin ve özel kurumların sanat atölyelerinde keçeye yer vermeleri, düzenlenen sergi ve festivaller ilgiyi artırdı. Günümüzde farklı malzeme kullanımıyla gelenekselle modern yaklaşımlar birleştirilerek sanatsal keçe üretimi yapılıyor. Tabii teknoloji de önemli bir etken. Keçenin kaliteli yün ve kumaşla birleşmesi, daha zarif ve kullanışlı ürünlerin ortaya çıkmasını sağladı.

Keçe sanatına vâkıf olmak için hangi aşamalardan geçmek gerek?

Keçe, sabır ve güç isteyen bir sanat. Kullanılan hammadde çeşitli yünlerden oluşuyor. Günlerce emek vererek yünden bir desen yapıyorsunuz; ama bitmiş sayılmıyor, devamında deseni bozmadan keçeleştirmek de desen oluşturmak kadar önem arz ediyor. Bunun için teknik bilgi şart. Bu yolda öğrencilik ancak bu sanata gönül vermekle olur. Bütün tekniklerden önce öğrenciden beklenen yün ile bütünleşmesi, yani yünü hissetmesi. Keçe eğitiminde yaş ve cinsiyet değil, his çok önemli.

Sanatı zanaata çevirip bundan para kazanmak, meslek edinmek mümkün mü?

Keçeciliğin tekniklerini öğrenen kişi, istediği takdirde seri üretim yaparak geçimini sağlayabilir. Seri üretimden maksat makineleşme değil elbette. Aynı ürünü farklı renk kombinasyonlarıyla birden fazla üretmek. Artık birçok tekstil alanında keçenin kullanılması ürün çeşitliliğini artırdı. Ayrıca yerli ve yabancı turistlerin keçeye ilgisinin artması ve internet üzerinden satış imkânlarının çoğalması keçeciliği meslek edinmek isteyenlerin işini kolaylaştırıyor.

Mr. Calli

Yazının en güzeli hiç yazılamaz

Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nın kaligrafi eğitmeni, yazı sanatına daha çocukken gönül vermiş bir sanatçı. Sanatında Mr. Calli mahlasını kullanmayı tercih ediyor. Harflerin insicamıyla yeni söylemler yaratacak çarpıcı eserler üretmek istediğini söyleyen ve bu eserlerin ancak aşk ile meşk ederek ortaya çıkarılabileceğine inanan Mr. Calli, kaligrafi sanatını anlattı.

Nasıl gelişti kaligrafiye merakınız?

İlk ve ortaöğrenimimi İstanbul dışında, yükseköğrenimimi İstanbul’da tamamladım. Üniversitede ilahiyat okuyunca hat sanatına merakım güçlendi. İstanbul’un kadim ustalarıyla tanıştıktan sonra kendimi bambaşka bir dünyada buldum. Bu insanlar yazı konusunda gelmiş geçmiş en kıdemli hocalardan ders almış, akademide dersler veren kişilerdi ve bizi hep teşvik ettiler. Bu teşviklerden de güç alarak Savaş Çevik üstattan ders istedim ve şükür ki öğrencisi olmak nasip oldu.

Ne zamandan beri Caferağa Medresesi’nde ders veriyorsunuz?

Caferağa ailesine gireli iki yıl oldu. Burada ders veren bütün hocalarımız tam manasıyla birer kültür gönüllüsüdür. Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, eğitmenlerinden yöneticilerine kadar var gücüyle bir yandan Koca Sinan’ın eseri olan bu tarihî medreseye sahip çıkmaya, diğer yandan ise geleneksel sanatlarımızı yaşatmaya çalışıyor.

Öğrencileriniz ağırlıkla hangi yaş grubundan?

Bu kapıdan kim girip bir bilgi talep ederse geri çevrilmez, ecdadımızdan bize ulaşan medrese kültürü budur. Herkes eğitim alabilir. Bununla beraber ders gruplarında genellikle yetişkinleri görüyoruz. Bence bunun nedeni, bu medreseye geldiklerinde şehrin gürültülü, kasvetli havasını bir kenarda bırakabilmeleri. Burada bir muhabbet ve sevgi havası bulurlar. Bir böceğin ağaca tırmanışını, bir üstadın ebru teknesine renkleri damlatışıyla birlikte resmederler. Burada kurs almak bir terapi olur onlara, hem öğrenir hem güzel vakit geçirirler.

Kaligrafi sanatıyla ilgili en çok neler soruluyor size?

Bana en çok ne kadar zamanda öğrendiğim soruluyor. Bunu insanımızın aceleci oluşuna bağlıyorum. Biz genel olarak çok emek sarf etmeden bir şeyleri elde etmek istiyoruz. Bundan dolayı çoğu zaman sını a kalıyoruz. Bence asıl soru, bu sanatı nasıl öğrenmeliyiz ve en iyi şekilde nasıl icra edebiliriz olmalı. Ben de onlara şu cevabı vermeliyim: Öncelikle bu sanatı sevmelisiniz. Bu sanatta hiçbir zaman en güzel yazıyı yazdım diyemezsiniz, hep bir doyumsuzluk hâkimdir. Bu sanatı icra edenin bir gayesi de kesinlikle sanat ile meşgul olmak olmalıdır, para kazanmak değil.

Aysel Ergül

Taşa duygu katmak zor

Caferağa Medresesi’nde mozaik eğitimi veren Aysel Ergül, dalında Türkiye’nin ilk eğitmenlerinden, arkeolog ve mozaik sanatçısı.

Mozaikle ve Caferağa’yla yolunuz nasıl kesişti?

Türk Kültürüne Hizmet Vakfı kurumuyla 2005 yılında tanıştık ve birlikte bir Avrupa Birliği projesiyle yolculuğa başladık. Halen uyum içerisinde çalışıyoruz. Mozaikle, arkeoloji okuduğum için tanıştım, arkeolojinin içinde mozaik restorasyonu vardır. 2000 yılında kendi özel atölyemi açtım, o gün bu gündür eğitiyorum. İstanbul’da kurs görenlerin neredeyse yüzde doksanı benim öğrencimdir, o zamanlar Türkiye’de mozaik hocalığı yoktu çünkü. Eğitimin yanında butik işler de yapıyoruz, özel projelere, tasarımlara imzalar atıyoruz.

Mozaiğin tarihsel yolculuğundan bahsedebilir misiniz?

Mozaiğin tarihi Sümerlere kadar uzanıyor. O zaman da şimdiki gibi duvar süslemek maksadıyla başlamış. Tarihte ilk zamanlar agoralarda, meydanlarda, evlerde tabela gibi kullanılmış. Burası müzikevi, burası aşevi gibi ifadelerde yazı yerine mozaiğe başvurmuşlar. Roma İmparatorluğu döneminde daha çok şehir kaldırımlarında, meydanlarda ve ev avlularında kullanılmış. Gaziantep Arkeoloji Müzesi’nde bulunan ve Zeugma antik şehrindeki villalardan çıkarılan mozaikler bu dönem eserlerinin iyi temsilleri diyebiliriz. Antakya da Roma’dan mühim mozaik özellikleri barındırır. Sonraları Roma döneminde mozaik çok dejenere olmuş, her yerde mozaik... Teknik gittikçe kabalaşmış. Bizans döneminde ise altın varaklar kullanılarak farklı bir biçim almış: Kiliselerde dinî motifler, kutsal mesajlar şeklinde. Ayasofya, Kariye bunun en güzel örnekleri. Kariye Müzesi’nde görürsünüz, bütün hikâyeyi mozaikler anlatır. Ülkemizden de yakın zamandan örnek vermek gerekirse, 1950’lerden itibaren modern yorumla mozaiği canlandıran sanatçılarımız var: Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu ilk akla gelen isimlerden... Mozaikle hikâye anlatmak zordur aslında, taşa duygu katmak yani. Günümüzde daha modern tekniklerle çalışıyoruz.

Medrese'deki atölye çalışmaları COVID-19 önlemleri dikkate alınarak devam etti

Çağdaş mozaik diye adlandırabilir miyiz?

Çağdaş demeyelim de malzeme ve teknik kolaylık diyelim. Yani teknolojiyle birlikte gelişen kolaylık. Artık su bazlı tutkal var, kuruyunca şeffaflaşan tutkal var, silikon gibi yapıştırıcılar var. Sümerlerden beri hayvan kemikleri tutkal olarak kullanılırmış. Günümüzde ise o kadar çok malzeme var ki. Örs ve çekiç de kullanmıyoruz. Eskiden taşları doğadan toplayıp çekiç ve örsle kırarak yapmışız renkli taşları, şimdi belli kalıplarda, belli ölçülerdeki malzemeyi şekillendiriyoruz.

Caferağa’da öğrencilerinizin eğitim alma nedeni hobi kazanmak mı yoksa meslek edinmek mi?

Kendi atölyesini açmış çok öğrencim var. Bu işi gönülden öğretiyoruz, tekniğin yanı sıra. Dolayısıyla iyi öğrenciler yetiştiriyorum, onlar da başarılı öğretmenler oluyorlar. Bunun dışında sadece hobi olarak mozaik yapanlar da var. Yaş ortalamam yüksektir mozaikte. Çalışanı da var emekli olanı da.

Nilgin Öztürk

Resim yeteneği şart değil

Yirmi altı yıldır Türk Kültürüne Hizmet Vakfı bünyesinde bulunan porselen eğitmeni Nilgin Öztürk, ilham olmak istiyor: “İnsanlara güç vermek amacıyla şunu söyleyeyim; güzel sanatlar mezunu değilim.”

Nasıl tanıştınız bu sanatla?

Ben usta çırak ilişkisi içinde öğrendim bu işi vakı a. Sonra, eksik olmasınlar, bırakmadılar beni. O arada yeteneğimi geliştirmek için başka okullara da gittim. Yaptım bitti diye bir şey yok. Hep devam ettirmeniz gerekir. Fırça elinizde olacak sürekli, gece yatarken bile düşüneceksiniz ben bunu nasıl yapabilirim diye.

Bu sanat dalında gelişebilmek için resim kabiliyeti gerekiyor mu?

Hayır. Çizgi çekmesini bilmeyen bile porselen yapabilir. Burada çizgi çekmeyi, boyamayı öğreniyorsun. Boyama tabii çok önemli, o bakımdan resim kabiliyetinin renk konusunda fayda sağladığını söyleyebiliriz. Guaj, resim, suluboya çok farklı, çünkü hepsinin rengi farklı. Seramikte de öyle. Boyarsın, başka renk çıkar. Her fırına giren porselende bir risk var, camlarda da öyle. Camlar patlar mesela ama çok güzel şeyler çıkar çıktığı zaman da.

Diğer sanatlara kıyasla porselen ile daha geç tanışmış bu topraklar. Ülkemizde nasıl bir gelişim izlemiş?

Porselenin tarihsel gelişiminde geç Osmanlı dönemi çok önemli bir zaman dilimi. II. Abdülhamit dönemi ilk porselen üretimlerin yapıldığı zamanlar. Türk çini sanatını canlandırmak ve sonradan tanıştığımız porselen sanatında gelişebilmek için Yıldız’da çini ve porselen fabrikası kuruluyor.

Tüzin Tiryaki

İş stresine karşı ebru kursu

Öğrenci olarak adım attığı Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Caferağa Medresesi’nde şimdi eğitmen olarak görev alan Tüzin Tiryaki, ebru sanatının ne olduğunu ve ne olmadığını anlatıyor.

Ebru sanatı ile nasıl tanıştınız, nasıl eğitmen oldunuz?

1994 yılında Caferağa Medresesi’nde ebru dersleri almaya başladım. O dönem gerek malzeme temin etme gerekse malzemeyi medreseye taşıma konusunda yaşadığım zorluk sebebiyle altı ha a sonunda derslere veda etmek zorunda kaldım. Aklım ve kalbim bu sanatta kaldığı için ailemin hazırladığı atölyemde iki yıl aralıksız ebru çalıştım. 1999 yılında TKHV Caferağa Medresesi’ne bu defa ebru hocası olarak geri döndüm.

Bu sanatın tarihine dair neler biliyoruz?

Ebru, İstanbul’a 1500’lü yıllarda gelen bir kâğıt boyama sanatı. İlk kez nerede ve hangi tarihte yapıldığı bilinmese de Asya ve Türk coğrafyasında geliştiği genel kabul gören bir görüş.

Kimler ebru derslerine kayıt yaptırıyor, öğrenci profiliniz nasıl?

Çoğunluğu eğitim hayatını tamamlamış, çalışma hayatına atılmış kişiler. İnsanlar genellikle profesyonel iş dünyasının stresine ve baskısına karşı direnç kazanmak için ebru sınıfına kayıt yaptırıyorlar.

Ebrudan para kazanma boyutu nedir?

Fonksiyon taşıyan hiçbir şeye sanat diyemeyiz. Ebru tekniğini kullanarak kumaş, seramik, cam, ahşap boyama yapılıyor. Ancak bu işleri zanaat olarak değerlendiririz; hediyelik eşya satan dükkânlarda beğeniye sunulurlar.

Ebru sanatının modern yorumları hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ebru eğitimi minimum üç yıl sürüyor. Klasik ebru eğitimini başarıyla tamamlayan öğrenci bundan sonraki çalışmalarını tasarım üzerine yoğunlaşarak geçirmelidir. Başkalarının eserlerini taklit ederek sanatçı olunmaz. Ebru, stilizasyonu yapılmış çiçeklerden oluşur. Bu stilizasyon çalışmaları daha önce bir başkası tarafından yapılmamış ve ebru sanatının kuralları dahilinde yapılmış olmalı. Günümüzde modern ebru olarak adlandırılan manzara resimleri, portreler gibi çok güzel örnekler görüyoruz fakat bunları ebru sanatının eseri olarak değil, ebru tekniğiyle yapılmış çalışmalar olarak ayrı bir yere koymamız gerekir. 

Arzu Türk

Doğaya dönüş ve dinlenme yöntemi

Arkeolojik kazı alanlarından Caferağa Medresesi’ne varan yolculuğunu anlatan seramik eğitmeni Arzu Türk, Cihangir’deki atölyesinde de sanatını icra etmeye devam ediyor.

Seramik sanatıyla nasıl tanıştınız?

2007 yılında Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde lisans ve yan dal seramik mezunuyum. 2008-2013 yılları arasında arkeolojik kazı alanlarında, Sagalassos Antoninler Çeşmesi Taş Tamamlama Projesi’nde, Efes Antik Kent Yamaçevler ve Serapion Projelerinde heykel restorasyonu çalışmalarında bulundum. Aynı zamanda birçok sempozyum ve çağdaş sanat sergisine katıldım. Atölye çalışmalarım için İstanbul’a taşındım. Bu süreçte Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden pedagojik formasyon dersi alarak özel ve devlet okullarında örgün eğitim verme hakkı kazandım. Şimdi Caferağa Medresesi’nde yetişkinlere seramik ve heykel dersleri veriyorum.

Seramik derslerinize kimler ilgi gösteriyor?

Caferağa Medresesi’ndeki öğrenci gruplarım üniversiteliler, işinsanları ve emeklilerden oluşuyor.

Ülkemizde seramiğe ilgi ne durumda?

Son birkaç yıldır gittikçe arttığını söyleyebilirim. Öğrencilerimizin hobi olarak başladıkları bu sanatı mesleğe dönüştürdüklerine de şahit oluyorum. Seramik sanatını, bir terapi, doğaya dönüş ve dinlenme yöntemi diye nitelendirebilirim.

Seramik sanatının geçmişinden bahseder misiniz?

Çatalhöyük kazılarında 8 bin yıl öncesine ait seramik parçalarına rastlanmış. Yani seramiğin serüveni ilk olarak bizim topraklarımızda, Anadolu’da başlıyor... Yerleşik hayata geçişle birlikte insanlar toprağı, ateş ve el işçiliğiyle birleştirerek birçok araç gereç yapıyor. Seramik, yeme içme kaplarından amforalara, kandillerden zamanla inanç simgeleri olarak kullanılan objelere dönüşüyor. Roma İmparatorluğu döneminde Anadolu’daki kentlerde çömlekçi mahalleleri olduğunu, buralarda neredeyse günümüzdeki fabrikalar gibi üretim yapıldığını biliyoruz. Her uygarlık kendi özgün çizgisini, formunu işliyor seramik sanatına.

Geleneksel El Sanatları
Keçe
Ebru
Seramik
Kaligrafi
Mozaik
Porselen
Caferağa Medresesi
İstanbul
Sayı 004

BENZER

Borusan Contemporary, içinde bulunduğumuz süreç ve ruh haliyle örtüşen yeni sergisini yine dönemin ruhuna en uygun şekilde izleyiciye sunuyor. Acı Reçete #2, sanal alemde 7/24 takip edilebilecek.
En sevdiğimiz kadınlardan beşi, hem kendi kariyerleri hem de Türkiye müziği açısından hayli önem taşıyan albümlerinin yirminci yaşını kutluyor.
Soyluların sürgün yeri, din adamlarının inziva adresi, Batılıların yazlığı, İstanbullunun tedavi, dinlence ve eğlence merkezi, Beyaz Rusların sığınağı... Yüzyıllar boyu sürgünlerin, zorunlu göçlerin, dönüşümlerin coğrafyası olan Adalar, yine bir değişim içinde. Bu kez uzun zamandır beklenen iyiye doğru bir değişim bu.