Yeşilçam'ın akademik jönü

Fotoğraf
Koray Berkin
25 Mayıs 2022 - 15:54

Felsefe öğretmeni bir anne, makine mühendisi bir babanın tek çocuğusunuz. Biraz çocukluğunuz ve yetişme ortamınızdan bahsedebilir misiniz?

Benim doğumum Taksim Alman Hastanesi’nde gerçekleşti. 22 Kasım 1940’ta... Şu anda 81 bitip 82’den gün almaktayım. Ben 20 yaşına gelene kadar Cihangir’de yaşadık. Mütevazı bir aileydik. Babam makine mühendisiydi. Sirkeci’de kendi dükkânı vardı. Çeşitli sanayi malzemelerini dışarıdan ithal eder, kişi ve kuruluşlara pazarlardı. Hamidiye Caddesi’nde güzel bir dükkândı. Annem de felsefe öğretmeniydi.

Annenizden çok derin şeyler öğrenmişsinizdir...

Derin şeyler tabii. Halen profesyonel olarak konferanslar veriyorum. Sevgi teması işleyen ve özellikle felsefeyi ilgilendiren konularda annemden çok feyz aldım. Onun bilgilerinden istifade ettim, yazdığı notları da zihnime aktardığım için ilgiyle izlenen konferanslar vermeye devam ediyorum.

Küçükken ve sonra gençliğinizde vaktinizi nasıl geçiriyordunuz?

Çok yönlü bir insanım. Çocukluğum Cihangir’de geçti. Ben 20 yaşındayken babam Büyükada’da bir ev yaptırdığı için Cihangir’i bıraktık. 27 Mayıs 1960 senesinde ihtilal olmuştu. O aralar ben bitirme imtihanlarına vapurla gidip gelmekteydim. Annem son derece müşfik, toleranslı bir insandı. Öğrencileri ona şiirler yazardı. Güzel de bir kadındı, mavi gözlü, sarışın. Annesi Macaristan kökenli, fakat Bulgaristan’da doğmuş. Çok da olgun bir kadındı. Babam da Çerkez kökenlidir. Tek çocuk olmamın nedeni, zor bir doğum olmasından. Doğumda bir operasyon geçiriyor annem. O zamanlar harp zamanı ve doktor babama, “Bir daha çocuk yapmayın” demiş. Tek çocuk olmakla ilgili bazı yanlış inanışlar var. Tek çocuk egoist olur, bencil olur, “hep kendime hep kendime” der ve bu şekilde yetişir, denir. Bu yanlış. Ben de tek çocuğum ama paylaşımcı, insancıl, merhametliyim. Bu durum kişinin karakterine, yapısına, genlerine göre değişir.

Ediz Hun 82 yaşında ve hala sahnede

İnsanlara bakış açınız nasıldır?

İnsanlara her zaman sevgiyle yaklaşmışımdır. İnsan ayrımı yapmam. Benim için en zor şartlarda yaşayan insanla, en üst mertebede olan insan aynıdır. Babam yanlış bir şey yapsa, babama da karşı çıkarım. Çocuklarıma da; biri kız biri erkek, hiçbir zaman bir tanesine daha fazla sevgi göstermem. Bir işe başlayınca onu bitireceksin. Bunu öğrettim ben çocuklarıma. Bitirmezsen bunun hiçbir kıymeti yok. Bende bir hata varsa 10 defa özür dilerim. Öyle bir tipim. Her şey açıktır bende, yani ben doğal bir insanım, açık sözlüyüm. Kötülüklere karşı da, adamın gözüne bakarak kötü olduğunu söylerim. Kimseye bir borcum yok. Tüm yaşama ve yaşayanlara saygım var sadece, onu da ödemeye çalışıyorum.

Çocukluğunuzda Cihangir sokakları nasıldı?

Sokaklarda çok oynardık. Bilyelerle oynardık. Yüz paralar vardı. O yüz paraların ortası delikti. Orayı ince bir misina ile bağlardık, yere koyardık. Adamın biri 100 parayı almak istediğinde çekerdik, gülerdik. Gençliğimiz iyi geçti, herhangi bir sıkıntımız olmadı. Annem babam çok iyiydi. Babam sürekli Almanya’ya gidip geliyordu. Velhasıl keyifli bir çocukluktu benimki. O zamanlar bile hayvanlara ve bitkilere çok meraklıydım.

Ediz Hun

Bugünün İstanbul’u sizde nasıl bir his uyandırıyor?

İstanbul’un eski halini çok özlüyorum. Ahşap evler, köşkler, güzel bahçeler, dutluklar, şeftali ağaçları... Bunlarla doluydu İstanbul. Ben Ekrem İmamoğlu Bey’i çok severim. Muhterem bir insan, çok duygusal. Çok iyi bir seçimdi. Ama şu anki İstanbul, benim İstanbul’um değil, tamamen beton yığını. Binaların kimi 18, kimi 8 kat, bir geometrik düzen yok. Kaotik bir durum var. Ama bu belediyeyle ilgili değil. Mimari yapıyla ilgili... Hükümetin tarzı ve bu inşaatlara böyle lakayt şekilde müsaade edilmesi çok çirkinleştirdi İstanbul’u. Ama bütün Türkiye böyle. Her yer apartman dolu. Bir tane tek katlı güzel, hoş çiçekler içinde bir ev bulamıyorsunuz. Apartman, apartman... Norveç’te “güneş hakkı” vardır. Bu hiç telaffuz edilmemiştir Türkiye’de. Sizin eğer iki katlı bir eviniz varsa önüne bir gökdelen çektirmezler. Güneşi kapatıyor çünkü. Adadaki evimin bahçesi var. O ev hayatımda çok önemlidir. Annem orada arkadaşlarıyla denize girerdi. Bir arsa vardı. Dedi ki, “Ediz, bunu al”. Bir Musevi vatandaşımız İsrail’e göç ediyordu. 600 metrekare arsa, deniz kenarında. Onu aldım, orada bir ev yaptırdım. Yazları orada oturuyorum. Kışın da iş sebebiyle şehirdeyim. O bahçe, o çiçekler, kuşlar, kediler, martılar, kargalar beni rahatlatıyor. Ada tam manasıyla benim için terapi. Orası olmasaydı Ege’ye yerleşirdim. İstanbul’da kalmam. O eski İstanbul yok artık. Gerçi, başka ülkelere de gitsek bir betonlaşma var. Bu beni üzüyor. Adam geliyor sizin evinizin önüne gökdelen dikiyor, nasıl oluyor bu? Benim oturduğum yer Göztepe. Burada farklı farklı apartmanlar var. Diyorlar ki, “Efendim şehir büyüyor, nüfus artıyor, onun için. İhtiyaç var.” Kardeşim hak var hukuk var. Ben bu evi yıllar önce yaptırmışım. Sen benim evimin önüne gökdelen dikemezsin.

Bugün İstanbul’da olmayan nedir?

İstanbul dünyadaki üç büyük güzel şehirden biriydi. Bir tanesi Rio de Janeiro, diğeri de Hong Kong... İstanbul’da olmayan nedir biliyor musunuz? Yeşil alan yok, hiç kalmadı. Beton yığını sebebiyle de güneş yok. Mesela Bodrum. Çok bozulmadı. İnsanlar neden Türkiye’nin birçok yerinden geliyor, gelmeye devam ediyor ve yazlıkları var? Çünkü Bodrum güzel bir şehir, tek katlı, üç katlı beyaz evler var. Otantik ve güzel, içinizi açıyor. Ama Marmaris’e gidiyorsunuz, blok apartman. Sayfiyede villalar olur, küçük evler olur. Bakın ben açık sözlü bir insanım. Bu yazıyı okuyanlardan işine gelmeyen olabilir, sevmeyenler olabilir beni. Ama ben doğrusunu söylüyorum. O sevmeyenler bir kere oturup düşünsünler. Neyin ne olduğunu o zaman idrak edeceklerdir. Biz faniyiz. Bugün varız yarın yokuz. Bu dünyadaki görevimiz burada bitmiş olmuyor. Bizden sonra, çocuklarımız devam edecek. Onları düşünmemiz lazım. Egoistçe hareket ediyoruz, benciliz. Bu bencilliğimizden uzaklaşmamız lazım. Paylaşımcı olmayı öğrenmemiz lazım.

Ediz Hun

İstanbul’la ilgili en büyük hayaliniz neydi? Bu hayal gerçekleşti mi? Burayı nasıl bir şehir olarak görmek sizi mutlu eder?

İstanbul güzel bir şehirdi... Şehitler Köprüsü’nden geçerken Boğaz’a şöyle bir göz atıyorum. Çok güzel, müthiş bir tabiat harikası. Bunları bozmamak lazım. Ancak İstanbul’da estetiği kaçırdık ne yazık ki...

Bundan sonra ne yapılabilir?

Bundan sonra Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş gibi insanlar belediye başkanlıklarına devam ederse belki ilerisi için ümit olabilir. Ekrem Bey iki yıl önce adaya geldi. Büyük bir nezaket göstererek evimizi de ziyaret eti. 18 kişilik bu gruba izzet-i ikramda bulunduk tabii. Gayret ettik. Çok efendi, terbiyeli, düzgün bir insan. İstanbul için çalışıyor, kendisi için değil. İstanbul’un daha mükemmel olması için uğraşıyor. Bundan eminim.

81 yıllık bir İstanbullu olarak bu şehirde halen gitmediğiniz bir yer yahut halen yapmadığınız, sürekli erteleyerek deneyimlemediğiniz bir şey var mı?

İstanbul’un her yerini bildiğimi düşünüyorum. Yeni yerleşim yerleri, Başakşehir gibi, bunlar hakkında pek bilgim yok. Trafik İstanbul’un en büyük sorunu. Ekrem Bey ve ekibi çok da güzel, başarılı şeyler yapıyor. Metrolar yapıyor ve çok çalışıyor. Ama şehir o kadar yoğun bir kalabalık içinde ki... 16 milyon nüfus var diyorlar. Megalopolis... Bu kavramı belki ilk defa duyacaksınız. Megalo, Yunanca devasa; polis ise şehir. Bakın İstanbul 26,5 milyonluk bir megolopolisin kalbidir. Doğu’da Adapazarı, Batı’da Tekirdağ, Güney’de Yalova, Çınarcık ve Bursa’yı da içine koyun.

Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun

Yeşilçam sebebiyle Beyoğlu, kurduğunuz matbaa sebebiyle Karaköy, sizin mekânlarınızdı. O dönemin kokusu, rengi şimdi elbette yok. Ancak o çevreleri özümsemiş biri olarak, yaşadığınız bu mekânları bize anlatır mısınız?

Benim hayatım çalışmakla geçti, çalışkan bir adamım. 1970’li yılların ikinci yarısında sinema, uygunsuz bir kulvara çekilmek istendi. Onun için sinemadan ayrıldım. Dedim ki, bu iş artık maalesef beklenen seviyeye gelmiş olsa da, birtakım fırsatçılar tarafından yanlış uygulanmaya, yorumlanmaya başlandı. Kalktım Norveç’e gittim, 1975 sonu. Üniversite okudum orada tekrar, biyoloji ve biyokimya... Döndüğüm 1982’den itibaren de ders veriyorum. Dünya, Türk sineması ve oyunculuk dersleri. Şu anda ekoloji bilimleri dersi vermeye devam ediyorum. 22 yaşında hayatıma giren sinema, bana çok şey öğretti. Disiplinli olmayı; işini iyi yapabilirsen muvaffak olabileceğini öğretti. Kendimi methetmek için söylemiyorum. Norveç’te üniversiteyi ikinci olarak bitirdim. Diplomayı veren kadın dedi ki, “1957’de bir Türk diş hekimi vardı. O da sizin gibi müthiş başarılı oldu. Siz ikincisiniz...” Gözlerimden yaşlar akıyordu. Başarının mutluluğunu hissettim.

Tiyatroyu da başarıyla sürdürüyorsunuz. Teklif nasıl geldi?

2019’da Savaş Özdural ve Eşi Pelin Hanım’la buluştuk. Tiyatronun sahibi “Biz bir tiyatro oyunu sergileyeceğiz. Agatha Christie’nin... Sizi düşünüyoruz” dedi. “Niçin ben? Ben hayatımda hiç tiyatro yapmadım. 130 filmim var ama tiyatro bambaşka bir şey...” dedim. “Biz sizi düşünüyoruz...” deyince, “O zaman gönderin teksti!” dedim. Sandım ki, tanınmış bir sinema sanatçısı da olsun diye bir rol verecekler. İzleyiciler, “aaa o da var” diyecek diye düşündüklerini sanıyordum. Tekst 68 sayfa. 62 sayfada ben varım. Başrol ağırlıklı, hepsi ezber. Ezber sadece kendinin değil, bizden öncekileri de bizden sonrakileri de bileceksiniz. Hemen rahmetli Enis Fosforoğlu’na dedim ki, “Nasıl yapacağım?” Bana, “Çalışırsan yaparsın. Zordur ama azimli adamsın!” dedi. Üniversitede beraberdik, o tiyatro dersi veriyordu ben sinema. Dedim ki, “Hanım sen beni unut. İki ay yokum ben. Odama kapanıyorum. Kek, çay, Nescafe severim. Onları getir bana kapımı kapa, ben çalışacağım...” Odamda çalıştım, adaya giderken vapurda çalıştım, motora bindim çalıştım. Bugün Nisan sonu itibarıyla 100’üncü oyunu oynuyoruz. Başarılı olmak için çalışmak lazım. Muvaffak olduğumu da düşünüyorum. Her zaman full gidiyoruz. Ben oyuna beş, on dakika sonra giriyorum. Alkış kopuyor.

Sevdiniz mi?

Sevdim. İnsanlar çok iyi, homojen. Zaten kötü olsa devam etmem. Özgür bir adamım. Herhangi bir ekonomik sıkıntım da yok. Belirli bir yaştayım. Bundan sonra üç beş sene ömrüm kaldı.

Ediz Hun

1991-1993 yılları arasında Çevre Bakanlığı Baş Danışmanıydınız ve İstanbul Çevre İl Müdürlüğü görevindeydiniz. Ne gibi projelerde yer aldınız? O tarihlerde İstanbul için siz neler yaptınız?

Halkımız çok duyarlı. O zamanlar bizim elimizdeki imkânlar yetersizdi. Kadıncağızın biri feryat ederek Beykoz’dan arıyor. “Ediz Bey ağaçları motorlarla kesiyorlar, yetişin ne olur siz Çevre İl Müdürü’sünüz...” Bunu duyduktan iki saat sonra ancak gidebiliriz. Motorlar ise koca bir ağacı 5 dakikada kesebiliyor.

ANAP'a nasıl katılmıştınız? İstanbul milletvekilliği teklifi kimden, nasıl geldi?

Mesut Yılmaz Bey’den geldi. Mesut Bey’i severdim. Aklı başında bir beyefendiydi, mekânı cennet olsun. Ama bir hatası vardı. Etrafındaki insanları iyi seçemiyordu. O da ayrı bir meziyet herhalde.

Hayatınız boyunca büyük başarılar tattınız, büyük bir şöhret kazandınız, eminiz ki büyük maceralar da yaşamışsınızdır. Bu hayatın size en çok keyif veren tarafı ne oldu?

Hayatın kendisi aslında uçsuz, bucaksız bir macera. Ne mutlu bu yaşam imtihanını iyilikle, fazilet ve sevgiyle tamamlayanlara... Hayat çizgimi mümkün olduğunca yaradanın bize bahşetmiş olduğu güzellikleri gönlümde hissederek yürütmeye, kimseyi kırmamaya çalışarak devam ettirme gayreti içindeyim. Benim en fazla haz duyduğum ve keşfetmeye çalıştığım olgu; doğanın içindeki çeşitlilik ve canlıların kendi aralarındaki iletişimleri ve özümsemeleridir.

İstanbul’un sesi, rengi ve kokusu nedir sizce?

İstanbul, bence, gün batımında Gülhane Parkı’nı da içine alan Yarımada’daki Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet Camii, Boğaz’a doğru Dolmabahçe Sarayı. Boğaz’ın olağanüstü görkemli görüntüsü, suyunun hidrodinamiği ve mavi rengi... Ve nihayet birer inci gibi serpiştirilmiş Adalar’ıdır. Bunun dışında; tek tük şans eseri kalabilmiş parklardaki erguvan ağaçlarının mor çiçekleri, duvarları süsleyen sarmaşık güllerinin kokularıdır.

İçinizde ukde kalan bir şey var mı?

İçimde de ukde kalan bir şey yok. Sadece yaşamımda başarılı olmaya gayret etmişimdir. Kimseyi basamak yaparak ön plana geçmeye çalışmadım. Lisanını bilmeden gittiğim ülkede üniversiteyi ikinci olarak bitirdim. Bundan iki buçuk yıl önce de, gelen teklifle 79 yaşında tiyatroya başladım ve hala rolümü sürdürüyorum.

Sağlığınızı nasıl koruyorsunuz?

Sağlığıma dikkat ederim. Kilomu muhafaza etmeye çalışırım. Aşırılıklardan daima kaçınırım. Başka bir gayretim bulunmuyor. Bunun içinde; mutlaka biraz genetik faktörler ve bize bahşedilen bu fiziksel bedeni en iyi biçimde koruyabilme dürtüsü yatıyor.

Ediz Hun
Yeşilçam
İstanbul
Sinema
Tiyatro
ist dergi
IBB
Sayı 010

BENZER

Azapkapı’dan Unkapanı Köprüsü’ne girerken sağda yıllardır gördüğümüz iki dev vinç, bu şehirde sabit kalan, hâlâ bildiğimiz, tanıdığımız yerde yaşadığımızı hatırlatan, bu yüzden de güven veren birkaç şeyden biri. Tarihin bekçileri gibi... O iki vincin ait olduğu Haliç Tersanesi ise dışarıdan köhne ve terk edilmiş gibi dursa da içinde koskoca bir hayat var. Bu 70 dönümlük arazide, İstanbul’un iki köklü kurumu; 565 yaşındaki Haliç Tersanesi ile 169 yaşındaki Şehir Hatları bir arada çalışıyor. Umarım şu anda bu yazıyı bir vapurda okuyorsunuzdur ve o vapur Haliç Tersanesi’nden suya inmiştir.
Ahmet Ümit’in yeni romanı Kayıp Tanrılar Ülkesi’nde heyecanlı bir polisiyenin içinde buluyoruz kendimizi; Berlin-Bergama hattında detaylı bir cinayetin mitolojik ipuçlarını takip ediyor, arkeoloji ve yakın tarihe dair bilgilerin ışığında dev bir yapbozu çözüyoruz... Pandemide Büyükada’ya taşınan usta yazarla son kitabını, polisiyenin inceliklerini ve İstanbul’u konuştuk.
Hep söylenen bir cümledir: "Avrupai anlamda tiyatroyu Ermeniler başlattı." Boğos Çalgıcıoğlu, "Eyvallah, doğru" diyor ama sonra soruyor, "E peki sonra ne oldu?"