Yalnızlaşmadık, yalnız olduğumuzu anladık

Fotoğraf
Eser Paşa
27 Kasım 2020 - 15:03

Küresel salgın dünyanın efendisi olmadığımızı anlamamıza vesile oldu mu? Bunca teknolojiye karşın bir virüse yenik düştüğünü düşünüyor mu insanlık?

Pandemi öncesinde de dünyanın hatta kendi yaşamımızın efendisi olmadığımızı gösteren pek çok olaya tanık oluyor, maruz kalıyorduk. Her seferinde ölümlü oluşumuzu görmezden gelmenin, bildiğimizi bilmiyormuşuz gibi yaşamanın bir yolunu buluruz. İnsan yavrusunun insanlaşma süreci, başka deyişle özneleşmesi narsisistik bir çekirdeğe dayanır. Daha doğmadan önce ana babalarımız bize arzularında bir yer açar. Bir kadınla bir adamın birbirlerine ve doğacak olana duydukları arzunun içine doğar, o arzunun içine yerleşir, o arzudan beslenir, o arzuda kuruluruz. Bize ait olmayan beklentileri, istekleri, hayalleri kendimizinmiş gibi sahipleniriz. Ana babalarımızın sadece arzusunu değil, arzulama biçimlerini de sahiplenir, taklit ederiz. İnsan yavrusu kendine yabancılaşmış, kendine ait olmayan bir eve yerleşmiş, başkası tarafından verilmiş bir adın içini doldurmaya çalışan narsisistik bir varlık; hiçbir zaman dolduramayacağı bir kabuğu doldurmak için şiştikçe şişer. Ancak her başarısızlık, her hayal kırıklığı ve en nihayetinde ölüm, efendinin kendimiz olmadığını bize gösterir. Diğer tara an pazar ekonomisi insan yavrusunun zaa arını sömürmeyi iyi bilir: “Sen seçtiklerinsin”, “istersen olur”, “neyi seçersen, sen osun”... İşte pandemiyle birlikte yenilen, çöken, en ha nden sarsılan şey bu ideolojidir. Elbette geçici bir şey bu. Narsisistik benliklerimiz bu kırılmayı er zamanda unutur. Dünya ne savaşlar ne yıkımlar gördü.

2020’de alınan ve küresel boyutta tüm insanları etkileyen bazı kararlar oldu: 65 yaş üstüne dışarı çıkma kısıtlamaları gibi. Hâlihazırda, yaşlı nüfus sevmeyen bir ekonomik sistem var dünyada. Pandeminin bu sistemin eline silah verdiği düşüncesi de mevcut. Bütün bunların bugün artık daha ortalık yerde tartışılıyor olması ileri yaştaki insanlar üzerinde nasıl izler bırakabilir?

Kimi yaşlı insanlarda –risk grubunda olmalarından dolayı– pandemi travmatik bir etki yaratmış olabilir. Travma düşünceyi ve sözü parçalar. Toplumda artan kaygıyı dindirebilmek için bu parçalanmış düşünce ve sözleri duyup dinlemek, daha çok dinlemek, sabırla dinlemek gerekir. Yalnız bırakılmış, ölürsün diye korkutulmuş, sizin yüzünüzden diye suçlanmış bir insanın konuşmaya, yakınmaya, öfkelenmeye, ağlamaya, onu dinleyen alçak gönüllü insanlara ihtiyacı vardır; yaygaracı küstahlıklara değil. Yine de yaşlıların maruz kaldığı saldırı ve  aşağılamaların yaşlılardan ziyade gençleri olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum. Arzulara yetişecek gücü kalmayınca yavaşlayarak ölümü ertelemektir ihtiyarlık. Ölmemek için yavaşlamaktır. Bir süre daha hayatta kalabilmek için arzularını gemleyebilen tecrübeli insanların maharetidir. Başka deyişle ölüm karşısında bir insanın sahip olabileceği en dayanıklı ruh halidir. Son günlerde yapılan densizlikler elbette ihtiyarların kalbini kırmış olabilir. Ancak bu densizlerin 65 yıl veya daha fazla yaşamış bir insanın geleceğinde bırakacağı iz sivrisinek ısırığından hallicedir.

Oysa gençler hayat karşısında kırılgandır. Kaybedenlerin, hastaların, düşkünlerin, yoksun ve yoksul olanların dışlandığı bir kültürde yetişenler başarısızlıktan ölüm gibi korkarlar. Narsisizm çağının dramı bindiği dala garezinin olmasından gelir. Hepimiz yazar, hepimiz kahraman, hepimiz sahnede olursak bizi kim seyredecek? Eskiden başarısızlığa kısmet denir, başarısız olan kucaklanır, yaşaması için desteklenirdi... Şimdi “loser” (kaybeden) denip dışlanıyor. Dışlanmak gençliğin kırılganlığı ile birleşince onarılması güç yaralar açar. İhtiyarların aşağılandığı bir kültürün içinde gençlerin, ne şimdi ne de gelecekte huzurlu yaşamaları zordur: Enselerinde başarısızlığın soğuk nefesini ömür boyu hissederler çünkü.

XXX

Yaşadıklarımız değer algımızı ne yönde etkiledi? Dışarı çıkmamalıyız diyoruz ama çalışmamız gerekiyor, hayatı idame ettirmek gerekiyor ve gelecek kaygılarıyla sokağa çıkıyoruz. Bu pandemi, insanların kendilerine biçtikleri değerde psikolojik bir hasar bırakır mı?

Özel olarak hangi insandan, genel anlamda da hangi sosyoekonomik sını an bahsettiğimize göre değişen etkilerinin olacağını düşünüyorum. Örneğin bir hastalık olarak depresyon ile emeklerinin karşılığını alamadığı, çocuklarını besleyemediği için kendini mutsuz ve umutsuz hisseden kişilerin ruh halini birbirinden ayırt etmek gerekir. Çünkü birincisi sağlık hizmetlerinin, ikincisi çalışma koşullarının iyileştirilmesini, temel ihtiyaçlarının karşılanmasını gerektirir. Diğer tara an elinde harcayabileceğinden fazla para biriktiren bir sınıfın yaşayacağı trajedi başka türlü olacaktır. Bu paraları yemeden ölürsem diye korkanlarla, yiyecek ekmeği olmayanları aynı kefeye koyamayız. Birini salgın olumlu etkilerken ötekinin yaşamını sonsuza kadar ıstıraba dönüştürebilir. Bu türden felaketlerde ruh sağlığından bahsetmek, psikolojik etkilerden bahsetmek kapitalist ekonomilerde sık kullanılan bir araçtır. Çünkü ruh sağlığı meseleleri toplumsal bir sorunu bireysel bir acı üzerinden gölgelemek, gizlemek için kullanışlı bir araçtır. Her olayda, her felakette olduğu gibi salgın sonrasında da kimin nasıl etkileneceğini bilmenin bir yolu yok. Kiminde travmatik etkileri olacak kimine hiçbir etkisi olmayacaktır.

Çalışan insanlar gelirlerini kaybetmemek için ellerinden geleni yapmak durumunda olduklarının bilincindeler ama bir yandan da salgından ötürü gündelik hayata dair, iş hayatı dahil, pek çok şeye karşı yabancılaşma hissedebiliyorlar. Bu tip bir çatışmayı önlemek, onunla en iyi şekilde baş edebilmek için neler yapmalıyız?

İnsanı tüketen ne çok çalışmaktır ne de yoksulluk... İnsan yalnız kaldığında, dışlandığında, yok sayıldığında, insan yerine konmadığında tükenir. Birlikte hareket eden insanlar, birbirlerini dinleyen insanlar kolay kolay tükenmezler... Travma, dara düştüğünüzde gidecek bir yerinizin, sesinizi duyup duyuracak kimsenizin olmamasıdır; başınıza gelenlerin üstünün örtülmesi, başınıza gelenlerin normal olduğunun söylenmesidir. Geleneksel toplumlarda insanın yöneleceği yer ailesidir, modern toplumda ise sosyal devlettir. Kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütleri dara düşenin, yakınlarını kaybedenlerin kimsesi olmayı başarabilirse salgının bıraktığı izler ha er, açtığı yaralar iyileşir.

XXX

Sistem bizi zaten bireyselleştirmişti. Fakat bunun ne kadar farkındaydık? Pandemiyle yalnızlaştık mı, bireyselliğimizi mi fark ettik, yoksa dostumuz olmadığını mı?

Birey olmak sorumluluk duygusuyla, tekler arasında tek olduğunun bilinciyle birliktedir. Yalnızlık ise başka bir şey. İnsan her zaman tek başınadır ama yalnız olamaz. Kendini tanımayan, bu yüzden başkalarının onu tanımasına ihtiyaç duyan tek hayvandır insan. Eşin dostun varsa yalnız kalabilirsin. Psikanalist D. Winnicott “Yardıma ihtiyaç duyduğumuzda birisinin geleceğinden emin olunması kaydıyla, yalnız olmak, zihinsel oyunlar oynamak için en uygun durumdur” der. Yani yalnızlık paylaşmaya dair, diğeri melankoliye... Salgın sürecinde pek çok insan yalnızlaşmadı, ne kadar yalnız olduğunu fark etti.

Sosyal medyanın rolü nasıl biçimlendi? Sosyal medya bizim dostumuz mu?

Tanık yoksa bir hikâye yaşandı sayılmaz. Hikâye yoksa insan da yoktur. Sosyal medya tanığını kaybetmiş hikâyelerin can çekişen sahiplerine can simidi oldu. Sosyal medya kentlerde yapayalnız kalmış insanların iyileşme girişimidir.

Ailelerin ev içinde zoraki birliktelik hali çocuk gelişimini, aile ilişkilerini uzun vadede nasıl etkileyecek?

Zoraki de olsa olumsuz bir yanının olduğunu düşünmüyorum. Çocuklarıyla yeterince ilgilenmeyen, vakit geçirmeyen ailelerin durumu fark etmelerine neden olmuş olabilir. Bu da hem çocukları hem de ebeveynleri olumlu etkiler. Diğer tara an birçok ailede erkek şiddetinin hem kadınlar hem çocuklar üzerinde arttığını görüyoruz.

Okul düzeninin askıya alınması ve eğitimin evlerde sürdürülmesinin özellikle ebeveyn stresini artırdığını biliyoruz. Uzaktan eğitimin çocuklar ve ebeveynler üzerinde ne gibi etkileri olur?

Uzaktan eğitimin çocuklar üzerindeki olumlu veya olumsuz etkilerini öngörebilecek kadar bir gözleme ve çocuklar üzerinde bir klinik deneyime sahip değilim. Ama kimi uzmanları, eğitimcileri ve ana babaları itibarsızlaştırdığını söyleyebilirim. Altı ay önce internete iki saat girebilirsin diyen ana babalar, Google’daki “uzmanlar” çocukların günde sekiz saat online eğitime katılması için dediklerini yaparsa, o ana babaların çocukların gözünde, o “uzmanların” da toplumun nezdinde bir değeri kalmaz. O çocuklar Google ne derse onu yapar. Google ne derse onu yapan çocuklar uyuşturucu ve pornogra ye saplanır, şiddete başvurur, istediklerini almayan ana babasını döver. Çünkü babaların babası Google’ın babası, malını satmaya çalışan şirketlerdir. Çocuk ana babasının arzusuyla sınırlanmalıdır, şirketlerin değil.

Aşıya umut olarak bakabiliyor muyuz?

Bilim ortak akıldır. Yalnızca bir kişinin bilip gördüğüne hezeyan denir. Birden fazla kişi aynı koşullarda, aynı sonuçlara varana kadar hiçbir deneyim, hiçbir gözlem bilimsel olarak nitelenemez. Aşılar zamanın ve ortak aklın testinden geçmiş, uygarlığımızın en değerli nimetleri. Bilim insanlarının en yakın zamanda çözüm üreteceğine, salgını durduracak bir aşı geliştireceğine inanıyorum.

Agah Aydın
Psikoterapi
Psikoloji
Salgın
Covid-19
Sayı 004

BENZER

Evet, sıkıldık! Üstelik havalar güzelleştikçe evde kalmak ve bireysel tedbirleri harfiyen uygulamak zorlaşıyor. Peki ne yapalım? İBB Bilim Kurulu Üyesi ve Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Melike Yavuz özetle, ne korkuya kapılalım ne karalar bağlayalım ne de boşvermişliği seçip çevremizdeki insanları riske atalım diyor ve başlıktaki uyarıyı yapıyor.
İşgal dönemi İstanbul’una spor üzerinden bakan Mehmet Yüce imzalı Esir Şehirde Spor, okuyucuyla buluşuyor.
Mustafa Kemal, Nutuk’u kaleme aldığında henüz 45-46 yaşındaydı. Soyadı Kanunu çıkmamış, daha “Atatürk” ilan edilmemişti. Ama birkaç uzun insan ömrüne ancak sığacak kadar çok şey yaşamıştı. Anlatmalı, aktarmalı, gelecek kuşakları uyarmalıydı. Nutuk işte bu ihtiyaçtan doğmuştu. Bu yıl, aynı döneme ait yayımlanmış anı kitaplarından alıntılarla; kimin kim, hangi olayın ne olduğunu içeren bilgi kutularıyla zenginleştirilmiş ve güncel dile uyarlanmış haliyle yeniden hayat buldu.