Tiyatronun saklı tarihi

29 Ağustos 2022 - 14:32

Türkiye Ermeni Katolik Patrikhanesi 2022 Mıgırdiç Beşiktaşlıyan Ödülü’ne Boğos Çalgıcıoğlu’nu layık gördü. Bu nişan daha önce fotoğraf sanatçısı Ara Güler ve gazeteci-yazar Rober Haddeciyan’a verilmişti. Boğos Çalgıcıoğlu tiyatroya küçük yaşlarda başlamış. Dernek sahnelerinde oyuncu, yönetmen ve teknik danışman olarak görev yapmış. 2000’li yılların başında yolu Boğaziçi Gösteri Sanatları’nın (BGST) tiyatro bölümü oyuncularıyla kesişmiş ve tiyatro tarihine ışık tutan çeşitli oyunlarda oyuncu ve içerik danışmanı olarak yer almış. 1996 yılında BİLAR tarafından düzenlenen “Ermeni Kültürü ve Tarihi” adlı seminerde yaptığı sunum sonrası tiyatro tarihi çalışmalarına hız vermiş. Tiyatro tarihimizin pek çok önemli isminin mezar yerlerinin belirsiz olması onu bu alanda çalışmaya itmiş. Kendisiyle Bomonti’deki evinde gerçekleştirdiğimiz uzun söyleşinin bir kısmını paylaşıyorum. İğneyle kuyu kazarcasına bulup çıkardığı bilgileri büyük bir aşkla anlatıyor Boğos Çalgıcıoğlu. Anlattıklarının tümünü aktarmaya dergi sayfaları yetmez.

Avrupai anlamda Türk Tiyatrosu’nun kurucusu olarak adlandırılan Güllü Hagop’un ve Afife Jale’nin kayıp mezar yerlerini bulma hikâyesini ve İstanbul’un tiyatro haritasını çıkartan anlatımını okuduğunuzda, Osmanlı tiyatrosunun kurucularından Mıgırdiç Beşiktaşlıyan adına verilen ödülü gerçekten hak eden bir tiyatro emekçisinin aldığını anlayacaksınız...

Boğos Çalgıcıoğlu

Yazı ve röportajlarınızda İstanbul’daki pek çok tiyatro salonundan, tiyatro kumpanyasından bahsediyorsunuz.

Tabii yüzlerce tiyatro varmış o zamanlar. 1850’lerden Cumhuriyet’e kadar. Özellikle Pera bölgesinde yoğunlaşmış. Talimhane’den başlıyormuş tiyatro haritası. İstiklal Caddesi’ni boydan boya geçiyorsunuz, Yüksek Kaldırım’dan Galata’ya iniyorsunuz. Yol boyu tiyatro binaları varmış. Benim çocukluğumda Harbiye, oradan da Şişli’ye kadar uzanıyordu tiyatrolar. Harbiye’de, arada Kenter Tiyatrosu vardı. Onu geçince, şimdi Ramada Oteli olan yerde eskiden Tan Tiyatrosu vardı, sonra Tan Sineması oldu. Karşısında şimdi dev bir bina yapıldı. Orası eskiden İnci Sineması’ydı. Sinema olmadan önce tiyatroydu. 1920’lerde filan 15 günde bir oyun değişiyormuş, öyle bir yoğunluk varmış.

Tabii sinema henüz yaygın değil, tiyatrolar var...

Doğru. Galatasaray Lisesi’nin tam karşısında bir zamanlar Tiyatro Sokağı denilen Balık Pazarı’na giden sokağın hemen başında solda Sponeck Birahanesi varmış. İlk sinema gösterimi de orada 1896 yılında yapılmış. Daha emekleme döneminde sinema.

Sinema salonu değil, bildiğimiz birahane.

Tabii tabii, birahane. Hatta Hazım Körmükçü, çağdaşımız tiyatro oyuncusu Hazım Körmükçü’nün dedesi, Sponeck Birahanesi’nde kukla oynatırmış. Bütün o bölge sanat mekânıymış. Genelde tiyatro, kabare, gazino... Tokatlıyan Han mesela eskiden Şark Tiyatrosu’ymuş. Onu Taksim’e doğru geçince yıkılan Emek Sineması’nın bulunduğu yerde Café Oriental var. Orada da hem tiyatro oynanıyormuş hem de altında tekerlekli paten sahası varmış.

Tokatlıyan Han, Elhamra gibi tarihi binaların ticari işlevlerle yapılmış iş hanları olduğunu sanırdım. Ama siz bu binaları tiyatro olarak sayıyorsunuz, şaşırdım.

İşlevleri zamanla değişiyor. Naum Tiyatrosu’nu anlatarak açıklayayım bunu. Mihail Naum adlı bir tütün tüccarı var. Tiyatro’nun bulunduğu yerde daha önce Naum’un evi varmış. 19. yüzyılın ortalarına doğru Beyoğlu ve İstiklal Caddesi böyle değil. Bir kere dümdüz giden bir yol yok. Bahçeli evler var, bağlar var. Ama arada at arabalarının gidip geldiği, kendiliğinden bir yol oluşmuş. Toprak yol zikzak çizerek, dolanarak gidiyor. Naum’un evi de bahçe içindeki kocaman evlerden biri. Çok zengin. O zaman bütün tüccarlar tekel olarak iş yapıyor. Tütün tekeline sahip. 1831’de yangın çıkıyor ve evi kullanılmaz hâle geliyor. Evini bırakıp başka yere taşınıyor. Yurt dışından gelen Bartolomeo Bosco diye bir illüzyonist araziyi kiralıyor Naum’dan. Enkazı temizliyor. Ahşaptan bir bina yapıp Bosco Tiyatrosu’nu açıyor. At cambazhanesi olarak başlıyor, ayrıca ipin üzerinde yürüyenler, takla atan cambazlar gibi çeşitli sirk gösterileri var, tiyatro temsili de var.

Naum'da balo

İstanbul’da sahnelenen tiyatro gösterisi yok. O nasıl başlıyor?

Yurt dışından tiyatro grupları geliyor hep, doğru. İstanbul’a Avrupai anlamda tiyatroyu ilk getirenler Ermeniler. Şöyle oluyor, bu insanlar zengin ailenin çocukları. Venedik’teki San Lazzaro Adası’nda bulunan Murad Rafaelyan Okulu’na tahsile gönderiliyorlar. Din ağırlıklı bir eğitim bu. Öğrenciler dinî bayramlarda İncil’den alınan birtakım hikâyeleri sahneliyorlar, tiyatro ile tanışıyorlar.

Kaç yıllarından bahsediyoruz?

18. yüzyılın sonları, 1790 filan. Bu öğrenciler eğitimlerini alıp dönüyorlar. Venedik’e yollanma amaçları tiyatro eğitimi değil tabii. O yıllarda da Venedik’teki okul öyle bir yer, üst düzey bir tahsil. Biri mimar oluyor, diğeri mühendis. Mezun olup dönüyorlar ama sahne tozu yutmuş oluyorlar. İstanbul’da kendi evlerinde oyunlar sahneliyorlar. Evler derken zenginlerin evi, salonlar çok geniş. Dolayısıyla seyircileri var. Bunlar Kuzguncuk, Üsküdar, Hasköy gibi semtlerde yaşıyorlar. Akrabaların, konu komşunun geldiği temsiller zamanla büyüyor.

2022 MIGIRDİÇ BEŞİKTAŞLIYAN ÖDÜLÜ BOĞOS ÇALGICIOĞLU'NA VERİLDİ

Kimler var o genç isimler arasında tiyatro tarihine geçen?

Mıgırdiç Beşiktaşlıyan var mesela. İlk başlatan o. Sonra Sırabyan Hekimyan, İlyas Çayyan gibi isimler var. Tiyatro yapan başka gençler de var tabii. Pera’ya çıkmak istiyorlar. Çünkü o dönemde Pera’da kültür sanat alanında bir hareketlenme var. Bugün Elhamra’nın bulunduğu yerde Fransız Tiyatrosu olarak anılan La Palais de Cristal açılmış. Tarihimizde tiyatro oynanması için yapılan ilk binadır o. Abdülmecid ve Abdülaziz yurt dışından tiyatro topluluklarını davet ediyorlar. Bir tanışıklık var İstanbul’da tiyatroya. Bu arada evi yanan ve yerine sirk açılan Mihail Naum, tiyatronun ticari değerini anlıyor. Bundan para kazanılabilir ama araziyi Bartelemeo Bosco’ya kiraya vermiş durumda. Çok ilginç bir anekdot var bu noktada. Talih güvercini Naum’un yüzüne gülüyor diyelim. Bu Bosco illüzyonist. Biri beyaz diğeri siyah iki güvercinle yaptığı sevilen bir numarası varmış. Gösteride bir hareketle güvercinlerin kafalarını değiştirirmiş. Ortaya biri vücudu beyaz kafası siyah, diğeri vücudu siyah kafası beyaz iki güvercin çıkıverirmiş. Bir gün bu gösteriyi padişah Abdülaziz izliyor ve diyor ki, sarayımda siyah halayıklar var, onlarla beyazların kafasını değiştirsin. Yahu nasıl yapsın? Ama iş ciddi, padişah buyruğu bu, ya halayıkların kellesini değiştirecek ya da kendi kellesi gidecek. Sonuçta Bosco tası tarağı toplayıp İstanbul’dan kaçıyor. Naum kiracıdan kurtuluyor böylece. Padişaha çıkıyor ve İstanbul’da tiyatro gösterimi tekelini 15 yıllığına alıyor. İstanbul’da Naum’dan başkası tiyatro gösterisi yapamayacak. O zaman ticaret de sanat işleri de öyle gidiyor; padişahtan tekel alınıyor.

Venedik’ten gelen tiyatrocu gençlerin önünde engel bu öyle mi?

Ermeni gençler tekelin farkında değil ki... Balyan ailesi vardır. Tarihimizde tanınmış bir ailedir. Mimarlık açısından önemlilerdir. Bu aileden Hagop Balyan gençlerin yaptığı tiyatroyu çok seviyor. Onlara bir tiyatro binası yapma teklifinde bulunuyor. Adam hem mimar hem zengin, tiyatro hamisi olacak. Hasköy’de 1500 altın harcayarak bir tiyatro binası yapıyor. Fakat Naum bunu haber alınca Padişah’a çıkıyor ve şikâyetçi oluyor. Padişah buyruk çıkarıyor, o bina bir gecede yıkılıyor. Ekip kurulmuş, oyun çıkacak, binasız kalıyorlar. Yapacak bir şey yok Beyoğlu’na geliyorlar. Ve tabii tek bir tiyatro var. Dolayısıyla ilk profesyonel temsillerini Naum Tiyatrosu’nda yapıyorlar.

Özgün eserler var mı o zamanlarda?

Beşiktaşlıyan yazıyor. Oyunlar genelde Ermenice. Ama gündelik Ermenice gibi değil, daha karmaşık. Beşiktaşlıyan fark ediyor bunu, dili basitleştiriyor ve yeni oyunlar yazıyor. Hani Şinasi’nin Şair Evlenmesi, bizim ilk telif eserimizdir denir ya... Hayır, değildir. Tovmas Berentz’in oyunu Aldatılan Eğinli, daha önce yazılmıştır. Bu oyunu hem Ermenice hem Türkçe oynamışlar. Oyun çok tutmuş. Ünü İstanbul dışına taşınmış. Erzincan Eğin’den gelmiş birisinden alıyor oyun adını. Bu da komik bir anekdottur. Eğinliler çok akıllı olduklarını iddia edermiş. Oyunu duyan Eğinliler bu Eğinliyi aldatan kimmiş diyerek arabalara doluşup İstanbul’a oyunu seyretmeye geliyor. Tabii oyun kapalı gişe oynanıyor.

Güllü Hagop

Tiyatro Ermenilerle başlıyor, şimdi sizin gibi araştırmacılar sayesinde yeniden öğreniyoruz. Belgeler, bilgiler mi kaybolmuş, araştırmak zor mu bu alanı?

Ufak ufak isimleri geçmeye başladı dediğiniz gibi. Bu topraklarda Avrupai anlamda tiyatroyu Ermeniler başlattı. Eyvallah, e peki sonra ne oldu? Nasıl bu duruma gelindi sorusu kafamda dönmeye başladı. Tiyatro tarihiyle ilgili, başta Metin And hocanın olmak üzere bir sürü kitap var. Benim için en önemlisi Şarashan mahlasıyla yazan Sarkis Tütüncüyan’ın kitabı oldu. Tütüncüyan Türkiye Ermenileri Sahnesi ve Çalışanları adlı kitabında otobiyografik olarak 1917’ye kadar olan bölümünü yazmış. Bu kitap Ermenice ve günümüze birkaç tanesi ulaşabilmiş. Sahaflarda 500 600 dolara satılıyordu o zaman. Kitabın bir nüshası tesadüfen benim elime geçti.

Metin And, kitabını hazırlarken, Tütüncüyan’ın kitabını çevirttirmiş demek ki.

O noktada bir eksik var. Kendisi Ermenice bilmiyor, çevirttirmiş. Çevirmen çok iyi Ermenice biliyor olsa bile belli ki tiyatrocu değil. Bazı tarihler yanlış, oyun isimleri yanlış, ifadelerde sorunlar var. Metin hocanın da karşılaştırma, kontrol etme olanağı olmadığı için bazı hatalı bilgiler aktarmış. En basiti şu: Sahneye çıkan ilk kadın oyuncu Ağavni Hamsiyan. Metin hoca bu ismi Ağavni Haminin olarak yazmış. Mesela Güllü Hagop meselesi var. Kendisi Avrupai tiyatroyu resmen getiren kişi olarak kabul ediliyor. Binasıyla, perdesiyle filan o yapmış. Kitapta hem ondan hem ilk Ermeni tiyatroculardan büyük bir övgüyle bahsediliyor. Hemen ardından “ama” diyor ve kitabının sonundaki o 20-25 sayfada Ermeniler ve Asala meselesini anlatmaya başlıyor. Ne ilgisi var? Asala ile ilgili kitap yazacaksan yaz, ama konumuz tiyatro. Ermenileri övdük. İltifat ettik ama yanlış anlaşılmasın sınırı var gibi bir yaklaşım.

Güllü Hagop dediniz. O konuda da mı hatalar var?

Asıl adı Hagop Vartovyan, Güllü Agop olarak bilinir, Türkçe kaynaklarda genellikle h harfi düşürülür. Güllü Hagop da padişahtan tiyatro tekeli almış biri. 1870-1880 yılları arasında. Güllü Hagop sonradan Müslüman olmuş. Müslüman olduğu için Beşiktaş’taki Yahya Efendi Mezarlığı’nda gömülüdür. Niye Müslüman olmuş? Gerçekten ne olmuş, ne yaşanmış merak ediyordum. Güllü Hagop 1882’de Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sini sahneliyor. İhtar gidiyor Güllü Hagop’a. O dönem İttihat Terakki’nin Ahmed Midhat, Ahmet Nedim, Şinasi, Şemsettin Sami, Namık Kemal gibi önemli isimleri Güllü Hagop’un tiyatrosunda yapıyor toplantılarını. Vatan Yahut Silistre’nin oynandığı bir gece halk iyice galeyana geliyor. Abdülhamid’in abisi 5. Murad’ı isteriz diye, tiyatronun bulunduğu Gedikpaşa’dan Beyoğlu’na yürüyüp Ahmed Midhat’ın İkbal gazetesinin matbaasının önüne geliyorlar. Bu eylemden sonra Abdülhamid, Ahmed Midhat’ı Rodos’a, Namık Kemal’i de Lefkoşa’ya sürgüne gönderiyor. Güllü Hagop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunun adı Tiyatro-i Osmani’dir. Orada sürgüne gönderilen Ahmed Midhat’ın Çerkes Özdenleri adlı oyunu sahneleniyor. İlk gösterimin ardından Abdülhamid bir gecede tiyatro binasını tulumbacılara yıktırıyor. Devasa bir binadır, bir gecede nasıl yıktılar hayret. Güllü Hagop’u ise Saray’a alıyor.

Yıl kaç acaba?

1882. Herkes diyor ki Güllü Hagop, Saray’da hapis. Çünkü Saray’a alınmak o anlama geliyor yani kontrol altında tutmak. Ama işin aslı öyle değil. Ben dâhil sanıyorduk ki, Saray’dan dışarı çıkması yasak. Hatta eski bir yazımda öyle demişim. Sonra bir yazı yazıp o hatamı düzelttim. Belgelere ulaştım çünkü. Güllü Hagop’a ev veriliyor. Saray iş yeri, Mızıka-ı Hümayun’un tiyatro bölümünün başına getiriliyor. Sıra evler vardır Akaretler’de. Yokuş aşağı inerken sağdan dokuzuncu evde oturuyor. Evini de buldum. Çünkü kira ödüyor. 275 lira. Ayrıca Mızıka-ı Hümâyun’daki görevinden ötürü maaş alıyor. Kira ve maaş makbuzlarını buldum. İddiaya göre 1882’de Saray’a alındığında zaten Müslümanlığı kabul etmişti. Oysa makbuzları incelediğimde gördüm ki Güllü Agop diye imza atmış. Makbuzlarda Agop yazıyor. H harfi orada düşmüş.

Efendi diye atmamış yani?

Hem Efendi yok hem de Müslüman olduğunda adı Yakup Mehmet olacak. Ayrıca gazete taramalarında görüyorum ki o dönemde Ermeni bir avukat sevdiği kız Müslüman olduğu için din değiştirmiş. Gazeteler bunu günlerce yazmış. Biliyorsunuz tutucu Müslümanlar için bir Hristiyan’ı Müslüman etmek büyük sevaptır. Bu büyük haber. Güllü Hagop ünlü bir kişi olmasına rağmen Müslüman olduğuna dair tek bir haber yok. Bu mümkün değil. 1886 yılının Ekim ayına kadar makbuzlara Güllü Agop adıyla imza atmış. Ekim’de bu değişiyor, Yakup Mehmet Efendi olarak atıyor imzasını. Üstelik 1886 yılında Haziran ayı ile Ekim arasındaki makbuzlar eksik. Bu arada ne oldu? O üç ayda bir şey olmuş. Ağustos 1886’da Osmanlı Bankası Baskını adlı çok önemli bir olay var. 26 Ağustos günü Ermeni Devrimci Federasyonu’nun yani Taşnag Partisi’nin bir grup militanı, Karaköy’de Bankalar Caddesi’ndeki Osmanlı Bankası’nın merkez binasını basıyor. Nedenleri ve sonuçlarıyla uzun bir olay, çeşitli yorumlar, anlatılar, tartışılan noktaları vardır. Olay kapandıktan sonra Abdülhamid bunu affetmiyor tabii. Bütün Karaköy, Eminönü, Perşembe Pazarı’ndaki Ermenilere ait dükkânlar bir gece içinde basılıyor ve yüzlerce Ermeni öldürülüyor. Karaköy’den kan akıyordu diye anlatılır. Bu konuda farklı açılarıyla bir sürü araştırma, yorum yazısı var. Dönelim Güllü Hagop’a. Bir Ermeni olarak bu karmaşanın içinde Saray’da çalışıyor. İttihat Terakki tara arı olarak ayrıca mimli. Saray’da entrika bol, hayatta kalmak kıvraklık gerektirir. Güllü Hagop anında Müslüman olmuş. Belli ki ben buradan sağ çıkamam demiş. 1901’de ölene kadar Yakup Mehmet oluyor. Bu kadar basit.

Güllü Hagop'un mezarı

Güllü Hagop önemli bir figür, kayıp mezarını bulduğunuzu biliyorum. Nasıl kaybolmuş?

Evet, mezarı kayıptı. Afife Jale’nin mezarını bulduğum gibi araştırarak buldum. Hristiyanlıktan döndüğü için Müslüman mezarlığına defnediyorlar ama taş koymuyorlar, o zaman öyle imiş. Vasfi Rıza Zobu, 1972’de mezarın yerini tespit ediyor. Çünkü nereye gömüldüğüne dair kayıt var. Mezar yerinin dört köşesinde çitlembik ağacı varmış. Fethi Paşa’nın mezarının yanındaymış. Böyle tarif var. Vasfi Rıza mezarın başına bir taş diktiriyor. Üzerinde “Burada Türk tiyatrosunun kurucusu Güllü Yakup Efendi yatmaktadır. Fatiha” yazıyor. Ama o taş zamanla yerinden kopuyor. Mezar tekrar kayboluyor. Ben o taşı 17 Temmuz 2011 günü buldum. Yazısı toprağa gelecek şekilde düşmüş. Üzeri bitkilerle kaplanmış. Bulunma öyküsünü kısa bir film olarak internete koydum. Mezarlıklar müdürlüğüne başvuru yaptım. Taşı temizlendi, yerine kondu.

Afife Jale

Siz Afife Jale’nin mezarını da buldunuz. Niye giriştiniz o işe?

Afife Jale’nin sahneye çıkışı 1920. İstanbul’da sahneye çıkan ilk Ermeni kadın 1859 yılında Arusyag Papazyan. Resmen sahneye çıkan o. Öncesinde kadın rollerini erkekler oynuyor.

Biraz önce Hamsiyan’dan bahsetmiştiniz ilk diye?

Doğru, şimdi o notu ekleyecektim. Hamsiyan birkaç oyunda oynamış ve sonra tiyatro tarihi sahnesinden kaybolmuş. Afişe ismi çıkan, resmen oyuncu olan Papazyan. Onunla Afife Jale arasında 60 yıl var. Afife Jale’nin yaşam hikâyesi trajiktir.

Mezar bulma meselesi nasıl oldu?

Afife Jale yasak olmasına rağmen sahneye çıktığı gece hapse atıldığında yediği bir tokat nedeniyle başlayan baş ağrıları için verilen morfin sonucu bağımlı olmuş. 24 Temmuz 1941 tarihinde Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde ölüyor. Ailesi ile bağı kopuk. Hastane yönetimi Dârülbedâyi yönetimine haber veriyor, çünkü Afife Jale eski Dârülbedâyi oyuncusu. Kurum da ilgilenmiyor. Ertesi gün Dârülbedâyi’den oyuncu arkadaşları Behzat Hâki Butak, Sait Köknar ki tiyatrocu Ergun Köknar’ın babasıdır, gidip Afife Jale’nin na’şını alıyorlar. Mezarlıkları dolaşıyorlar. Ancak morfin bağımlısı olduğu için hiçbiri kabul etmiyor. Mecburen Kazlıçeşme’deki Kimsesizler Mezarlığı’na götürüyorlar. Oraya sadece cellatlar ve kimsesizler gömülüyor o zaman. Cellatların mezarlarının başında taş var ama üzerinde yazı yok. Sonradan birileri zarar vermesin diye. Bir fotoğrafları var mezar başında. Behzat Hâki Butak, Sait Köknar, yedi yaşlarında Ergün Köknar ve yanlarında fötr şapkalı biri var, muhtemelen o da Afife’nin teyzesinin oğlu Ziya’dır. İki tane de mezar kazıcısı var, imam filan yok. Tabutun üzerinde Arapça yazılı yeşil örtü olur ya; o yok, bir battaniye örtülü. Sahneye çıkan ilk Müslüman kadın olarak övündükleri Afife Jale’ye büyük bir vefasızlık bu. 1995 yılında buldozerlerle girip mezarlığı dümdüz ediyorlar ve yeniden insanları gömmeye devam ediyorlar. Afife Jale’nin mezar yeri böylece tamamen kayboluyor. Kazlıçeşme’de gömülü olduğu belli ama nokta olarak şurası denemiyor. Ben araştırmalarımla 10 metrekarelik alana kadar belirledim.

Nasıl yaptınız?

Fotoğraftan yola çıktım. Bir ağaç var fotoğrafa. Mezarlıkta olası ağacın yaşını ölçtürdüm. Ağaç 70-75 yaşında filandı. Fotoğrafa bir ipucu daha var. Arkada bir bina görünüyor. Fotoğrafı dijital ortamda büyütünce binanın Yedikule’deki Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi olduğunu fark ettim. İTÜ Geomatik Mühendisliği bölüm başkanından yardım aldım. Ölçüm yaptılar ve fotoğrafın çekildiği yeri yaklaşık olarak belirlediler. Benim bulduğum ağacın yakını çıktı. Böylece 2019’da Afife Jale’nin mezarının yerini içimi rahatlatacak kesinlikte tespit ettim. Şimdi isteğim o noktaya Afife Jale için bir taş ya da anıt dikilmesi, bir yazı yazılıp hak ettiği ama göremediği değerin verilmesi. Tüm başvurularıma rağmen bunu bir türlü başaramadım. Ama yılmadım, hâlâ uğraşıyorum.

Boğos Çalgıcıoğlu
Tiyatro
Geleneksel Türk Tiyatrosu
Güllü Hagop
Darülbedayi
Afife Jale
Mıgırdiç Beşiktaşlıyan Ödülü
Sayı 011

BENZER

Azapkapı’dan Unkapanı Köprüsü’ne girerken sağda yıllardır gördüğümüz iki dev vinç, bu şehirde sabit kalan, hâlâ bildiğimiz, tanıdığımız yerde yaşadığımızı hatırlatan, bu yüzden de güven veren birkaç şeyden biri. Tarihin bekçileri gibi... O iki vincin ait olduğu Haliç Tersanesi ise dışarıdan köhne ve terk edilmiş gibi dursa da içinde koskoca bir hayat var. Bu 70 dönümlük arazide, İstanbul’un iki köklü kurumu; 565 yaşındaki Haliç Tersanesi ile 169 yaşındaki Şehir Hatları bir arada çalışıyor. Umarım şu anda bu yazıyı bir vapurda okuyorsunuzdur ve o vapur Haliç Tersanesi’nden suya inmiştir.
Bilgi birikimiyle büyük hayranlık uyandıran ve İstanbul Ansiklopedisi gibi bir kaynağı ülkemize armağan eden değerli tarihçi ve yazar Reşad Ekrem Koçu'yu, kendisi de bir yazar olan eski öğrencisi Erdem Yücel İST için kaleme aldı...
Kış soğuk, kış şarkıları biraz efkârlı, yılbaşı şarkıları ise tam aksine neşeli ve umut doludur. Bu mevsim havanın soğuğu ile dileklerin sıcaklığı çarpışır durur. Neyse ki sonunda kazanan hep ilkbahar olur!