'Söyleyecek yeni bir şey yoksa susmak lazım'

24 Kasım 2022 - 16:05

Kendini yaşlanmış mı yoksa yıllanmış mı görüyorsun?

İkisi birden. Hangi duyguda olduğuma göre hislerim değişiyor. Çoğunlukla, hayat bitti, eskide kaldı gibi geliyor. Bazen ise başarılı bir kariyerim olduğunu düşünüyor, kendimi iyi hissediyorum. Hayat çabasının geride kalması hoşuma gidiyor. Bu hisler gün içinde bile sık sık yer değiştiriyor. Bazen hayatımın çoğunu arkada bırakmış olmak korkutuyor beni. Yıllar hızla geçecek ve yaşlanıp öleceğim diye tırsıyorum (Gülüyor).

Hızlı rock’n roll günlerden yarı emekli günlere nasıl bir yolculuk yaptın içinde?

İnsanlar kendini hep bir şeylerle uyuşturuyormuş gibi geliyor bana. Kimi çok çalışıyor, kimi çok spor yapıyor, kimi çok okuyor, kimi de bir ideolojiye sarıp dünyayı ondan ibaret zannediyor. Kimiyse –benim eskiden yaptığım gibi– alkole, gece hayatına veriyor kendini. Bana bunların hepsi yanlış gibi geliyor artık. Özellikle  rock yıldızlarını, sanatçıları, insanları çok incelerim ben– belirli bir yaştan sonra iyi hisseden insanlara baktığımda, düzenli yaşam sürdüklerini görüyorum. Benim gibi ödlek bir adam için iyi örnekler bunlar. Kendimi hiçbir şeyle uyuşturmak istemiyorum kötü örnekler gibi. O yüzden dengeli bir yaşam sürmek istiyorum. Evet, hayat anlamsız ama yine de onu biraz daha anlamlı kılabiliriz. En azından kendimizi kandırarak. Planlar yapıyor, onlara her zaman uyamasam da uymaya çalışıyor ve kendimi rahatlatıyorum. Yarı emeklilik, biraz da kendimi rahatlatmak için söylediğim bir şey. Bu yaşta kapasiteyi düzgün kullanmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ben gün içerisinde yaratıcı bir şey yapmadığım zamanlarda ya da faydalı bir şeyler yapmadığımda kendimi kötü hissediyorum. Artık sabahları erkenden kalkıyorum. Eskiden yattığım saatlerde uyanıyorum yani (Gülüyor). Bana hayatımı değiştirmekle ilgili nasıl bir yolculuk yaptığımı soruyorsun. Bu yolculuğu tam olarak tarif edemem. Sürekli olacak bu yolculuk, ben yaşadıkça. Artık neredeyse 55 yaşındayım. Eskisi gibi düşünmüyorum artık. “Hızlı yaşa, genç öl” rock and roll felsefesi, bana çocuksu geliyor. Ve korkutucu... Ayrıca artık genç olarak ölecek yaşı da geçtim (Gülüyor). Ve şunun da farkındayım: Bir dönem gelecek ve benim hayattaki korkularımı azaltacak bir şey olacak değil. Her gün için çaba göstermem gerekecek hayat boyu.

Teoman

Çocuğa rock’n roll Teoman mı yoksa “ruhen emekli” Teoman mı daha çok öğüt veriyor?

Emekli ve olgun Teoman... Hatta biraz da numarayla, sanki öyle biriymişim gibi rol yapıyorum yanında (Gülüyor). Rock and roll Teoman’ın insanlara söyleyecek faydalı pek bir şeyi yok. Onun, kendine bile hayrı olmadı! Hatta sadece çocuğuma değil, genç müzisyenlere de bol bol öğüt veriyorum ben. Onda da olgun Teoman olarak konuşuyorum. Yanlış şeylere düşmesinler diye. Rasyonel davranmalarını istiyorum onların. Arada fırçalıyorum onları ama onların iyiliği için bu fırçalar. Nedense onlardan sorumluymuşum gibi geliyor.

Magazin basınıyla da aran düzeldi sanki. Sanki herkese karşı daha hoşgörülü ve pozitifsin. Bu bir karar mı?

Bu, yaşla gelen bir şey. Ben eskiden “arıza adam” dedikleri adamlardandım. Hâlâ içimde o duygular var tabii ama onları bastırıyorum. Ben kendiyle de etrafla da sürekli kavga eden biriydim eskiden. Artık içimdeki barışçı kişiyi konuşturmaya, öyle davranmaya çalışıyorum. Magazincilere gelirsek, şimdiki magazinciler eskilerden daha farklı ve saygılı insanlar. Sık sık karşılaşıyoruz. Onları incitmeden, üstten bakmadan cevaplar vermeyi tercih ediyorum. Dediğim gibi, onlar bana “Teoman Abi” muamelesi yapıyorlar, ben de bu davranışın karşılığını vermeye çalışıyorum. Terso bir adam gibi görünmek de öyle biri olmak da istemiyorum. Hiç kimseye öyle davranmak istemiyorum. Çünkü sonradan bende vicdan azabı yaratıyor o tarz davranışlarım.

Koyu Antoloji albümünde eski şarkılarının karanlık yönlerini gösterdin. Bu senin için bir soyunma mı yoksa üstüne yakışan bir kıyafet giymek gibi miydi?

Bende hayatın her alanında, sürekli bir derleme-toplama hastalığı vardır. Kıyafet odamı, kütüphanemi düzenlerken aldığım zevkin, rahatlamanın aynısını bu tip albümleri yaparken de alıyorum (Gülüyor). 25 senelik bir kariyerin, birbirine ruh olarak benzeyen şarkılarını bir araya getirdim o albümde. Ondan sonra da onları tek ruh hâlindeki bir aranjman mantığıyla tekrar düzenledim. Dünyada bunun çok örneği yok, genelde dünyada canlı konser versiyonları olarak yeni düzenlemelere giderler. Mesela, gençliğimden beri çok hayranı olduğum Leonard Cohen, sonraları bir sürü konser albümü çıkararak, eski şarkılarıyla yeni şarkılarını aynı zevk çerçevesinde yeniden düzenledi. Bu düzenlemeleri yapma nedenlerimden bir tanesi de şu; o şarkılar, konserde çalınan versiyonlarından farklı olarak, evde dinlensinler diye düşünerek yaptım bu albümü. Bir de aklımda yeni bir sound vardı ve yeni şarkılar yazacak hâlim yok diye, bu derlemeyi yaptım. Düzenleme benim çok sevdiğim ve önemsediğim bir şey. Üzerimize giydiğimiz kıyafet gibi, zaten sen de öyle sordun. Evet, içerik aynı ama bir de bu kıyafetlerle dinleyin şarkıyı, bakın ne kadar farklı gelecek size, diyorum dinleyiciye.

Teoman

Temel kaygın “unutulmak” mıydı yoksa bir magazin figürü olarak hatırlanacağına dair düşüncen miydi?

Ben geleceğe kalma meselesine çok inanmıyorum aslında. Nasıl hatırlanacağım da çok umurumda değil. Gözümüzde çok büyütmememiz lazım kendimizi; eninde sonunda çok önemli değiliz hiçbirimiz. İnsan bir işe çok mesai harcadığında bakışı bulanıyor, yaptığı işi saçma bir şekilde önemsemeye başlıyor. Yaşadığımız kısacık ömürde kendimize, etrafımızda bizle ilgilenen azıcık insana iyi hissettirmek önemli. Ama dertlerimden biri şuydu bundan 10 küsur sene önce; kendi isteğim dışında çok ünlü biri olmuştum. Ben yaşayışımla değil, yazdığım şarkılarla insanlara bir şeyler söylemek istiyordum. Onun yerine sarhoş hâllerimle insanların gözünde bir yere gelmişim gibi hissediyordum. Yazdığım şarkılar, benimle ilgilenen küçük bir azınlığa bir şeyler söylerken magazin programlarındaki figürüm tüm Türkiye’ye bir şeyler söylüyordu. Kanımı emdiğini hissettiğim, onlara karşı hiçbir şey hissetmediğim insanlara görüntümü sunmak hiç hoşuma gitmiyordu. Ayrıca söyleyeceğim her şeyi söylemiş, daha fazla da söyleyecek bir şeyim kalmamış gibi hissediyordum. Benim devrim geçmişti, artık yeni insanların başka şeyler söylemesinin zamanı gelmişti. Popüler müzikte ecnebilerin “youth dictated” dediği bir şey var. Müziği o an için yönlendiren insanlar gençler oluyor. Olgunluk dönemindeki sanatçılar ya heyecansız, kendini tekrar eden işler yapıyorlar ya da eski hit şarkılarını çalan, nostalji ürünlerine dönüşüyorlar. Ben bu pozisyonların ikisini de sevmiyorum aslında. Ama yapacak bir şey yok. Genç izleyiciyi yakalamak için günün modası şarkılar yapmaya çalışmak –ki bence hiç zor değil bu– bana güzel gelmiyor.

Bugün vardığın noktada “yarı emekliyim” diyorsun. “Sadece konser” diyorsun. “Düzenli bir hayatım var” diyorsun. Aslında bazı şeyleri kabul etmekle mi ilgili bu durum sence?

Ben hep Leonard Cohen, Bob Dylan gibi hayatlarının sonuna kadar bu işe inançlarını yitirmeyen insanlar gibi olmayı hedeflemiştim. O kapasitenin bende olmadığını kabul ediyorum artık. Ya da öyle demeyeyim, kendime hem işlevli hem de olgun bir tarz bulamıyorum gelecekle ilgili, müzik açısından. Aynı şarkıyı, defalarca yazan, defalarca aynı formüllerle düzenleyen insanlar var, ben onlar gibi olmak istemiyorum. Onları suçlamıyorum, tercih meselesi. Ama ben yeni bir şey söylemeyeceksem, susarım daha iyi. Sıradan bir hit şarkı yapmak benim için çok kolay. Ama gerek yok. Zaten birçok kişinin müzikal yolculuğunu incelediğinizde, aynı aşk şarkısını, onlarca, yüzlerce kez yazdıklarını görürsünüz. Onlardan olmak istemiyorum. 55 yaşındaki bir adamın söyleyecek başka şeyleri olmalı. Yoksa susmalı bence. Hedeflediğim, altına düşmek istemediğim bir sınır da var şarkı yazarlığında. O sınırın altına düşmek beni çok yaralıyor. Önemli olmasa da bu, ben duygusal biri olduğumdan, sanki önemliymiş gibi hissediyorum bu konuda. O yüzden kendimi, işimde yarı emekliliğe aldığımı düşünerek rahatlıyorum. Kendimi içerik üretiminden çıkarıp sunuma, yani konserlere adapte etmeye çalışıyorum. Kendimden beklentilerimi küçültmek ve o işi özenli yapmak için... Üretimin, benim pozisyonumdaki biri için marjinal faydası çok düşük. Pek bir işe yaramıyor. Mademki bu işin ekonomik ve rasyonel gerçekliği konserde, ben de onu özenli yapayım, kendimi derinleştirme, değiştirme gibi dertlerle uğraşmayayım diyorum.

Teoman

Nişantaşı mı, Cihangir mi? Eksi ve artılarıyla kıyaslasan neler söylersin?

Benim çetrefilli ikilim, Cihangir ve Nişantaşı. Ben büyük ihtimalle hayatım boyunca Cihangir’de oturacağım. Çünkü etrafımda benim gibi çocuksu bir işe hayatını vermiş, veriyor olan çok kişi var Cihangir’de. Bir kafeye elimde kitabımla oturduğumda, bana benzer başka birilerinin ellerindeki kitapların adlarına bakabiliyorum burada (Gülüyor). Bir filmden, bir kitaptan, geçmişten bahsedebileceğim insanlar burada. Bir çizgi roman çizeri, bir karikatürist, bir yönetmen ya da bir kamera operatörü. Ama Nişantaşı’nı da artık oturmak istemesem de seviyorum. Orada gün içerisinde dolaşıp rahatlıyorum. Sevdiğim kitapçılar, dükkânlar orada artık. Eskiden Beyoğlu da benim için öyleydi ama ruhunu tamamen yitirdi. Kitapçılar benim içimi rahatlatan yerler. Aldığım bir sürü kitabı okumasam da (Gülüyor).

İstanbul’da sevdiğin başka semtler var mı?

Pek fazla yok. Avrupa Yakası’nın sahil hattını seviyorum, Eminönü-Rumelihisarı arası. Sabahları evimden Eminönü’ne yürüyüp geri dönüyorum. Anadolu Yakası’na hiç hâkim değilim. Bazı arkadaşlarım orada oturuyor, güzel olduğundan bahsediyorlar. Ama ben aynı zamanda çok üşengeç biriyim ve karşı tarafa geçmek bana şehirler arası yolculuk gibi geliyor (Gülüyor). Beş senedir Moda tarafına bir bakmak geçiyor içimden ama şu ana kadar başaramadım.

Hiç İstanbul dışında yaşamayı düşündün mü? Düşünmediysen bugüne kadar seni ne engelledi?

Müziği bıraktığımda, tüm Türkiye’yi de bırakmak istedim arkamda. Bir “hiç kimse” olarak yaşamak istedim. Şöhretten de iğrenmiştim o sıralar. Atina’ya gittim yaşamak için ama insan kendini de taşıyor taşınırken, orada hiç rahat edemedim. Aradığım o değilmiş, orada anladım. Ben, sahil kasabalarına taşınabilecek insanlardan da değilim, benim sabah ilk iş olarak bir kafeye gitmem lazım. Ve kentin göbeğinde yaşamam gerekiyor. Ben bir “kafe adam”ım (Gülüyor). Saatlerim kafelerde geçiyor. Boş boş oturuyorum, bana iyi geliyor (Gülüyor). Yurt dışında da yaşayamam ben; arkadaşlarımın, sevdiklerimin uzak olması fikri beni çok rahatsız ediyor.

İstanbul’da en sevdiğin, vazgeçemediğin; sevmediğin ve keşke olmasaydı dediğin neler var?

Ben İstanbul’u seviyorum, her şeyine rağmen. Gerçeği söyleyeyim, benim dünyada tam anlamıyla sevdiğim bir şehir yok, semtleri severim ben. Beyoğlu, eski Beyoğlu –90’lardan itibarenki Beyoğlu’ndan bahsediyorum çünkü benim çocukluğumda Beyoğlu berbat bir yerdi– olsa mutlu olurdum. Trafik vs. gibi dertlerden hiç bahsetmiyorum, bir metropolde olunca o problemden kaçamazsınız zaten.

Bize klasik bir İstanbul gününü anlatır mısın?

Sabahın köründe, saat 07.15 gibi yürüyüş. Her zamanki kafemde oturuş ve saatler süren kendimi formatlama zamanım... (Gülüyor) Bu, şunu içeriyor: Boş boş durup kahve içmek, ufak tefek işler, ekibimin çalışması için planlamalar. Sonra başka bir kafeye gitmek ve yine boş boş durmak (Gülüyor). Nişantaşı tarafına gidip kitapçıları dolaşmak, vitrin bakmak. Eğer yürüyüşü atladıysam spor salonu zamanım başlıyor. Spor olmazsa üşensem bile saunaya gidiyorum. O da benim sinirlerime iyi gelen şeylerden biri. Sonra ya anneme ya kızıma uğruyorum. Halam çok düşkündür bana, bazen de ona giderim. Şöyle büyük bir problemim vardır benim; saat öğlen 12.00-17.00 arası kendime “Hayat boş, anlamsız” dediğim saatler başlar. O arayı zor geçiririm. Pek bir şey yapmak gelmez içimden. Akşamları meditasyon ve birazcık kitap okuma. Erkenden de yatma. Bu rutinimi konser vermek için bozuyorum ama ha ada iki gün diyelim. Pek işe yarar bir şeyler yapmadığımın farkındayım ancak zamanı verimli kullanmak önemli değil benim için. Çok boş vaktim var.

Teoman

Gecenin Sonuna Yolculuk albümünün ve sonra yaptığın şarkıların üretim aşamasında zorlandın mı? Bu albümü son albüm olarak mı görmeliyiz?

Şarkı yazmak bana kolay geliyor. Kolay olmayan şey, şarkı yazmak için motive olmak meselesi. Gecenin Sonuna Yolculuk albümümü yazmamı sağlayan şey, aslında pandemi nedeniyle konser verememek ve can sıkıntısı. Hep bir konsept albüm yapmak istemiştim. Aslında benim En Güzel Hikayem albümüm de bir konsept albümdü ama konsept olduğu daha da belli olan bir albüm yapmak istiyordum. The Who grubunun gitaristi Pete Townshend'ın bir önerisidir konsept albüm yapmak, yaratıcılık sıkıntısı çeken şarkı yazarları için. O öğüdü dinleyeyim ve ticari hiçbir parçanın olmadığı bir albüm yapayım dedim. Kendi içinde çok tutarlı olsun. O albüm genel dinleyici için değil, çok küçük bir dinleyici kitlesi olacağını baştan bildiğim, daha doğrusu kararını öyle verdiğim bir albüm. Yaratıcılık süreci çok zevkli işliyor ticari albüm yapmıyorsan. Ticari işlerin kendine göre ayrı bir zevki olduğunu da düşünüyorum ama bu albüm için öyle bir şey istemedim. Özellikle düzenlemelerini de öyle yaptım. İstesem o şarkılar daha ticari olacak şekilde düzenlenebilirdi. Gerek olmadığını düşündüm. Alternatif şarkıların, ticari şarkılardan daha fazla raf ömrü olduğunu düşünüyorum o tarz şarkıları sevenler için. Albüm benim kendi yazdığım şarkılardan oluşan son albüm. Çağan Irmak’ın film müziklerini yapıyoruz ekibimle –SES SANAYİ– ona bir parça yaptım, 6 Ocak’ta single olarak çıkacak. Çağan’ın filmiyle aynı anda da Sevda Mecburi İstikamet yayınlanacak. Daha önce yazmış olduğum dört şarkı var, yıllardır duruyorlardı, bir EP’de onları çıkarıp kurtulayım diyorum. Hoş şarkılar ama pek de iddialı değiller. 2023 senesinde bir cover albüm çıkaracağım son olarak. Âşık Bir Adam adında, Şebnem Ferah, TNK, Yüksek Sadakat, Sena Şener gibi isimlerden aşk şarkıları cover albümü. Bryan Ferry’nin cover albümlerini çok beğeniyorum. Onun gibi “crooner” tarzı bir vokalle yapıyorum o albümü. Anlatışımdan fark etmişsindir, bunlar hep ara albümler. Konser albümü, düet tribute’ler gibi şarkı yazmayacağım albümlerle tamamlayacağım diskografimi.

Şarkılarında hep hikâye anlatıcılığın öne çıktı. Bu özelliğinden de yola çıkarak yeni nesil müzisyenlerden kimleri dinliyorsun; şarkı yazarı olarak kimleri takdir ediyorsun?

Ben artık kendi tarzımdan da sıkıldım. Kent ozanı, hikâye anlatıcısı tarzlarında çok şarkı yazdım. Artık öyle şeyler yazmak içimden gelmiyor. Başka da ne yazabileceğimi bilmiyorum bana enteresan gelen. O yüzden hiç şarkı yazmaya kasmayayım diyorum. Gençlerden beğendiğim çok insan var. Ben, gençleri değerlendirirken kendi bakış açımla bakmıyorum onlara. Onları sanatçı olarak kabul ediyor, üstten bakmıyor, ne anlatmak, nasıl anlatmak istediklerini inceliyorum. Ezhel’den Kaan Boşnak’a, Kum’dan Gazapizm’e, Lalalar’dan –ki en favorim onlar galiba– Lil Zey’e, Jakuzi’ye; birçok kişiyi ve grubu beğeniyorum. Ben eski müziklerden sıkıldım, yeni müzikler ilgimi çekiyor; yeni tarzlar. Onların günümüz müziğinin taşıyıcıları ve yeni bir yere götürücüleri olduğunu düşünüyorum. Eksikleri olsa da bazılarının, gelecekte tamamlayabileceklerini göz önüne alıyorum.

Teoman

Dijital devrim müziğin hem üretim hem de tüketimini radikal şekilde değiştirdi. 80’leri, 90’ları müzisyen olarak geçirmiş bir rock star olarak rap’in ya da kimi alternatif sound’ların yükselişini nasıl değerlendiriyorsun? Rock Türkiye’de öldü mü sence?

Rock hiçbir zaman ölmeyecek çünkü onun verdiği hissi veren başka bir müzik tarzı yok. Ama rock müzik artık yeni bir şey de söyleyemeyecek. Aşırı derecede didiklenmiş, üzerine çokça basılmış bir tür. Kişisel olarak beni rock şarkı yazmak heyecanlandırmıyor artık. Normdan uzaklaşamıyorum o formda. Son toplama albümüm Rock and Roll’u da kendi rock şarkı külliyatıma bir nokta koyma fikriyle çıkardım. Dinleyici olarak –gerçi kendime dinleyici diyemem, müzikleri dinlemiyor, analiz ediyorum artık sadece– beni alternatif müzikler ve rap daha çok ilgilendiriyor. Benim gibi, müziği bir araç olarak kullanan, aslında söyleyecek sözü olan insanlar artık rap müzikten çıkıyor. Seviyor ve beğeniyorum onları. Rolling Stone dergisinde şöyle bir yazıya rast gelmiştim iki-üç sene önce. “Rock müzik ölmedi, sadece yaşlandı” yazıyordu (Gülüyor). Şu anın rock yıldızları 60’lı yaşlarını sürdürüyor. Hatta Mick Jagger 78 yaşında. Stadyumları dolduranların hepsi moruk. Ben de arkalarından geliyorum! (Gülüyor)

Sen şöhreti hazmettiğine inanıyor musun?

Şöhret ilk başta güzel geliyor. Tanınmak hoş bir şey ilk zamanlarda. Sonraları, ben kendi deneyimimden bahsedeyim, herkes için konuşmayayım, işleri zorlaştırıyor. Sizin şarkılarınızı dinlemeyen, konserlere gelmeyen bir sürü insanla uğraşmak zorunda kalıyorsunuz. Konserde sigara içtiğinizden bir halk düşmanına dönüşüyorsunuz, sigara şirketlerinden para aldığınız gibi haberlerle, savcılarla muhattap oluyorsunuz. Medya riyakarlıklarıyla uğraşıyorsunuz. Benim gibi, bir toplumsal figüre dönüşürseniz, yaşam kolay olmuyor. Bu sizin sinirlerinizi bozduğundan, siz de hatalar yapmaya, sevmediğiniz insanlara meze olmaya başlıyorsunuz.  Bunlar yıllarla azaldı ama, çünkü devir değişiyor, siz uzun zamandır ortada olduğunuz için saygı duyulan bir anı figürüne dönüşüyorsunuz bu kez. Bu benim hoşuma gidiyor. Eskiden daha zordu. İyi bir sanat işçisinin yolu, kendi hatalarımdan da yola çıkarak söylüyorum, sadece onunla ilgilenen insanlarla ilişki kurması olmalı. Dinleyicinizin haricindeki insanların sizi tanımaması daha iyi. Çünkü hiçbir işe yaramadığı gibi bir de dert oluyor o toplumsal figür görüntüsü.  

Bugünün Türkiye’sinde kültürel bir dayatma ya da toplum mühendisliği nedeniyle kısıtlamalar, yasaklar getirildiğine inanıyor musun? Sosyal medya yasası hakkında da samimi görüşlerini merak ediyorum.

Sosyal medya yasası, dezenformasyon yasası olarak bilinen konu, bütün popülist, hakikat-sonrası iktidarlarının kullandığı bir konu. Rusya bunların başını çekti. Hükümetler –devlet demiyorum– sosyal medyaya ayar verir gibi yapıp bütün muhalefeti susturmak için kullandı bu gücü. Şu an Türkiye’de de olan bu. Muhalefet cezalarla sindirilmek, susturulmak isteniyor. Çok tehlikeli. Festival yasaklarına gelince, işin içeriğini çok bilmiyorum. Yan çizmek olarak algılamayın bu söylediklerimi. Ama bir yaşam tarzının-ideolojisinin, başka bir yaşam tarzı-ideolojisi üzerinde tahakkümünü çok tehlikeli buluyorum. Ben zamanında muhafazakâr topluluklarla ilgili, özgürlükçü tavrımı uzun yıllar boyu deklare etmiş ya da Türkiye kutuplaşmasının herhangi bir yerinde olmak istemeyen biri olarak siyasetin imkânsızlığına çok üzülüyorum. Sahte bir gerçeklik ve algıyla kişilerin, kurumların işlevsizliği Türkiye’nin iyiliğine değil. Türkiye’nin kuruluşundan beri hep çok sorunu oldu. Her dönemde birçok yanlış yapıldı ama şimdiki sorunlar yakın gelecekte çözülecek gibi durmuyor. İktidar değişse bile bu böyle. Çok zor işimiz.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılı için öngörülerin var mı?

Ben umutlu değilim Türkiye’nin geleceğiyle ilgili. Toplumsal barış nasıl sağlanacak, onu da bilmiyorum. Bu aşırı kutuplaşma nasıl aşılacak, ekonomik sorunlar nasıl çözülecek, her yeri lime lime dökülen bir devlet aygıtı –başta adalet mekanizması– nasıl çağa uygun hâle gelecek hiçbir fikrim yok. Ben şunu asalım, şunu keselim diyenlerden de olmadım hiçbir zaman. Beni Türkiye’nin iyiliği ilgilendiriyor. İnşallah Türkiye’yi güzel günler bekliyordur. Ben yanılırım.

Sanatçı ya da insan olarak bir sorumluluk hissetmiyor musun?

Ben bir sanatçı olarak üzerime düşen bir görevim olduğunu düşünmüyorum. Benim sorumluluk hissettiğim pozisyon, yaşımla ilgili, deneyimlerimle ilgili ve gençlere yönelik. ’80 öncesi büyük karışıklıkları yaşadım çocukluğumda. O zamandan beri de Türkiye’de çok kırılgan fay hatlarının olduğunu biliyorum. Bıktım toplumsal kavgalardan. Ben kendi düşüncelerimi gençlere dikte etmek istemiyorum. Ama yaşadıkları ülkeyle ilgili, en azından oy verirken sorumluluk almalarını istiyorum. Nasıl bir Türkiye istediklerini düşünsünler, seçim olduğunda da oylarını versinler. Anketler gençlerin ülkeyle ilgili hiç umutları olmadığını söylüyor. Gençlerin yüzde ellisinin yurt dışında yaşam hayalleri olduğu konuşuluyor. Bu, siyasetçilere bir şey söylemeli. Ne kadar başarılı olduklarını biraz düşünmeliler. Sadece iktidar değil, muhalefet için de söylüyorum bunu.

Teoman, "Kalbin Yok mu?"

Son dönemde merak uyandıran La Casa de Raisa Vanessa 2’yu sorayım; proje nasıl gelişti, rol sana nasıl geldi? 

Arkadaşım Sinan Çetin’in oğlu Rafael Cemo da yönetmen oldu. Benim elimde büyümüş diyebileceğim biri. Ve çok özenli reklamlar çekmeye başladı. Onun için çok sevindim, hatta onu o kadar çok seviyorum ki, çok gurur duydum. Bir gün beni bir reklamda oynatmak istedi, pek gönüllü değildim ama ön çalışmayı seyrettirdiğinde isteksizliğim azaldı. Yine de öyle büyük bir prodüksiyondu ki anlatılan, ben gerçekleşmeyeceğine çok emin oldum. Başarılacak gibi değildi. Raisa ve Vanessa kardeşleri uzaktan biliyor ve vizyonlarını takdir ediyordum zaten. Baktım ki iş oluyor, ben de Rafael benden ne istiyorsa yapmaya karar verdim. Çocuk çok inanıyor, ben de o beni çok istiyorsa oynayayım dedim. Hiç mızmızlanmadım, başına iş açmadım ve benden ne isteniyorsa yaptım. İyi ki de yapmışım, çok beğenildi bu iş. Ben kendim için değil; Cemo, Raisa, Vanessa için daha çok sevindim. 

Teoman kendi potansiyeline ulaştı, benden bu kadar mı diyorsun yoksa son olarak kariyerinle ilgili gelecek planlarını soralım mı?

Ben gençliğimdeki kadar çalışkan ve inançlı biri değilim artık. Bu biraz beni üzüyor, hatta gençlik hayallerime ihanet etmiş gibi de hissediyorum kendimi. Ama insan benim yaşımda olunca, yapacağı çoğu şeyi yapmış olduğunu hissediyor. Bu saatten sonra da başka bir kariyer fikri saçma geliyor. Ben kendimi sadece sahneye çıkınca bir işe yarar hissediyorum. Çok fazla sahneye çıkmak da zor, ileride ne yapacağımı bilmiyorum. Uzun yıllar sürdüremem herhalde onu. Emekliliğimde spor yapar, kitap okurum diyorum. Benim hiç hobim yok. Onun eksikliğini çekeceğim herhalde. İnşallah çok sıkılmam. 

Teoman
Rock'n roll
Müzik
Koyu Antoloji
Gecenin Sonuna Yolculuk
En Güzel Hikayem
İstanbul
Cihangir
Tolga Akyıldız
Sayı 012

BENZER

Türkiye müziğinin en kıymetli isimlerinden Erol Evgin ile geçmişten günümüze keyifli bir yolculuğa çıktık. 7’den 70’e gönüllerde taht kuran Evgin kariyerini, İstanbul’u ve gelecek planlarını İstanbullular için anlattı...
İST, yepyeni sayısıyla kent yaşamının tarihine ve bugününe ışık tutmayı sürdürüyor.
Kış soğuk, kış şarkıları biraz efkârlı, yılbaşı şarkıları ise tam aksine neşeli ve umut doludur. Bu mevsim havanın soğuğu ile dileklerin sıcaklığı çarpışır durur. Neyse ki sonunda kazanan hep ilkbahar olur!