Ölene kadar oyunculuk, ölene kadar dans

22 Şubat 2022 - 18:00

Bundan sekiz yıl önce, tanıştığımız gün, tangoyla ilgili sorularıma bir soruyla karşılık vermişti Ahu Türkpençe: "Şimdi burada ikimiz tango yapalım mı?" Sonra bana sarıldı ve “Bak işte bu da tango” dedi. Bu söz bende yer etti. O yüzden Ahu Türkpençe’yle tango konuşmayı çok istiyordum. Konuştuk. Başka şeyler de konuştuk: Vicdani sebeplerle vegan olduğunu, tango DJ’liğinden eline geçen parayla yürüyemeyen hayvanlara yürüteç yaptırdığını, deneme, öykü, senaryo yazdığını, oyunculuğu çok sevdiği için az iş yaptığını... Röportaj bitince, yeniden düzenlenen Teşvikiye Camii’nde bir tur attık. Arkadaki havuzlu parktan geçerken “Bu kadar yeşil bile ne kadar iyi geliyor insana” dedim. “Yeşil görmek istiyorsan bizim Fenerbahçe’ye gel!” diye karşılık verdi. Unutuyordum, Kadıköy’le neden gurur duyduğunu da konuştuk.

Ahu Türkpençe tangoyu da oyunculuk kadar seviyor (Fotoğraf: Gamze Yerci)

Yıllar önce tanıştığımızda bana sarılıp “Bak işte bu da dans” demiştin. Oradan başlayalım mı, sarılmak neden dans?

Benim algıladığım tango; müzikle ve partnerinle bir olmak ve anda kalmak için yapılan bir dans. Bir olmak için de sarılırız. Ama tenlerimiz birbirine değdiği için değil, kalplerimiz yakınlaştığı için bir oluruz. O yüzden sarılarak da tango yapmış oluyoruz diye düşünüyorum ben. Bu tabii benim yorumum; tangodan benim anladığım.

Tango hayatına ne zaman, nasıl girdi?

Yedi yıl önce yaz aylarında bir film çekimi için İstanbul’da kalmam gerekti. Kostüm ve okuma provalarını yapıyoruz ama çeşitli aksaklıklar yüzünden bir türlü başlayamıyoruz. Tango yapan bir arkadaşım, hadi gel sen de başla dedi. Çok istekli değildim ama sırf boş zamanımı değerlendireyim diye denemeye karar verdim. İyi ki de başlamışım!

Dans ne kadar yer kaplıyor hayatında?

Oyunculuğun getirdiği birtakım yan uğraşlarım var. Mesela yazarlık bunlardan biri. Şimdi buna bir de dans eklendi. Dansın getirisi olarak DJ’lik de var. Dans etmek, DJ’lik, yazarlık... Hepsini büyük keyifle yapıyorum. Ama dansı bu kadar seveceğimi, dansın beni bu kadar değiştireceğini tahmin etmezdim. Doktorlar dans ve müziğin tedavi edici etkisinden hep bahseder. Ben bunu birebir yaşadım. Şimdi herkesin hayatında dans olmalı diye düşünüyorum. Keşke ilkokuldan itibaren zorunlu ders olsa.

Dansın iyileştirici etkisini nasıl hissediyorsun?

Dans etmeye başlıyorum, aradan üç saat geçip milonga kapandığında hiçbir şey düşünmeden sadece dans etmiş olduğumu fark ediyorum. Dans ve müzik, beni partnerimle bir arada ve anda tutuyor. Bu o kadar değerli ki.

Meditasyonu çağrıştırıyor. Meditasyon yapıyor musun?

Tangoyla anda kalabilmenin güzelliğini gördükten sonra meditasyona da başladım.

Ahu Türkpençe tango gecelerinde DJ’lik yapıyor, bu gecelerden elde ettiği geliri biriktirip engelli köpeklere yürüteç hediye ediyor

Tango gecelerinde DJ’lik yapıyorsun, o nasıl bir deneyim?

DJ’likte amaç, insanların hiç kopmadan dans edebilecekleri bir ambiyans oluşturmak. Bunun için belli DJ setleri hazırlıyorum kendimce. Çalarken ne görüyorum biliyor musun? Herkesin yarası var. Herkesin pişmanlıkları var. İnsanlar sevinçlerini bir şekilde paylaşabiliyor ama üzüntülerini genelde kendilerine saklıyorlar. Dans bitince çi ler birbirine kocaman bir hediye almış gibi heyecan ve mutlulukla sarılıyor. Büyülü bir şey.

Ritüelleriyle, derinliğiyle, hissettirdikleriyle birlikte düşününce, tangonun bütün danslar arasında ayrıcalıklı bir yeri var gibi.

Bence evet, çünkü söylediğim gibi, kalplerimizi yaklaştırıyoruz. Birçok dansta bu çok mümkün olmuyor. Çift yan yana dans ediyor ama sarılmıyor. Benim kendimce düşündüğüm; o fiziksel yakınlaşma ruhsal yakınlaşmayı da beraberinde getiriyor. Çoğu dans enerjiktir, sen de o enerjiyle yükselirsin. Tangonun o acısı, dramı, hüznü, itirafı, pişmanlığı başka danslarda yok. Müzikler de öyle. Ben de bunları yaşadım, ben de bunları biliyorum, yalnız değilsin hissini yaşıyor insan.

Dansta nasıl ilerledin? Kendi kendine mi geliştirdin, ders mi aldın?

Yedi yıldır özel ders alıyorum. Tek bir hocadan da almıyorum, bildiğim, duyduğum, iyi dansçı olduğunu düşündüğüm hocalarla ayrı ayrı çalışıyorum. Tabii milonga gecelerine [Kesintisiz tango çalınan geceler] katılıp pratik de yapıyorum. Başlayacaklara tavsiyem; bir okul seçip orada temel adımları öğrenmeleri ve özel derse geçmeleri. Çeşitli hocalardan ders alarak tangoya farklı bakış açılarını, teknikleri öğrenip kendilerini geliştirmeliler bence.

İstanbul’daki milonga ortamı nasıl?

Pandemide çok şey değişti tabii, öncesinden bahsedeyim biraz. Yaş, meslek, sosyal statü ne olursa olsun dansta eşitleniyorsun. Hangi ülkeden geldiğinin, hangi ırktan olduğunun hiçbir önemi yok. Herkesle dans edebiliyorsun. Tek amaç dans etmek ve o anı yaşamak. O yüzden herhalde, büyüsü benim için hiç bitmiyor.

Şimdi düşünüyorum, başka hangi ortamlarda sosyal statü vs. önemsiz kalıyor diye. Bir şey gelmiyor aklıma.

Belki çocukluğumuzda, ilkokulda buluyoruz o ortamı. Çocuksun daha, din, ırk, para, hiç birinden haberin yok. Dans da böyle işte.

Ahu Türkpençe, kendi yazdığı Patates oyununda (2017)

Dans dışında bir de yazarlıktan bahsettin. Ne yazıyorsun?

Bir sürü şey yazıyorum. Oyunculuğun bana bir getirisi yazarlık. Pandemiden önceki iki senede, benim yazdığım Patates oyununu Orçun İynemli’yle oynadık. Sadece oyun değil, deneme, senaryo, öykü de yazıyorum elimden geldiğince. Oyuncu olan herkese söylüyorum; ister kadın ol ister erkek, belli bir yaştan sonra gelen roller seni mutlu etmeyebilir. Çünkü yaşlanacaksın ve ne yazık ki “işlevsiz yaşlı rolleri” oynayacaksın. Halbuki gerçek hayat öyle değil. Yetmiş, seksen, doksan yaşına gelip hâlâ çalışan, hayal kuran, âşık olan, hayatını dolu dolu yaşayan insanlar var. Sadece filmler değil, toplum da yok sayıyor bu insanları. Yaşlı insanlar var ve yaşıyorlar, onlara yok muamelesi yapmak kadar ayıp bir şey olamaz bence. Bunları görüp anlayıp kaleme alacak insanların çoğalması gerekiyor. Oyuncuysan, bunları görüyorsun. En kötü ne olur? Çok iyi yazamazsın ama o bir taslak olur, iyi bir yazar da bunu değerlendirir.

Bazı oyuncular belli bir yaşın altındaki rolleri kaçırmamak için yaşlarını söylemiyorlar. Sen söylüyor musun?

Ben söylüyorum, 1977’liyim. Ama arkadaşlarımı anlıyorum. Mesela yurt dışında yaş konuşulmaz, yaş skalası konuşulur.
Senin vücudun, yüzün, enerjin, esnekliğin, oyunculuğun... Hepsi birleşince enerjinin yaşı ortaya çıkar. Oyuncu otuz yaşında ama daha büyük görünüyor, nüfus cüzdanına bakıp kırk yaşındaki kadını oynayamazsın mı diyeceğiz? Biz çocuk gibiyiz, tek istediğimiz oyun oynamak. Oynamak istemek çok kıymetli. Çünkü bu demek oluyor ki sen bana evet dersen ben bu karakter için her şeyi yaparım. O kadar güzel yaparım ki, sen de yapımcı ya da yönetmen olarak çok mutlu olursun. Bu kadar heyecanlı bir oyuncuyu sırf yaşı yüzünden değerlendirmemek büyük hata bence.

İstanbul’da mı doğdun?

Şöyle enteresan bir hikâyem var. Babam fanatik Samsunlu. İstanbul’da yaşıyorlar ama kütüğüm Samsun’da olsun diye doğumum için oraya gidiyorlar. Hemen sonra da İstanbul’a geri dönüyoruz. Sorulunca Samsunluyum diyorum. Neresinden diyorlar, içinden diyorum! Bu arada Samsun’a ilk gidişim otuzlarımda bir tiyatro turnesiyle oldu.

İstanbul’da nerede yaşıyorsun?

Uzun yıllar Avrupa Yakası’nda oturdum. Dokuz yıl önce Fenerbahçe’ye geçtim ve keşke daha önce taşınsaymışım dedim. Şimdi Anadolu Yakası fanatiğiyim. Anadolu Yakası bana hep daha sakin, huzurlu geliyor.

Nerelerde dolaşıyorsun?

Anadolu Yakası’nı komple çok seviyorum ama genelde Fenerbahçe, Kadıköy, Moda civarında oluyorum. En sevdiğim yanı, buralarda insanların kedileri, köpekleri çok sevmesi. Hatta yaşadığım yerle gurur duyuyorum bu yüzden. İnsanlara ve hayvanlara çok saygılı Kadıköylüler. Çok merhametliler. Ne zaman dışarı çıksam kedi köpek seven birini, yemek veren birini mutlaka görüyorum. Sabahları sahilde yürüyorum bazen. Kendimi erkenci sanıyorum ama benden erken kalkmış bir sürü insan spor yapıyor. Ve ben hiç tanımadığım insanlarla gurur duyuyorum. Sabahın köründe kalkmış spor yapıyorlar. Bu ne demek? Kendine, vücuduna değer veriyor demek. Kendiyle ilgileniyor ve mutlu demek. Böyle mutlu ve güzel insanlar tabii hayvanları da seviyor ve onlara da değer veriyorlar.

Ahu Türkpençe ve kedisi Çakıl

Senin de var mı evcil hayvanın?

Bir kedim var. Köpeğim Maya’yı iki sene önce kaybettim. Kedi köpek bakan herkes bilir, çocuğumu kaybetmiş gibi oldum. Şimdi sokaktaki köpeklere sarılıp onları öpüyorum. Benim için kedi, köpek, aslında bütün hayvanlar melek. Bizim vicdan testimiz onlar. Konuşamıyorlar, sen onlara kötü davransan bile bir şey yapmıyorlar. Vicdanlı olmayı öğretmek için buradalar gibi geliyor bana. O yüzden de onlara iyi davranan bir çevrede yaşadığım için çok mutluyum.

Cinsi neydi Maya’nın?

Alman kurduydu. Dünyanın en tatlı köpeğiydi. Son zamanlarında arka ayakları tutmuyordu, yürüteçle yürüyorduk. Bir iki sene onunla yürüdük. Sokakta gören herkes çok tatlı davranıyordu, “Aferin, ne güzel yürüyorsun” diyordu. Yürüyemeyen kedisi köpeği olanlar gelip yürüteci nereden aldığımı soruyorlardı. Öyle bile sevgi içindeydi Maya’cık. Şimdi onun anısına ihtiyacı olan, yürüyemeyen köpeklere yürüteç alıyoruz.

Alıyoruz derken, bir grupla mı yapıyorsunuz?

DJ'lik yaptığımda, bir bedeli olsun diye az da olsa bir para alıyorum. İşte onları biriktiriyorum. Oraya gelenler dans için para ödediklerinden, bilerek ya da bilmeyerek bu işe katkıda bulunmuş oluyorlar. O yüzden tek başıma değil hep beraber yapmışız gibi hissediyorum.

Belki ihtiyaç duyanlar olur. Nerede satılıyor bu yürüteçler?

Maya'nın veterineri Ece Ulukut aynı zamanda çok iyi bir fizyoterapist. Hayvan fizyoterapisi bilen çok az insan var, Ece de onlardan biri. O hasta çocukların yüzde doksanını yürütüyor. Maya’nın çok daha rahat ve mutlu yaşamasını sağladı iki sene boyunca. Ece’nin abisi bu tekerlekli sandalyeleri Türkiye’ye getirtiyor. Barınaktaki yürüyemeyen köpeklere de yardım ediyorlar. Ben de DJ’likten aldığım parayı o ihtiyaç sahibi köpekler için veriyorum.

Vegan olduğunu biliyorum. Hayvanseverlikle birlikte veganlık geliyor, o yol da bir şekilde hayvan hakları savunuculuğuna çıkıyor. Aktivist misin?

Ben kendime veganım. Hiçbir şey için bayrağı alayım, sözcü olayım diyemiyorum. Ben bile bilmiyorum neyi bilip neyi bilmediğimi. Veganlığı seçtim ve vicdani vegan olarak çok mutluyum bu şekilde yaşamaktan. Kimseye diretmiyorum, herkesin aklı var, fikri var. Herkes istediği bilgiye kolayca ulaşabiliyor. Sadece veganlıkla alakalı değil, her konuda. İnsan fikrini değiştirmek istiyorsa değiştirir, istemiyorsa değiştirmez. Ben de kendim keşfettim, kimse bana söylemedi.

Nasıl vegan oldun?

Çok uzun süre vejetaryen beslendim. Tadını sevmediğim için et yemiyordum, sadece balık yiyordum. Beş yıl önce bir alerjim çıktı, kaşıntı gibi. Bir sürü tedavi gördüm, geçmedi. Google’dan araştırıyorum, belki tesadüfen bana benzeyen birini bulurum diye. Gerçekten de benimkine benzeyen alerjisi olan bir kızı buldum, onu dinliyorum. O sırada reklamlarda yan tarafta PETA’nın bir videosu çıktı, tıkladım. Video bittiğinde vegandım.

Ne gösteriyordu videoda?

Birçok şeyi. Hayvanlara duyguları yokmuş gibi davrandığımızı, aslında duygularının var olduğunun kanıtlarını. Hayvanların ölmek istemediklerini ve ölüme giderken bunu hissettiklerini. Bizim, onlar hissetmiyormuş gibi davranmamızın ne kadar zalimce olduğunu... O kadar net anlatmışlar ki. O videoda beni en çok birbirini kurtarmaya çalışan hayvanlar etkiledi. Bayağı uzun ve gerçekten çok yoğun bir videoydu. İzledikten sonra balıktan, süt ürünlerinden de vazgeçtim. Hiçbirini de özlemiyorum. Diyet olarak seçmediğim için, yani vicdani vegan olduğum için benim açımdan kolay oldu.

Merak ettim, alerjilerin geçti mi?

Çok enteresan. Veganlıkla alakalı mı, diyetimi değiştirdiğim için mi bilmiyorum ama kendiliğinden geçti. Vegan olmak beni çok mutlu etti çünkü kendimle gurur duymaya başladım. Tango ve meditasyona başladım. Bunların hepsi beni mutlu ve huzurlu yaptı. Belki hepsinin toplamı sayesinde geçti.

Veganlık senin için zor olmamış, peki İstanbul’da vegan olmak zor mu?

İstanbul’da hatta Türkiye’de bir sürü vegan market, restoran var artık. Veganlık ana akım oldu. Gerçeğin kendisi oldu. Dolayısıyla zor değil. Bundan yüz yıl önce “Onların derisi koyu, onlar hizmetçi olmak için geliyorlar bu dünyaya” gibi cahilce bir inanış yok muydu? Öyle yaşanmış kaç yüzyıl var. O kadar uğraştılar, özgürlüklerini elde ettiler. Şimdi aynısı bence hayvanlar için oluyor. Onlar da ölmek için gelmiyor bu dünyaya. Sen ye diye de gelmiyorlar. Onların da canı, bu dünyada hakkı var. Ama işte, konuşamadıkları için süreç daha uzun sürüyor.

İstanbul’daki favori vegan mekânların nereleri?

Birçoğu Anadolu Yakası’nda. Veganarsist, Kem Küm, Limonita, Vegan Mutfak, Yuzu Moda, Vatka Cafe, Arka Bahçe.

Veganlıkla ilgili sorular geliyor mu sana?

Herkes soruyor. Ben veganlıkla ilgili bir mercii değilim, merak eden lütfen kendi araştırıp öğrensin diyorum.

İnsan çok inandığı bir şeyi sevdikleriyle de paylaşmak istemez mi?

Sevdiğim insanın anlamadığını görünce üzülüyorum. Bir de, ya ters teperse? Çünkü neticede bir can almaktan ve bunun sorumluluğundan bahsedeceğim. Karşıdaki bir şekilde kendini suçlanmış hissediyor ve bunu üzerinden atabilmek için karşı saldırıda bulunabiliyor. Bu sefer ben kırılıyorum. Dahası, bu kadar kaygısızlığı, umursamazlığı göğüsleyemeyeceğimi biliyorum. Kimseyi ikna etmeye çalışmam ama “Ben de niyetliyim, sanki ben de yemek istemiyorum, sen nasıl besleniyorsun? Kıyafetlerini nasıl seçiyorsun” diye soranlara yardımcı olmaya çalışıyorum.

Kaybedenler Kulübü'nde (2011) Nejat İşler ile

Oyunculuktan da bahsedelim. Şu aralar bir şey yapıyor musun?

Çekimleri süren yeni bir iş var şimdi. Anlatmak için henüz iznimiz yok, o yüzden bir şey diyemiyorum.

Biraz geri planda mı kaldı oyunculuk?

Öyle değil aslında ama daha az işte yer aldığım doğru. Bir dönem geldi ve tamam artık, şu andan itibaren ben gerçekten sadece çok kalbimden geçen, okuduğumda ben bu işte olmak istiyorum, ben bu projenin bir parçası olmak istiyorum dediğim işleri kabul edeceğim dedim.

Ne zaman aldın bu kararı?

Oluyor bayağı. Hayal kırıklıkları, verilen sözlerin tutulmaması, ortaya çıkan işin içime sinmemesi bana bu kararı verdirdi. Çünkü ben bu mesleği çok seviyorum, ölene kadar yapacağım. Ama sürekli kırılmaktan, üzülmekten meslekten vazgeçmek üzereyim. Ne gerek var? Sadece çok mutlu olduğum, sevdiğim, içinde olmaktan gurur duyacağım işler olsun.

Tam da çok sevdiğin için mesafe koydun arana.

Evet. O zamandan beri hep şöyle düşündüm: Ben bu işe evet diyorum; tutsa da tutmasa da, bu oyun sürse de sürmese de ya da bu filmin gişesi olsa da olmasa da ben pişman olmayacağım. Evet bu iş tutmadı ama göğsümü gere gere “Ben bu işteydim” diyebileceğim karakterlerin olduğu, hikâyelerin anlatıldığı işlere evet demeye karar verdim. Ve o zamandan beri de nazar değmesin hep çok mutluyum. Şimdi yer aldığım, henüz bahsetme iznimin olmadığı işin içinde olmaktan da çok mutluyum.

Sinema filmi mi?

Dijital bir platformda yayınlanacak. Hangi işte olursam olayım, o kararı verdikten sonra hep çok mutlu oldum. Hep çok güzel ekiplerle çalıştım. Sadece oyuncu değil, set ekibi, yönetmeni, görüntü yönetmeni, sette çalışan çaycısı... Hep duyuyoruz ya, biri birine küfretmiş, o şuna saldırmış falan. Böyle bir setim hiç olmadı. Duyuyorum ve şunu soruyorum; sonra nasıl yüz yüze bakıp oynuyorlar? Enteresan.

Huzursuzluğu, çekişmeyi, gerginliği tolere etmen zor mu oluyor? Üretirken bazen çatışmalar, sert tartışmalar iyi yerlere de götürebilir insanı.

Huzurdan çok, saygı demek istiyorum. Sadece oyunculuk değil her meslekte böyle olmalı. Bazı insanlar sahip oldukları titre âşık oluyorlar. Mesela bir iş yerinin patronusun, senin için çalışan bir sürü insan var. Bu kişi titrine âşıksa eğer “Buranın sahibi benim, altımda çalışanların sahibi de benim!” diye düşünebiliyor. İş, onlardan daha üstünüm yanılsamasına kadar gidiyor. Aslında herkes eşit, sadece herkesin yaptığı iş farklı. Orada aldığın para senin bedelin değil, senin emeğinin bedeli. Daha çok para alan ya da işin patronu konumunda olan kişi daha değerli değil.

Eşitlik duygusu, eşitlik kavramı çok önemli o zaman senin için.

Evet. Yoksa iş kavgası yapabilirsin tabii. Daha iyisini yapabilmek için o kavgaya girmekten çekinmem. Ama tartışma saygı çerçevesinde olmalı. Tüm amaç işi sahneye güzel koyabilmek için ortak bir dil bulabilmek ve onu mutlulukla icra etmek. Bunu hiç unutmamalıyız tartışırken.

Ünle aran nasıl?

Bunu hep soruyorlar. Ben de hep aynı cevabı veriyorum. Bana çok bir artısı veya eksisi olmadı ünün. “Seni çok seviyoruz” dedikleri zaman beni çok sevdiklerini düşünmedim hiç. Aynı şekilde “Senden hiç hoşlanmıyoruz” dediklerinde benden hoşlanmadıklarına inanmadım. Çünkü beni tanımıyorlar, bu yüzden de sevgileri de nefretleri de gerçek değil. Var olan bu üne yokmuş gibi davranmıyorum ama ünlüyüm diye ekstra havalı tavırlara girmiyorum. Ben doğal kalma, samimi olma derdindeyim hayatımın her alanında. Sosyal medyada çok faal olmamamın sebebi de özel hayatımı paylaşmayı çok sevmemem. O yüzden genelde az paylaşım yapıyorum. Böylesi daha gerçek, daha samimi geliyor bana, az ve öz olması yani.

Ahu Türkpençe
Sinema
Tiyatro
Tango
dans
İstanbul
Kadıköy
Vegan
Bir İstanbul Masalı
Kaybedenler Kulübü
Sayı 009

BENZER

Sadece 1990’ların değil tüm zamanların en akılda kalan dizilerinden biri Süper Baba. 1994- 1997 arasında çekildi, o güne dek görülmemiş seyredilme oranlarına ulaştı. İstanbul’un bir Boğaz semti Çengelköy dizinin âdeta başrolündeydi; henüz çekimler bitmeden semte geziler, Nihat’ın deniz kenarındaki kahvesine turlar düzenleniyordu. Meydan çeşmesi, ulu çınar ağacı, dar sokakları, ahşap konakları, müstakil evleriyle ünlenmişti Çengelköy.
COVID-19 hastalığının hayatımıza girmesiyle birçok alışkanlığımızın değişmek zorunda kaldığı bir gerçek. Küresel salgının en çok etkilediği alanların başında ulaşım geliyor. İstanbul’da da kent içi ulaşımın yeniden ele alınması, eski alışkanlıkların gözden geçirilmesi ve yeni yolların denenmesi kaçınılmaz.
Mevsimin getirdiği umut ve sevinci, geleceğe dönük belirsizlik bir nebze örseliyor olsa da dışarıda güneş yüzünü gösterdikçe güzel günlerin geleceğine dair inancımız da artıyor.