Necati Tosuner’in yazarlıkta 60. yılı Edebiyatın küçük dev adamı

Fotoğraf
Koray Berkin
22 Şubat 2024 - 10:37

Necati Tosuner Sokağı’ndan geçtiniz mi hiç? İstanbul’un en enteresan ve “olmayan” sokaklarından biridir. Vardır, 60 yıldır vardır hem de ama yoktur. Necati Tosuner’den konuşmaya başlarken onun bir kitabıyla sözü açmayı uygun buldum çünkü o çok erken yaşlarından itibaren, kasten ve “inadına” bir yazar. Necati Tosuner, edebiyatımızın en nevi şahsına münhasır kişiliklerinden ve kalemlerinden biri… Biyografik/söyleşiler kitabı henüz yayımlanmadığı için hayat hikâyesini parça parça bilebiliyoruz ama eserleri bir yandan yazarın yaşamının derin izlerini sunarken bir yandan da 60 yıllık Türkiye’nin macerasına eşlik ediyor. Edebiyatımızdaki 60. yılını -dile bile kolay değil- kutladığımız Necati Tosuner’le yeni öykü kitabı Daldaki Kuş’u, yeni ödülleri, hayatını ve kaçınılmaz olarak Türkiye’yi konuştuk. Evine yaptığım “editör” ziyaretlerimden birine fotoğrafçı Koray Berkin de eşlik etti ve siz İST okurları için ses kayıt cihazını açıp sohbet ettik.

NECATİ TOSUNER

KİTAPLARLA DÜNYAYI TANIMA 

Bir yazarın portresini sunmaya yönelik bu gibi röportajlarda âdet olduğu üzere, ben de sohbete önce milattan girmeyi tercih ettim. Necati Tosuner nasıl bir eve doğdu, nasıl bir ortamda büyüdü, kitaplarla, yazıyla ilişkisi nasıl başladı?

“Abilerimin açtığı bir kitaplık vardı evde, sonra onlar doktor oldular. Babam memurdu, annemin de ciciannemin de okuması yazması yoktu ama ben yazar oldum. Çünkü, Cumhuriyet bu olanağı veriyordu. Babam çok demokrat bir insandı; dindardı, hacca da gitti ama evde demokrasi vardı. Altı çocuğunun altısı da kendi istedikleri gibi yaşadı. Dört yaşımda ben sakat kalınca tedavi için uzun süreli yattım, aylarca. O sırada kitabın ‘arkadaş’ olduğu, hatta ‘tek arkadaş’ olduğu bir dönem yaşadım. Biz Ankara’dayken babam İstanbul’a görevli gitmişti. Çağlayan Yayınevi’nin bir dolu Mayk Hammer kitaplarıyla dönmüştü. Olanaklar bakımından Ankara bile taşraydı o dönem. Ulus ve Zafer gazetesi çıkardı ama kimse okumazdı, ertesi gün İstanbul’dan gazete gelsin diye beklenirdi. O yıllarda benim için önemli olan sadece okumaktı. Ortaokulda ise ilk çocuk kitabıyla tanıştım: Kaptan Grant’ın Çocukları. Şimdi benim Günışığı’ndan çıkmış altı çocuk kitabım var. Kızılay’da Kocabeyoğlu Pasajı vardı, okunmuş kitaplar satılırdı. Türk Dil Kurumu’nun (TDK), Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) beyaz kapaklı kitaplarını ilk orada gördüm. Böylece, Cumhuriyet’in çeviri kitaplarla dünyayı tanıtma serüveninden ben de yararlandım.

Kitapları “yegâne arkadaş” edinen Necati Tosuner, artık edebiyatın zokasını yutmuş bir okur olarak yazarlığa soyunur ama bu iş öyle şıpın işi olacak, hiç kolay bir iş değildir besbelli ki. Madem yazar olacak madem anlatmak istedikleri var, onları hangi sözcüklerle yapacak, nasıl yazacak? “Kocabeyoğlu Pasajı günlerimde bir kitaba rastladım: Ataç’ın Sözcükleri. Sanki bir çelik metre! Yazar olmaya meraklıydım, toplumda bir yerim olsun istiyordum. Ataç’ın Sözcükleri’nde Ataç’ın bulduğu, uydurduğu, kullandığı, sevdiği sözcükler ve karşılıkları vardı. Ben o sözlükten kendime yeni bir sözlük; Necati’nin sözlüğünü yaptım. O yıllarda Ankara’da geceleyin sinema dağılınca hayat dururdu. Çıkışında Resimli Posta diye bir akşam gazetesi satılırdı. Orada ‘Hikâye’ başlıklı birtakım şeyler yazmaya başladım, o dönemde yazdıklarım dil bakımından gazetenin diliydi ama böylece ilk öyküm 1963’te çıktı. Varlık dergisi o zamanlar iki haftada bir çıkıyor ve on bin basılıyordu, insanlar okuyordu. Varlık’ın dili daha süzülmüş bir dildi.”

YAŞAR KEMAL (ORTADA), ORHAN KEMAL VE NECATİ TOSUNER AYNI KAREDE…

KIZLAR YÜZ VERMİYORDU 

1950’ler, 1960’lar Türkiye’sinde, yazar olmak isteyen bir gencin yapması gereken ilk şey, bir şekilde İstanbul’a ulaşmaktır. İstanbul’a gelmeden yazar olmanın pek mümkün olamadığı yıllar. Taşradan gelen bir yazar adayıdır Necati Tosuner ama yıllar sonra taşları yerine koymayı da bilecektir: “Taşralılık kendi özel rengi içinde çok güzeldir ama köyden indim şehre biçimine gelince... Pavese için köylü diyen var mı, peki Mahmut Makal şehirli oldu mu?” 

Necati Tosuner, allem eder kallem eder babasını ikna eder ve bavulunu kapıp İstanbul’a, Pertevniyal Lisesi’nde okumaya gelir. Yazarların ve üçkâğıtçıların tam ortasına: 

“Konu eğer yazmak istemekse; Necati lise çağında bavulunu aldı geldi, Aksaray’da Kafesçi İsmail Sokak’ta küçücük bir bekâr odasında başladı. Doğru dürüst bıyığım bile çıkmamıştı. Geldiğimde ilk yaptığım şey, Milliyet gazetesine, Adnan Tahir’in yanına gidecektim, randevu saatini beklerken Cağaloğlu Meydanı’nda üçgen bir park vardı, orada oturdum, geçen herkesin yazar, şair olduğunu sanıyordum. Sonradan öğrendim tabii, Cağaloğlu’nda yayıncılık da yapınca o geçenlerin bir kısmının yazar olmadığını, hatta ne üçkâğıtçılar olduklarını da gördüm.” 

Artık İstanbul hayatı başlayan genç Necati, sokak sokak eski İstanbul’u gezerken, yeni öykülerini kafasında kurarken ilk öykü kitabı Özgürlük Masalı’nı (1965) çıkarır. Lise ise beş yıl sürer ama nedeni sadece İstanbul’un derinlikleri değildir: “Ben beş yılda bitirebildim liseyi. Niye? Çünkü kızlar yüz vermiyor! Bunu yazabilmek için Almanya’ya gitmem gerekti.”

AYŞEGÜL SEVİMAY’IN NECATİ TOSUNER ÇİZİMİ

TÜRKİYE’DEN GÖÇÜYORLAR 

Edebiyatımızın şimdiden modern klasikleri arasında sayılan Sancı.. Sancı...’ya açılan yol, lise sonrasındaki Almanya macerasıyla başlar. Bu nedenle de dindar ve demokrat “aslan babama” ithaf edilir Sancı.. Sancı... . “Abim tıbbiyeyi bitirince 1956’da Almanya’ya gitti, arkasından öbür abim de 1960’ta gitti. Ben de 1966’da liseyi bitirince Almanya’ya tedavi olasılığı için gittim ama bir yandan da mantık almıyor, bu kadar gecikmiş bir tedavi ne olabilir? Heidelberg’te bir doktora gittik. Doktor bir şeyler söyledi, abime ‘Bunu yok edecekse ben asfalta silindirin altına da yatarım ama edemeyecekse Aspirin Bayer bile istemem’ dedim; doktor tek ‘Aspirin Bayer’i anladı. Yapacak bir şey yoktu. Almanya’da olmak bir sakat adam için nimettir! Altyapı, düşünce, mantalite, ilişkiler, değer yargıları... her açıdan. Şimdi gidenleri de çok iyi anlıyorum, onlar Almanya’ya gitmiyorlar, Türkiye’den göçüyorlar. Ben de Türkiye’den gittim, Almanya’daki o yapı sayesinde kendime güven kazandım, Sancı.. Sancı...’yı (1977) yazdım, Sisli’deki (1977) bazı Almanya öykülerini yazdım. Sonraları, kitaplarımı Cengiz Tuncer’e göndermiştim, o basacaktı ama uzaktan olmayacak diyerek döndüm, dönerken de oturma iznimi de yaktım ki kesin olsun.” Bedeni için çıktığı Almanya yolculuğundan ruhunu, kalemini giyinerek döner Türkiye’ye Necati Tosuner. İlk kitabının ardından Çıkmazda (1969) gelmiştir ama “yazarlık merdivenindeki sahanlık” dediği Kambur (1972), anlaşılan o ki Necati Tosuner’in kendisinin de yazarlığına ikna oluşudur: Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) Başarı Ödülü’nü alır. Ancak Almanya’dan yeni romanının yayımlanması hayaliyle dönerken Cengiz Tuncer’in yanında iki yıl çalışır Tosuner ve roman bir türlü yayımlanmaz. O dönemde de babasından kalan evi satar ve hem Tuncer’le maddi ilişkisini sonlandırır hem kendisine yeni bir yol çizer. Sancı.. Sancı...’nın 1978’de Türk Dil Kurumu (TDK) Ödülü’nü almasıyla “tanınmaktan öte artık bilinir” bir yazar hâline gelir Tosuner.

LEMAN HANIM’IN NECATİ TOSUNER’E YAZDIĞI BİR NOT

İYİ BİR ÖĞRETMEN 

İşte o yıllarda, Üsküdar Amerikan Lisesi’nin efsanevi edebiyat öğretmenlerinden Leman Hanım da (Dinçer) güncel edebiyatı yakından takip etmektedir ve Necati Tosuner’i okula, dersine davet eder. Sonrası, yıllar süren bir evlilik hikâyesidir: “Leman Hanım iyi bir edebiyat öğretmeni, iyi bir okur olmasının ötesinde, iyi bir insandır.” Tosuner’in birçok eserinde, bazen satır aralarında, bazen düpedüz karşımızda, Leman Hanım’ın izlerini hep görürüz. 

12 Eylül Darbesi’nin ardından ülkedeki her şey gibi yayınevi açısından da işler iyiye gitmemeye başlar ve nihayet “asma kilit takılır” ve kapanır yayınevi. Dönemin yeni ve gözde mesleklerinden “reklam yazarlığı”na atılır, 14 yıl çalıştıktan sonra da emekli olur. Şimdilerde üzerinde çalıştığı biyografi/söyleşi kitabı Anlata Anlata’yı hazırlarken fark eder ki 15 yıl boyunca hiç söyleşi yapmamış. Çılgınsı (1990) ve dergilerde birkaç öykü dışında pek bir şey yayımlayamadığı yıllar: “1996’da emekli olunca Almanya’dan kesin dönüş gibi, yeniden yazarlığa başladım.” 

Çalışma hayatından özgürleşen Necati Tosuner ardı ardına öyküler, kitaplar yayımlar ve ödüller yeniden gelmeye başlar: “Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi’ndeki (1997) ‘Armağan’ öyküsüyle Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanmıştım. 1999’da ise Güneş Giderken ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandım. Yaşar Nabi ilk kitabımı basarken bana Sait Faik’e katılmamı söylemişti, ben de hep katılımcısı oldum, sekizinci kitabımda kazandım. Bana çok ödül aldı diyorlar ama başvurup da alamadığım ödülleri bilmiyorlar! Salgında Öyküler’le (2022) Yunus Nadi Öykü Armağanı’nı aldım, onun bölüştürülmüş olmasına sevindim, en azından o genç yazarlar bu ödülü almak için benim gibi 80’ine kadar beklemeyecekler.”

Necati Tosuner’in aldığı ödüller, belki garip ama edebiyatımızda yok sayılmalarının karşılığında birer telafi gibidirler: “Ben hep emekten ve bölüşümden yana oldum, kendimi bildim bileli ama yok saymalara tahammül edemiyorum. Sanki ancak böyle var olabiliyorlar!”

NECATİ TOSUNER’İN ÇOCUK VE GENÇLİK EDEBİYATI ÜZERİNE ESERLER YAYIMLAYAN GÜNIŞIĞI KİTAPLIĞI’NDAN ÇIKAN PEK ÇOK KİTABI VAR, ARDA’NIN DERDİ NE? ONLARDAN BİRİ. DALDAKİ KUŞ (AXİS YAYINLARI) İSE YAZARIN YENİ ÖYKÜ KİTABI

YIK PERDEYİ KARAGÖZ 

Bugün artık neredeyse “başka bir yazarlık terbiyesi”nin içinden konuşan Necati Tosuner’i daha yakından tanıyabilmenin yegâne yolu, yazdıklarını bir kere daha, yakından okumaktan geçiyor. Daldaki Kuş’un “Taşınır Bellek” bölümünün son öyküsü: 

MUM ERİDİKÇE KARAGÖZ

“Düğme kimden, ilik kimden, –birleşerek. 
Bölüşülmüş acılar denizinden geçerek. 
Bölüşülmüş acılar denizinden birlikte geçerek. 
Dağın ardını var kılarak. Ulaşılır kılarak. 
Yaşanılır kılarak dağın ardını. 
Bir başka biçim vermeyi düşlemek özlemlerin geleceğine. 

Yalnızca doğanın kendisine bakarak. 
İnançla bakarak doğanın gizem dolu enginliğine. 
Gün sayarak yaşamın güzelliğine. 
Umut derken bilinç diyerek elbet. 
Bilinç derken direnç diyerek elbet. 
Gelecek derken gelecek diyerek elbet. 
Çatal kazık batmaz. 
Ters kazma kazmaz. 
Cennet yolu vicdansızlıktan geçmez. 
Ne yapsan boşa! Bitti bitiyor bitecek. Yık perdeyi, Karagöz!”

Edebiyatımızdaki 60. yılını selamladığı günlerde yayımlanan Daldaki Kuş’taki bu öykü için Necati Tosuner’in yazarlığını, kişiliğini, dünyaya bakışını, yaşamı algılayışını özetleyen, kristalize eden bir metin diyebiliriz. Söyleşimiz sırasında bu öyküyü kendi sesinden dinledik. Böylece, söz artık Necati Tosuner edebiyatındaki bu boğucu, acı dolu ama illa da umutlu ve dirençli ruhu konuşmaya gelmedi mi? “Bu benim kişisel inadımdan geliyor. Bir ayak diretme, bir inat etme olmasaydı, bizim evin yaşlı kadınlarının; ‘Kader işte sen de cennete gideceksin,’ demelerine inansaydım böyle dirençli olamazdım. Tersine, değiştirmek istedim, inat ettim. Bir Demir Özlü, bir Ferit Edgü gibi ben bir varoluşçu yazarım diyemem ama o toplumcu arkadaşlarımın ‘bireyci edebiyat’ deyip de çöpe attığı yazarlardan biri, isteyerek oldum ben. Asım Bezirci bana; ‘Dilin de iyi ama niye hep bunları yazıyorsun?’ demişti. Oysa ben onları yazmak için yazar olmak istedim.”

MESUT VARLIK VE NECATİ TOSUNER, ARALIK 2023, İSTANBUL

EŞEK SÜTÜ İÇMEK 

Bu yaşam dolu kalemin inadı da kaynağından geliyor üstelik: “Çocukken, sırtım kambur olmaya yeni başlamış, bahçede annemler otururken bahçenin teline garibim bir eşek bağlamışlar, komşu kadınlardan biri demiş ki şu eşeğin sütünü bir fincan sağsan, oğlana iyi gelir. Annem de inanmış sağmış, eşek sütü içmişim, o da inada vurmuş!” 

Yazma inadı ile yaşama inadı, birbirine eştir Necati Tosuner’in yaşamında. İçtenlikli ve Türkçenin her şeyi anlatmaya kadir bir dil olduğuna kanıtlar sunan bir inat: “Yaşanılmışı yazmak önemlidir ama birinci koşulu içtenlikli olmaktır. Türkçenin bilinçli bir kullanışla bir yazarın söylemek istediği her şeye yettiği, yeterli olduğu, benim yazdıklarımda vardır. Türk edebiyatında, bir kibrit kutusu kadar bir yerim var. O kibrit kutusunu alınca orada bir boşluk göreceksin.” 

Çünkü o boşluk, çelikten bir gerçekçilikle korunmaktadır: “Genç yazarlara şunu söyleyeyim: Yazmak bir serüven, bilinçle yola çıkılacak bir serüven. İşin sonunda kendim ettim kendim buldum türküsünü söylemeye, işe başladıkları zaman hazır olsunlar. Boşuna da kendilerini kandırmasınlar.” 

Yazmanın, yaşamanın inadı, bir başka “çelik metre” koyuyor önümüze: “Yaşlılıktan korkulur mu? Benim yaşlanacağım düşünülmezdi. Gençken kırk yaşını bulamam diye bir bunalım vardı ama şimdi biraz daha fazla yaşamak için oksijen makinesi bile kullanıyorum.” 

Yakamoz Avına Çıkmak’taki “Sessiz” öyküsü nasıl kapanıyordu? “İnsan yaşlanınca, herkes genç oluyor. Siz nerede oturuyorsunuz bilmiyorum ama ben Bostancı’da oturuyorum.” Belki de İstanbul’da bir çıkmazdır Necati Tosuner Sokağı; sokağın en sonunda, en çıkmazında Necati Tosuner yaşar...

VARLIK DERGİSİ ve AST 

İstanbul ve Ankara, yaşamınızda imzası olan şehirler. Aralarında nasıl bir ilişki var sizin için? 

Yahya Kemal’in tersine İstanbul’un Ankara’ya gidişini severim. Geldiğim ilk yıllarda, bütün o eski İstanbul’u sokak sokak gezdim. Aksaray’da oturduğum için Yenikapı’yı keşfettim, sonra Beyoğlu’nu keşfettim. Oyun izlemeye İstanbul’dan Ankara’ya AST’a giderdim. Varlık dergisi kadar yazarlığımı etkilemiştir AST tiyatrosu. 

Godot’yu Beklerken beni çok etkilemişti. Sancı’da şöyle bir sahne vardır: Osman, Petra’yla konuşurken Petra “Ne işin var burada” der, Osman da “Godot'yu arıyorum” der, "Benim bildiğim o beklenir der" Petra. Osman’ın yanıtı kesin: “Bekledim gelmedi, şimdi arıyorum!” Godot’yu aradım ama aramak daha zor. Çünkü belli bir yöntem gerekiyor. Yöntem yanlışsa boşa arıyorsun. Ama beklerken burada beklemişsin, pencerenin önünde beklemişsin, bir şey fark etmiyor.

TÜRKİYE’DEN HOŞNUT DEĞİLİM! 

Bir bilanço aldığınızda Türkiye’nin bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Üzülüyorum. Cumhuriyet Bayramı’nda Leman Hanım’la oturup ağlaştık. Leman, “Bayrakları asamadım” dedi, benim de sandalyenin üzerine çıkacak mecalim yok, “Ben de asamadım, onun yerine şimdiye kadar astıklarına say Leman” dedim. Bugün bizim en azından Almanya olmamız gerekirdi. Gayet mümkündü çünkü Almanya, II. Dünya Savaşı’ndan çıktığında taş üstünde taş kalmamıştı, kalan taş da kapkara olmuştu. Daldaki Kuş’ta seçim dönemlerini anlatan öyküler de var, tarihe not düşmek dersem iddialı olacak ama bir yerde de öyle, bir şey değişmiyor, o kötü. Bir “son”a ermiyor. O problem yaygınlık kazanıyor, daha güçleniyor, zayıf düştüğü yerde daha beter oluyor. Boşuna mı yine şehit haberleri geliyor günlerdir? Toplum olarak iyi bir yere gelmedik. 1950’de seçim yapıldığı gün Türkiye çok ilerideydi. Cumhuriyet kurulmuş, tek parti kurulmuş, diktatör dedikleri adam seçimi kaybetmiş ve anahtarları vermiş. Buyur demiş, bu meclisin anahtarı, bu hükûmetin anahtarı, bu köşkün anahtarı, vermiş çekilmiş. Sonra o adama savaşa sokmadığı için teşekkür edemeyen bir dinci komite hortlamış. Menderes’i bile alet ettiler. Camiye bir tuğla diyerek güçlendiler, kurban derisi diyerek güçlendiler, dışarıdan gelenlerle güçlendiler. Denedik. Bence biraz pahalıya mal oldu. Hep iyi şeyler için inat etmeyi seçtim ama geldiğimiz Türkiye’den hoşnut değilim; hoşnut olanlardan da hoşnut değilim.

Necati Tosuner
Edebiyat
Türkçe edebiyat
Daldaki Kuş
Öykü
Mesut Varlık
Roman
Sayı 017

BENZER

İki kitap, ikisinin de ortak noktası İstanbul... Şehrin fiziksel, tarihî ve kültürel potansiyelini ortaya çıkarmak ve toplumsal belleğimize kazımak için hazırlanan iki başucu eser. 28 uzman ismin katkısıyla hazırlanan Fatih Sultan Mehmed, tüm zamanların en önemli hükümdarlarından birini tüm yönleriyle ele alırken, İstanbul’un Deprem Gerçeği, şehrimizi bekleyen gerçekle yeniden yüzleşmemizi sağlıyor.
Nâzım Hikmet 1928’in sonundan 1932’ye kadar babasının Kadıköy Bahariye’deki evinde kaldı. Üç yılı biraz aşan bu sürede Resimli Ay dergisinde çok ses getiren “Putları Yıkıyoruz” kampanyasını yaptı, şiir kitapları ve bir şiir plağı çıkardı. Piraye’ye âşık oldu.
Bu sene, Türkiye ve Almanya arasında imzalanan İşgücü Alımı Antlaşması’nın 60. yılı. Her iki ülkenin de demografik, ekonomik, siyasi ve kültürel çehresini derinden etkileyen antlaşma ve peşi sıra başlayan göçün ana hatlarını Prof. Dr. Murat Erdoğan kaleme aldı.