Metin Akpınar: "Bir düşünce, bir kültür ihtilali lazım"

Fotoğraf
Koray Berkin
22 Şubat 2022 - 16:23

Gerçek İstanbullular nerede; gören, duyan, rastlayan var mı? Kim onlar? “İstanbullu” usta oyuncu Metin Akpınar’a göre, onlar bu şehre değer katanlar... Haklı. Kökenimiz neresi olursa olsun, düşüncelerimiz, ideolojilerimiz ne olursa olsun, bu şehre en ufak bir tuğla koyuyorsak, sanatına saygı gösteriyor, sevgisine karşılık veriyorsak İstanbulluyuz... Yeşilçam’ın değerlerinden Akpınar, İstanbul’u doya doya, sade ama bir o kadar da görkemli, naif ama bir o kadar uçarı yaşayanlardan; ömrünün, dile kolay seksen yılı bu şehrin her değişimine tanıklık etti.

Metin Akpınar

Geçmişin ve bugünün İstanbul’unu karşılaştırdığınızda sizi en fazla üzen şey ne oluyor? En fazla hasret duyduğunuz şey nedir?

İstanbul’da şehirciliği bir türlü yakalayamadık. Ben İstanbul’un Aksaray semtinde doğdum, İstanbul’da büyüdüm. O zamanlar bütün semtler birbirine yakındı, benzerdi. Şehircilik bir türlü gelişemedi. Maalesef depremler taş yapıları mahvetmiş, arkasından ahşap yapılar yapılmış, bunları da yangınlar mahvetmiş. Bir süre sonra güzelim İstanbul’umuzda önce karkas bina, sonra da betonarme yapılar inşa edilmeye başladı. En son da yarısı çelik, yarısı betonarme yapılar. Düzenli şehircilik açısından benim en çok şikâyet duyduğum şey budur.

İstanbul’u nasıl bir şehir olarak görmek sizi mutlu eder?

Benim sevdiğim İstanbul curcuna İstanbul değil. Daha sakin bir şehir... Nüfus bir buçuk iki milyon iken İstanbul çok güzeldi. Denize de girilirdi, balık da tutulurdu. Sinemaya, tiyatroya, operaya da gidilirdi. Doğrusu o İstanbul’u çok özlüyorum. Sadece sanat bakımından değerlendirme yapacak olursam, 1961 Anayasası’ndan sonra sanatta ciddi gelişme oldu. İklim güzeldi, yani ’80’lere kadar İstanbul’un sanat bakımından gelişmesi olumlu ve çok güzel olmuştur.

İstanbul’la ilgili en büyük hayalinizi sorsam?

Vallahi bence İstanbul’un iki büyük sorunu var. Biri deprem, diğeri de su. Deprem çok ciddi. Biliyorsunuz, imar izni ilk önce belediyeden alınır. Bir proje sunarsınız, proje yapım aşamasında zabıtalar tarafından kontrol edilir. Bina ortaya çıktıktan sonra da dört mühendis gelir, elektrik gibi şeylere bakar, ruhsat verilir. Yani “iskân müsaadesi” verirler. Bugün eğer İstanbul’da bir milyon altı yüz bin ruhsat dışı yapılmış bina varsa bunun sorumlusu bu dört kişidir. Ben hep bunu gördüm. Bunları ne yapmak gerekir bilmiyorum. Tüm dünyayı gezdim diyemem ama Avrupa’nın birçok ülkesine gittim. İstanbul çok güzel bir şehir ama kaldırımları ne kadar değişti anlatamam size... Batı’ya gittiğinizde en genç kaldırım taşı iki yüz yaşındadır, bizde en yaşlısı on beş yaşında. Şehirde hâlâ bir yerler kazılıyorsa orası göçebe bir şehir demektir. Bu kadar yol yapılmasına rağmen düz yolda araba süremedim. Hep lambur lumbur... Bunlar tabii üzücü şeyler ama deprem ve su üzerinde durulması gereken en acil şeyler. Bakın şimdi yağmur yağmıyor ama yağdığı dönemleri ben biliyorum. Eski lodosları da hatırlıyorum. Kar yağardı, özellikle 1986’da müthişti, tiyatromuzu kapatmak zorunda kalmıştık. Bizim suyumuz kanalizasyona veriliyor, yani yağmur suyu asfalta düşüyor, oradan kanalizasyona gidiyor. Toprağa düşmüyor, o yüzden toprak da doymuyor. Suyu biz denize döküyoruz. Denizlerin de hali malum. Bence bu suyun muhafaza edilmesi gerekiyor. Çok ciddi, büyük bir iş bu. Önce ciddi bir yönetmelik istiyor. Bundan sonra binalar yapılırken mutlaka çatı suyunun depolanması zorunluluğu getirilmeli. Biz Türkiye olarak su bakımından konforlu bir ülke değiliz. Konforlu olması için nüfusun bir yıldaki kişi başına düşen su harcamasının iki tonun üstünde olması gerekir. Bugün 1300 litre falan... Binin altı zaten çölleşmek demek. O yüzden suyumuza sahip çıkmamız gerekir, hem İstanbul hem de Türkiye olarak...

Metin Akpınar

Çok okuduğunuzu biliyorum. İstanbul’un tarihine, kültürel yaşamına meraklı mısınız, bu konuda da okur musunuz? Sizce İstanbul’u kimden okumalı, İstanbul’u kimden dinlemeli?

Ben tarih derslerini sevmezdim ama yaşadığım yer olduğu için İstanbul tarihine meraklıyım. İstanbul’la ilgili her şeyi okurum. İstanbul bir tarih şehri. Bugün kazmayı vursanız neler çıkar neler... Antik çağ burada, Roma burada, Osmanlı burada, daha nice medeniyetler var. Nereye vursan ya sütun ya saray çıkıyor. O yüzden bunların değerlendirilmesi, heba olmaması gerekirdi. En son araştırmalarda beş bin yıllık olduğu düşünülen İstanbul tarihi sekiz bin yıla çıktı. Yarımadamızın benzeri dünyada yok. Bu arada bir şeye daha dikkat çekmek isterim, o surların halini anlatamam size. İçinde ahşap binalar, hatta belediye tesisleri var. O surlara sahip çıkmak, içlerini eski İstanbul kimliğiyle muhafaza etmek, uydu şehrini dışarısında kurmak gerekir.

Bugün bir insanın kendini İstanbullu olarak tanımlaması için ne gerekiyor? Burada doğup büyümek yeterli mi, yoksa İstanbul başka bir yaşam kültürünü, görgüsünü mü çağrıştırıyor?

Vallahi, gerçek İstanbullunun var olup olmadığını bilmiyorum. Çok kapsamlı düşünmek gerekir. İstanbul’un bir şivesi, dili, ağzı var. İstanbul bir kültür şehri. Göç almadığı dönemlerde çok güzeldi. Ama göçenler buranın kültürüne adapte olamayıp hem burayı hem de kendilerini bozdular, yazık. Öyle olunca yoz bir kent kültürü gelişti. Hem folklor hem de kültür olarak İstanbul’u arzulayan insan, bence İstanbulludur. Yoksa İstanbul’da doğup büyüyen, yedi ceddi İstanbullu olan yok. Mesela ben İstanbul’da doğup büyüdüm, güya İstanbulluyum ama baba tarafından kökenim Erzincan, anne tarafım Balıkesir ve Selanik’ten... O yüzden eski İstanbullu aramak hayal. Bu kente bir değer katmayı düşünen herkes bence İstanbulludur...

Devekuşu Kabare ekibinden ünlüler resmigeçidi gibi bir mola anı (Fotoğraf: Cengiz Özkarabekir Arşivi)

İstanbul’un eğlence hayatına gidelim sizinle beraber... Eskiden İstanbul’u nasıl yaşardınız? Tek başınıza yahut eşiniz dostunuzla en çok gittiğiniz, birlikte vakit geçirdiğiniz mekânlar nerelerdi?

Vallahi, gençliğimin geçtiği dönemde biz biraz apaş yaşardık. Orta gelir, orta kültür seviyesinde bir popülasyondu. Yenikapı’da, Kumkapı’da sahilde yaşayan, kendi salatasını kendi yapan, kendi içkisini kendi götüren, denizden tuttuğunu ateş yakıp pişiren gençliktik biz. Bunun huzurunu anlatamam size. Bir Samatya vardı, bugün anlatmakla bitmez. Orada üç katlı bir bina vardı. O binanın önünde yaz kış demeden ak sakallı, ak saçlı bir amca otururdu. Aba elbiseler giyer, kaz tüyünden istavrit çaparisi, hindi tüyünden kolyoz çaparisi yapardı. Ve biz ondan 10-15 iğne alırdık. Kınalıada’yla Sivriada’nın ortasında inanın bana yarım sandal istavrit, birkaç tane de uskumru tutardık. Bugün mezgit birinci balık oldu; biz mezgit gelince atardık dip balığı zehirlidir diye. Mesela Yenikapı’da, Kumkapı’da denize girerdim. İstanbul’un tüm kanalizasyonu oraya akardı. Öyle ayırma yoktu. Ayrıca yazmacılar, basmacılar vardı, onların sabunlu suları da denize akardı. Kısaca, biz orada denize girer, konjonktivit bile olmazdık. Eskiden Erenköy’de villalar, çi likler, çitlerle çevrilmiş bostanlar vardı. Uzun taş döşenmiş bir yoldan geçersiniz, evin büyüğü sizi karşılar, yaz mevsimiyse dışarıda, kışsa içeride ağırlardı. Tırtıklı kaplarla lokum ikram edilir, tabakta elinizi silmeniz için tülbent bulunurdu. Biri koşup bahçeden üzüm keser, bir başkası tulumbadan suyu çeker, buz gibi üzümü sizin önünüze koyardı. Böyle güzellikler bugün kalmadı. Bence gençler tarımla uğraşsalar çok güzel olacak. Tarıma bağlı sermaye kurulmadı. O yüzden bugün, üzülerek söylüyorum, ithal ettiğimiz buğday ürettiğimiz buğdaydan daha fazla. Buna ilk defa şahit oluyorum.

Mahallenizi nasıl anlatırsınız?

Bizler anlattığım o popülasyonu, o kültür iklimini, o ekonomik iklimi gözler, onlardan beslenirdik. Ben bugün ne otobüse ne minibüse binebiliyorum; arabayla oradan oraya gidip geliyorum. İnsanlarla temasımız azaldı. Ben eskiden Aksaray Çukurpazar’a gider, evin alışverişini kendim yapardım. “Doğu’da mal yok, raflar boş, bizde bol maşallah” diyorlar ya, e kimse alamıyor ki, ondan dolu (gülüyor). Eskiden o pazarlarda bir musiki vardı. İnsanlar sebzeyi, meyveyi müzikle satardı. Laf atmalar vardı. Aksaray’da, göbekte trafik polisi için yarım silindir vardı. O polis yağmurda kapüşonlu, sarı muşamba giyerdi. Kışın üşürdü doğal olarak, vatandaşlar da Valide Sultan Camii’nin önünde bir salepçiden salep alıp polise ikram ederdi. Evinden çıkarken cüzdanını unutanlar gidip o polisten borç alır, akşama verirdi. Herkes çok güzeldi. Mahalle kültürü vardı. Herkes birbirini tanır, Ramazan’da birbirine yemek götürürdü. Karşı komşumuz Yüksel Abla lahana koçanını çok severdi mesela, bizde lahana piştiği zaman annem koçanı ona gönderirdi.

Kurucuları arasında Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın da yer aldığı Devekuşu Kabare’nin bir oyunundan

İstanbul olmasaydı Yeşilçam olur muydu? Türk sinemasında İstanbul’un nasıl bir yeri var sizce?

İstanbul'da Türk sineması yoktu, biliyor musunuz? Ham film yoktu. Kaçak geliyordu filmler. Çekilen filmin banyosu burada yapılmıyordu. Önceleri İngiltere’ye gidiyordu, sonra Bulgaristan yapmaya başladı bu işleri. Stüdyo yoktu, plato yoktu, para yoktu. Yeşilçam bir mucizedir. Tüm ürünlerini çok beğeniyor, çok seviyor değilim ama o yoklukta çıkarılan o ürünler gerçekten birer mucizedir. İstanbul’da her tür yer vardır. Köy de vardır, kasaba da, her etnik kimlikte insan
da. İstanbul bence her şeydir. Biz bazı filmleri çekmek için Antep’e, şuraya buraya gidiyoruz. Hiç lüzum yok, burada Antep de var, Sivas da. Hatta mezra bile var.

İstanbul yedi tepeli mi?

Değil. Padişahlarımızın egemenliklerini ispat etmek için iki şey yaptırmaları gerekirdi: selatin camii yaptırmak ve kendi adını taşıyan sikke bastırmak. Yoksa padişah egemenliğini ispatlamış olmazdı. Bizdeki yedi tepe, İstanbul’da yapılan selatin camilerinin bulundukları noktalarla ilgili. İstanbul fiziki olarak yedi tepeli değildir.

"Metin Akpınar ile Muhabbet"in kulisinde

Her dünya şehrinin bir simgesi vardır. Sizce İstanbul’un simgesi nedir?

İstanbul’un simgesi bence her şeydir. Beyazıt da simgesidir, Galata Kulesi de. Ama İstanbul’un bir Eyfel Kulesi yoktur. Yapılamaz mıydı? Yapılabilirdi. Sivriada’yı biliyorsunuz, adanın bir yanı böyle oyuk ya, dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey görülmemiştir. Sivriada doğal bir adadır, çok midye çıkarırdık biz oradan. Martılar yumurta yapardı, o zaman o yumurtalar toplanıp bazı pastanelerde satılırdı. “Bu pasta balık kokuyor be!” denirdi ya, işte ondan dolayı (gülüyor). İstanbul benim için bir bütündür. Ama şimdi Gebze’den Çatalca’ya kadar İstanbul oldu. İçinden çıkılır gibi değil, bu kadar açılmamalıydık. Bu kadar nüfus gelmemeliydi. Geldiler diye de onları suçlamıyorum. Yaşadıkları yeri bırakıp gelmeleri onlar için de zor. Ben burada doğdum, burada büyüdüm. Doğduğum ve on iki yaşıma kadar yaşadığım konak Sinekli Bakkal Sokağı’ndaydı.

Halide Edib Adıvar'ın Sinekli Bakkal romanındaki sokak mı?

Evet, orası. Hatta romanda Cağaloğlu’nda bir kitabevinin komünist sahibinden bahsedilir. Siyasi görüşünden dolayı tırnakları sökülür. O adamcağızın annesi annemin arkadaşıydı. İsmi de çok güzeldi, Hazin Teyze... Çok güzel entariler giyerdi. Namaz için beyaz başörtüsü vardı. Evliya gibi gelir, kahvesini içer, evliya gibi giderdi. 

Gözlerinizi kapattığınızda anne evinde burnunuza ne kokusu geliyor daha çok?

Evet, her evin bir kokusu vardır. Bazı evler çok güzel kokar, ben öyle bir evde büyüdüm. Tahtalar fırçalanırdı. Tahtanın fırçası vardı. Eşyalar kaldırılır, yere bir avuç arap sabunu atılıp fırçalanırdı. Parke orijinal, üzerinde cila mila yok. Ahşap kendi doğal renginde tertemiz çıkardı. O evler güzel kokardı. Mutfakta davlumbaz varsa ev güzel kokardı, yoksa yemek kokardı. Annem yatak odasının kapısını yemek kokusu gitmesin diye sürekli kapatırdı. Evde çiçeklerimiz vardı. Bu arada, biliyor musun, şimdiki çiçekler de kokmuyor. Sümbülteber vardır, eve koku verir. Şebboy eve gelince bir ha a evimiz kokardı. Sümbüller zaten evde yetiştirilirdi. Kolonya İstanbul’un vazgeçilmezlerinden biridir. Limon, leylak, beyaz zambak kolonyası... Kolonya dükkânlarına bayılırdım.

Annenizden geriye ne kaldı?

Hatıralar. Her şey... Ben biraz anneciyim. Her şey anneydi. Bugün de her şey annedir. Yedi yaşına kadar çocuğu anne yetiştirir. Baba dışarıdadır. Çocuğu, iyi insan yapan anne eğitimidir. Anne eğitimliyse o çocuk iyi insan olur.

"Metin Akpınar’la Muhabbet"in sahne dekoru

Otuz yıl sonra Metin Akpınar’la Muhabbet ile tekrar sahnedesiniz. Nasıl bir his?

Bunu sahne olarak yorumlamamamız gerekir; bu bir oyun değil. Bu gerçekten sohbet, muhabbet formatı. Belgesel [İyi ki Yapmışım, 2020] çok güzel dönüşler alınca Necati Akpınar bana geldi. Bu arada o da Erzincanlıdır ama akrabalık yok. Gerçi Yılmaz Erdoğan biraz karıştırırsak akrabalık çıkar ama ellemeyeyim diyor (gülüyor). “Abi ben belgeseli izledim, çok etkilendim. Müsaade ederseniz size bir format çalışıp bir teklifle gelelim” dedi. “Seni halkımızla buluşturalım” denildi. Ben artık emekliye ayırıyordum kendimi, yine de çalışıp gelin dedim.

Bugün ile dünün seyircisi arasında ne gibi farklar görüyorsunuz?

Farklar var tabii, her şey değişir biliyorsunuz. Bir kere güzel sanatlara ilgi değişti. Bugün bana gelen seyircilerin büyük bölümü kabare seyircisi. Genç seyirci de geliyor, onlar beni görmemişlerdi sahnede. Filmlerimden, YouTube’dan biliyorlardı, yine de her şeyi biliyorlar. ’70’li yıllarda Beyoğlu’nda kırk iki perde açılırdı. Şimdi İstanbul’da toplam kırk iki perde yok. Bu çok üzücü. Bahçe sineması kültürünü anlatamam size. Ne güzel bir şeydi ya... Küçük oturma halıları vardı. O halılardan koltuğumuzun altına koyup sinemaya giderdik. Hatta yemek bile götürürdük. Annem tuzlu fıstığı çok severdi. O bahçe sinemasındaki tuzlu fıstığı unutamam...

Sizin gibi bir hocaları olduğu için öğrencilerinizi kıskandım. Üniversitede, sınıf ortamında kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Vallahi çocuklar beni zinde tutuyor. Bildiğimi paylaşma aşamasındayım. Çıkıp kabare yapacak halim yok, çocuklara kabare oyunculuğunu öğretmeye çalışıyorum. Zaten ben de altmış senedir oyunculuğu öğrenmeye çalışıyorum. O bitmez bir eğitimdir. Yılda otuz öğrencim oluyor, beş tanesi iyi çıkarsa benim için büyük başarıdır. Benim uydurduğum repertuardan gidiyoruz.

İyi ki Yapmışım belgeselinden (Fotoğraf: İKSV Arşivi)

Özgürlüğün olmadığı yerde sanat da olmaz. Ülkemizde koşullar gittikçe ağırlaşırken sanatın bugünü ve geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ben biraz iyimserim. İnsanı insan yapan bir olgudur sanat. Düşünce, zihinle ilgili bir faaliyettir, bilgi ile doğru orantılıdır. İnsanlar bildikleri kadar düşünürler ve düşüncenin en saygın, en soylu biçimi sanattır. Ben bunun bitmeyeceği kanaatindeyim.

Neler gerekiyor bilimin ve sanatın ilerlemesi için?

Siyasi otorite, belediyeler, yerel yönetimler, sermaye, sivil inisiyatifler, demokratik örgütler, hepsi bunun gereksinim olduğuna, bir ülkenin vazgeçilmezi olduğuna karar verecek. Yani, zihin ihtilali istiyorum. Bir düşünce, bir kültür ihtilali lazım. Bu olduktan sonra sanat tüketicisinin eğitilmesi de tamamlanacak. Ve o zaman istenilen, talep edilen sanat rafine sanat olacak. Büyük kalabalıklara ulaşmak ve kâr sağlamak için sanattan ödün vermeyeceksiniz. İyiden, güzelden, doğrudan ödün vermeyeceksiniz...

Siz hiçbir zaman dönem adamı olmadınız. '60’lı yıllardan beri hükümeti ve sistemi özgürce eleştirdiniz. Biz şimdi neden bu hâldeyiz?

Yönetim tarzı, mesele bu. Biz de geliştik. Sanata başladığımdan bugüne daha farklı bir yerdeyim. Düşünce sistematiğim daha farklı.

Hakkınızdaki soruşturmada beraat kararı verildi. Halkın sanatçısına sahip çıktığını gördük.

İnanılmazdı. O kadar sahip çıkıldı ki... Yaşlılığımın, emekliliğimin ödülü. Bugün de buraya gelenler ayakta alkışlıyor. Benim evim ödülden geçilmez ama bu sevgi var ya, bu sevgi müthiş bir ödül.

Metin Akpınar
Tiyatro
Sinema
Yeşilçam
Devekuşu Kabare
Zeki Alasya
İstanbul
Sayı 009

BENZER

Su özgürlük, pandemi fırsat olabilir mi? Peki ya bedensel engel insana kendini gerçekleştirme imkânı sunabilir mi? Anlatacağımız hikâyenin başrolünde, birbirinden büyük başarılara kulaç atan gençler var.
Şiirimizin çığır açan ustası Orhan Veli, 1914 yılının bir nisan günü Beykoz’da dünyaya gelmişti. Biricik kız kardeşi Füruzan Yolyapan ise büyük ustadan on yıl sonra... Osmantan Erkır, 97 yaşındaki Füruzan Hanım’la dergimiz için uzun uzun sohbet etti, Orhan Veli’nin yaşamının daha önce gün yüzüne çıkmamış ayrıntılarını şairin kız kardeşinden dinledi. Yetmedi, Füruzan Hanım’ı alıp çok uzun yıllardır görmediği Beykoz’a götürdü. Geride Erkır ve Yolyapan için unutulmaz birer anı ve İST okurları için bu hoş sohbetin yanında anılara tanıklık etmenin sevinci kaldı.
Cumhuriyetin ilanından sonra şehirde düzenlenecek törenler için uygun bir alan olarak Taksim seçildi. İstanbul’un yeni kutlama, toplanma alanı burası olacaktı. Bir de özel anıt siparişi verildi. Halktan ve kurumlardan toplanan bağışların da katkısıyla tamamlanan Taksim Cumhuriyet Anıtı’nın 8 Ağustos 1928’deki açılış törenine yaklaşık 40 bin kişi katıldı, meydana sığmayanlar ertesi günün sabahına kadar anıtı görmeye geldi.