Kalabalık yaşamayı seviyor

Fotoğraf
Dilan Bozyel
12 Haziran 2020 - 12:11

Oyuncu Yetkin Dikinciler ile müzelerin kapalı olduğu bir pazartesi günü bir grup ‘oyuncu olmayan’ insana ‘anlatma’yı anlattığı İstanbul Modern’de buluştuk. Konunun ilginçliği üzerine, sorulara başlamadan sohbete koyulduk.

Nasıl bir çalışma bu?

Sunumlarda, gecelerde, toplantılarda destekçileri ikna etmek için ‘anlatmak’ gerekiyor... Bazıları diyor ki, biz mevzuyu biliyoruz fakat anlatmayı bilmiyoruz. İşin ABC’si şu: Oyunculuk altyapısıyla oyuncu olmayanlar hikâye etmenin enstrümanlarını nasıl dönüştürürler? Bir şey anlatmak için illa oyuncu olmaya gerek var mı? Hikâye bizim değilse bile nasıl bizim olabilir? Oyunculuktaki gibi; oynadığımız rolü samimiyetle bizim yaparsak ikna edici oluyoruz. Ders verici değilim, hoca değilim, öğretici değilim asla. Her şeyin bir buluşma olduğunu düşünüyorum. Birbirimizin içindeki rezervleri harekete geçirmek olarak görüyorum. Medeniyet bizi akla mahkûm ediyor, halbuki bir tabiatımız var. Biz akılla güdülerimizden, içgüdülerimizden uzaklaşıyoruz. Bazen kendi olmanın akla bile ihtiyacı yok, onun peşindeyiz.

Tiyatro oyuncusu olmak için illa hikâye anlatma isteği, ihtiyacı duymak gerekiyor olmalı, öyle mi?

Evet. Role soyunmak gerekiyor. Gençleri duyarız arada, kahvede otururken televizyonda bir şey görürler, “Bunu ben yapacaktım ama abi imkân yok, tesis yok, altyapı yok!” derler. Onu dediği yerde aslında imkânı vardır: Kendisi! Çünkü hayatta. Hayatta olmak bir imkândır. Tesisi de kendi ruhu ve bedenidir. Başka hiçbir şeye ihtiyaç yoktur. Bunları hatırlatma çabası bizimki. Yeryüzünde ne kadar çok insan varsa, o kadar çok hayat hikâyesi var. Hepsi anlatılmaya değer. Yazıldığı yerde roman olur ve insan romanlarda o yüzden kendini bulur. Çünkü yazan yaşamış, kendisiyle yüzleşmiştir. Yüzleştiği için o yolculuğu yapabilmiştir. Empatinin yükseldiği yerdir orası. Empati, illa benim yerimde olsan ne yapardın demek değil.

İsviçreli psikanalist Arno Gruen’ün Empatinin Yitimi isimli bir kitabı vardır. İnsanlığın geldiği bu noktayı empatiyi yitirmemize, özümüzden uzaklaşmamıza bağlar.

Katılıyorum, kesinlikle çok doğru. Kıyametlerin, faciaların temelinde bu var. Her şeyin ehlileşmesi, evcilleşmesi var... Televizyondan sıkışıp bize görünür olması var. Televizyon çok tehlikeli, çünkü orada her şey sadece ‘görünüyor’. Bize fiziki olarak dokunmuyor; arkamızı döndüğümüzde veya “Ah yazık!” dediğimizde tamamlıyoruz süreci. Halbuki kıyamet koptu orada!

Yetkin Dikinciler

İstanbul’da doğup büyümüşsünüz, üniversiteyi okumuşsunuz. Eski İstanbullu musunuz?

İstanbul’da Suriçi tabir edilen Aksaray’da, o Horhor Sofular Hamamı’nın hemen aşağısında, eski Et Meydanı, Taş Kasap denilen yerde doğdum. Gül ağacı vardı hemen karşı bahçemizde; sonra otopark oldu orası, sonra AVM falan filan. İstanbul’u, üzerinden silindir geçmemiş zamanı yakalayanlardan biri olarak yaşadım. Babam Kumkapılı, onun babası Yenikapılı, onun babası Cankurtaranlı, onun babası Samatyalı... Müstakil evlerin apartmanlara dönüştüğü dönemde, anneannemle dedem aşağı katta, biz dayım ve yengemle komşu ama kapılar hep açık büyüdük. Dedemi erken yaşta kaybedince, benden dokuz ay küçük kuzenim Tan’la ben yalnız kalan anneannemin yanına taşıdık yataklarımızı. Anne tarafındansa Egelilik var bizde. Rahmetli anneannem Denizli Çallı idi. Güzel bir Yörük’tü. Şaman kökleri olduğunu düşünüyorum, içimde hissediyorum. Sağlıkla ilgili iyi gelmek gibi bir yönümüz var. Rahmetli anneannem Kızılay’dan ebe hemşire. Ben onunla geceleri iğneye, acil doğuma giderdim. Eski şırıngalarını kaynatıp hazırlardı. Miras galiba, annem de hemşireydi. O da yıllarca Çapa Ortopedi’nin Kadın katında çalıştı, bölümün başhemşiresi oldu, sonra emekliliğe yakın yaşlandığı için Marmara Üniversitesi Medikososyal’de daha çok oturarak bir süreç geçirdi. İzmir, Aydın, Denizli, Nazilli tarafındaki akrabalarımızdan, ki anneannemin eşi de Nazillili, okumaya gelecek herkes ‘Kaderler’de’ kalırdı. Rahmetli annemin adı Kader. 

Duruyor mu apartmanınız halen?

Duruyor. Mümkün olduğunca her pazar gidiyorum. Annem 2007’de göçtü gitti. Dedem erken ölmüştü, 1996 gibi anneannemi kaybetmiştik. Babam hayatta. Dayım ve yengem, yer yataklarında birlikte büyüdüğüm kuzenlerimle, resmî olarak tek çocuğum ama böylesine de kardeşlerim var diye saydığım insanlarla buluşuyorum halen. Çocuklar da olmaya başladı. Birileri ölüyor, tam sandalye kalkacakken, bir bebek sandalyesi ekleniyor. O sofra hep kuruluyor. Ben bunu çok sesli bir huzur ortamı olarak adlandırıyorum, çünkü kalabalık yaşamayı çok seviyorum. Ama kalabalığın da kendi gibi yaşamasını seviyorum. Yani kimse kimseye bir şey dayatmadan. Biz bazen evde birbirimizi kaybederdik. Mesela, dışarıdan ararım, “Yengeciğim, Tan evde mi?”, “Bilmiyorum ki!” der! Yanda olabilir, anneannede olabilir tabii. Bir yerlere, mesela kışın Vefa’ya bozaya gidileceği zaman bütün çocuklar toplanır gidilir. Kimse kapısını kapatıp ayırmaz birbirini. Bayramda bir şey alınacağı zaman herkese alınır, sofra kurulduğu zaman herkes oturur.

Kendi evinizde bayram geleneğini sürdürüyor musunuz?

Bayramların adlarını bıraktım. Bayramları, bayram etmek duygusundan dolayı seviyorum. Vesile olduğunu düşünüyorum ve insanın insana yeniden “Merhaba, iyi bayramlar!” demesi çok güzel geliyor bana. Bir döngü devam ediyor. Bayramın kendisini mi kutluyoruz orada? Hayır, varlığımızı, yaşadığımızı, birlikte yaşayışımızı kutlamak bayram benim için. Derhal bizim apartmanın görevlisinden başlamak üzere karşıdaki bakkaldan, otopark görevlisinden devam ediyorum. Kendimce kutlamaya çalışıyorum.

İstanbul dışında yaşadınız mı hiç?

Ortak yapımlar dolayısıyla yurt dışında bulundum ama yaşadım sayılmaz. Memur ailesi olmanın sonucu yaşadığım Trabzon ve Tokat var. Fakat kendi başıma gidip yaşadığım yerler olarak Antalya ve Diyarbakır’ı sayabilirim. Özellikle Diyarbakır’da sadece oyuncu olarak değil insan olarak da çok geliştiğimi hatırlıyorum.

Neye bağlıyorsunuz?

Batılı Beyaz Adam olmama bağlıyorum. Hayat evden gördüğüm veya televizyonda bana gösterildiği gibi değilmiş. Git, dokun, hisset; başıma geldiği için çok şanslıyım. Öyle büyük bir önyargı var ki... Rahmetli anneannemden kalma bir alışkanlık, birtakım şeylere kupon biriktirirdik o zamanlar. Diyarbakır’da YAYSAT bayisinin önünde toplanmışız, bekliyoruz. Bir Diyarbakırlı amca kendi diyalektiği ile, ki o da hep aşağılama olarak yapılır, “Bize Diyarbakır’da televizyon var mi diye soruyi” dedi, “Adam bilmiyi ki 8 bin yıllık edebiyat tarihi vardır burada!” Sesi duyulmuyor uzaktakinin. Bunu yaşadığım iyi oldu. Yaşamasaydım da eminim yine bulurdum içimde, ama böyle bir şansın elime geçmesi daha çabuk fark etmemi sağladı. Dolayısıyla, içsel olarak ayrımcılığa karşı olan biri olarak karşımdaki siyasi söylemi bile ötekileştirmemeyi çok çabuk öğrendim. Birey olmayanlardan oluşan bir topluluğa toplum demek zul geliyor bana. Yığın demek daha doğru. Şu toplumuna bu toplumuna da inanmıyorum.

Birey olmayı içselleştirmiş olmanızı muhtemelen bahsettiğiniz aile ortamına borçlusunuz. Dediniz ya, evin içinde birbirimizi kaybederdik, herkes bireydi.

Tabii tabii. Yaptığımız her şeyde büyüklere sorardık, onları dinlerdik ama onlar bizim her şeyi bildiğimizi biliyorlardı.
Şimdi yeni bebeğim var, bir kızım. Eşimle çocuk büyütmek üzerine bir kitabı okuyorduk birlikte. Ben diyorum, “Oku oku bitmez, biz bunların hepsini öğrenecek miyiz?!” Meğer önsözü okumayı atlamışız. Kadın demiş ki başında, bütün bunları ihtiyaç duyduğunuzda açıp bakın diye yazdım, ama unutmayın, zannettiğinizden daha fazlasını biliyorsunuz! Bu çok rahatlattı beni. Bence hayatta her şeyi bilmemiz mümkün değil ama her şeyi bilebilecek bir biz var içeriye döndüğümüzde.

Yetkin Dikinciler

Kızınız Lâl... 

Evet, Lâl. Bana ne olmasını istediğimi sorduklarında, “Mutlu olmasını isterim” diyorum. Bu kadar.

Lâl dilsiz demek değil mi? İki oyuncunun dilsiz kızı mı?

Fars edebiyatında sözü geçen parlak kırmızı, değerli bir taş. Fakat bu çağrışımı da yapması hoşuma gidiyor. “Lal-ü ebkem-i hayran, akl-û tedbirim tarûmar-û perişan” der Musahipzade Celal bir oyununda. ‘Lal-ü ebkem’ hem sağır hem dilsiz. Biz, duymasak da konuşan toplum olduk; o anlamda sağır dilsiz bir kızımız yok, ama ‘istediğini duysun’a çekilecekse, evet, kendi istediğini duysun. Benim için sorun yok.

İlk sayımız için yönetmenlerden kendi İstanbullarını bir fotoğraf karesi ve istedikleri uzunlukta bir notla bize anlatmalarını istedik. Sizden böyle bir şey istemiş olsaydık, nasıl bir kare seçer ve nasıl bir not düşerdiniz altına?

Hangisini seçeceğimi bilmiyorum... Kare olmayan, 35’le akan o kadar çok görüntü var ki aklımda... Türkiye’nin ilk AVM’lerinden biri, Aksaray’daki Yeraltı Çarşısı açılmıştı mesela. Anneanneciğim işi dışında, Yörük olması hasebiyle hep entarisiyle, şalvarıyla gezen biriydi. O gün uzunca bir etek giymiş, beni ve Tan’ı elimizden tutmuş, yeni açılan Yeraltı Geçidi’nin yürüyen merdivenlerine bindirmeye çalışıyor. Ben adım atmaya korkuyorum, ilk defa yürüyen merdiven görmüşüm. Tan da korktu, anneannem “Gel çocuğum!” derken, birlikte düştüler. Aklımdaki görüntü, anneannemle Tan’ın merdivenler çıkarken tersten bize böyle (arkasını dönüp başını arkaya atıyor) bakarak yukarı çıkışları! Haha! Bu haylaz bir şey, kendi başıma gelmiş olsa zor gülerdim belki. Ya da İstanbul Beyazıt’ta, üniversitenin orada, öğrenci olayları aklımda. Öğrencilerin haldır haldır bir yere koşmaları, pankartlar, sloganlar, o zamanlar Fruko denilen toplum polislerinin kovalamaları, öğrencileri dağıtmak için panzerlerden, arazözlerden tazyikli su sıkmaları... Onun dışında, rahmetli dedeciğimin hepimizi Skoda kamyonete doldurması, sığmayanlar için mahalledeki taksici Atilla Ağabey’e “Bugün Belgrat Ormanı’na pikniğe gidiyoruz, haydi bizi götür!” demesi, taksimetre niyetine arabanın dışında asılı aleti bile çalıştırmayan Atilla Ağabeyin sabahtan akşama kadar bizimle piknikte kalması... Dönüşte anneannem borcu sorduğunda “Olur mu Ebeanne, birlikte yedik içtik” demesi... İstanbul’a kar çok yakışır diye düşünürüm. Eskiden hakikaten yağardı, şimdilerde yok. Bizim evden Beyazıt’taki Yangın Kulesi görünür. Ben oraya baka baka tesadüf bu ya, konservatuvardan önce İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudum. Onun kırmızı yanmasını bekleyişim, kırmızı yandığında evdeki sevincim. Kırmızı kar demekti, yeşil yağmur, mavi açık hava, sarı sis. Kulenin o fotoğrafını ve ona bakan biz çocukları hatırlıyorum. Kışın yattığım yerden, özellikle anneanneciğimin evindeyken, şöyle kalkardım: Kar yağıyor! Perdeyi açardım, kar yağıyor! Nasıl hissettiğimi bilmiyorum... Hep hareketli şeyler hatırlıyorum ama fotoğraf karesi inanın seçemiyorum...

Ben de havada kar kokusu aldığımı söylerim, dalga geçerler benimle.

Benimle de dalga geçerler! Yağmurcu diye bir oyun vardı, ben ‘Karcı’ olduğumu düşünüyorum. Bir ambiyansı vardır karın. Hah! Fotoğrafı buldum! Babam, ‘80’li yıllardaki büyük karda kocaman bir kardan adam yaptı, bacaklarının arasından da oyuk açtı, biz çocuklar yürüyerek içinden geçebiliyorduk. O fotoğraf var hafızamda, keşke gerçekte de olsaydı.

Çoğu insan sizi 12 Eylül döneminde geçen Babam ve Oğlum’la tanıdı. Sonra iki kez Nâzım’ı canlandırdınız: Mavi Gözlü Dev ve Merhaba Güzel Vatanım. Sis ve Gece de biraz politik bir yapımdı. Bir oyuncunun canlandırdığı rollere bakarak onun tercihleri, hayattaki duruşu hakkında bir fikir edinebilir miyiz, edinmeli miyiz, yoksa sakıncalı bir değerlendirme midir bu?

Bence sakıncası yok ama çok da meraklısı olmamak lazım. Bu toprakta eskilerin dediği gibi, insan ne oldum değil ne olacağım demeli. İnsan, hayatında tercihleriyle vardır ve yön değiştirebilir. O gün o rolü oynadı diye onu o zannetmek yanılgıdır, çünkü oyuncu eşyanın tabiatı gereği oyuncudur. Antik tragedyadan ödünç alarak çok kullandığım bir söz var; oyunda artık tüm tragedyalar yaşanmıştır, çocuk kraldır ama başına neler gelmiştir, sonunda korobaşı şöyle der: “İnsan kendi son gününü görmeden nasıl bir hayat yaşadığına hüküm vermemeli!” Çok önemsiyorum bunu, çünkü hayat devam ediyor. Şöyleyim böyleyim, bunu yaptım, prensibim bu, felsefem şu, boş laflardır. Galiba duruş diyerek manipüle ettiğimiz şey bu. Kendi olmak önemli. Son dönemde sosyal medyayı bile bu yönetiyor. Herhangi bir şey paylaştığınızda, illa bir yerden olmakla mükellef sayılıyorsunuz. Orta Doğu’nun kaderinde galiba birey olmayı değil de aidiyeti çok tavsiye ettikleri için dış ses çok önemli. O da genellikle otoritenin sesi oluyor. Ona uymak konforlu. Öyle yaşarsanız güvendesiniz; sormazsınız, sorgulamazsınız, biat edersiniz. Hatta ahlaken uygun olmasa bile sistemde bir karşılığını bulursunuz, yaptığınız şey aslında insanlığa aykırıdır ama o zamana, coğrafyaya göre muteberdir. Ben, oynayacağım karakter için bir şey keşfederken kendimi keşfettiğim için oyuncu oldum aslında. Bence dünyadaki en büyük yolculuk kendini keşif yolculuğu. Bundan mahrum kalırsak, yani bize bilmek ve bilmeyi istemek yerine inanmayı tavsiye ederlerse sürekli, sorgulamayan, hareket etmeyen varlıklar olarak deyim yerindeyse yuvarlanıp gideriz. Ama bizim de köşelerimiz var, o kadar da yuvarlanmamalıyız ya da yuvarlanacağımız yeri kendimiz seçebilmeliyiz diye düşünüyorum. Bir dış evren var, bir de iç evren ve iç evren bence dışarıdaki kadar geniş. Ona yeterince yer açmayınca her şeyi dışarıda arıyoruz. O zaman da çoğunlukla çoğunluğun yanıtını doğru zannediyoruz. Oysa dünyada inşa edilebilecek en güzel şey öz benliktir; ne kariyer, ne zenginlikler ne de başka bir şey.

Yetkin Dikinciler, Mavi Gözlü Dev ve Merhaba Güzel Vatanım'da Nazım Hikmet'i canlandırdı

İç sesle tanışmanız ya da barışmanız ne zaman başladı?

Babam emekli subay. Asker kökenli bir ailede büyüdüm diyeceğim ama tam öyle de değil. Babam için askerlik eğitimi ve onuru başka bir şeydi, ama askerliğin mantalitesi, mantığı adamcağıza uymayan bir şeydi. Top peşinde koşan, Beşiktaş Genç’te oynayan, o zamanlar top para getirmeyeceği için kalabalık ailede “Hayta mı olacaksın, hadi seni Kuleli’ye yazdıralım!” denen, işini de onurla yapmış biri. Fakat “Aklımın yetmediği ve dönüştüremediğim şeyler oluyor” dedi ve emekliliğinin geldiği gün emekli oldu. Üniforma sözcüğünün temeli tek biçimlilik; insan tek biçime sığmıyor işte. Babam akıl yoluyla bunu bana hiç onaylamadı ama yaşamıyla o örneği verdi. Babadan görüp “Ben de asker olayım!” dediğimde, “Bir tane yeter” dedi ve olmama izin vermedi. Bence usa vurmasa da, içinde yaşadıklarını bildiği için benim o tek biçime sığmayacağımı gördü. Ben doğum günlerinde, mesleği gereği uzakta olan babasından mektup alan biriydim. Mirasyedi değiliz, zengin değiliz, alt tarafı memur aileyiz. Yılbaşından yılbaşına Anamur muzu görürsek ne âlâ; yine de mutluyum. Okul da başlamış; bize diyorlar ki, ebet var, ezel var, bir sonsuzluk içerisindeyiz... E ama geçen gün Arnavut Süleyman öldü! Bu çok büyük bir ikilem. O gün birkaç arkadaşım ve annemle pastamı yedim. Hediyelerimi yerleştirirken, babamın hediyesi dolmakalem içindeki notunu açtım: “Tonton oğlumun dokuzuncu yaşını kutlar, istediği gibi bir hayat dilerim.” Ağrı’da çalışıyordu o zaman. Odam dışarı değil aydınlığa bakardı. Yukarıda pır pır eden güvercinleri seyrettim. “Vay be Yetkin” dedim, “dokuz da oldun ya!” Bence hayat, dokuz bana çok geldi. O gecelerde yorganı üzerime çekip gülümserken, o sonluluğu ve sonsuzluğu düşünürken başlayan bir şey bence iç sesle tanışma.

Başrollerinde bulunduğunuz Profesyonel oyunu başladığı günden beri kapalı gişe oynuyor, on yılı geçti.

2009 Ocak ayında prömiyer yapmıştık. Dağılmakta olan Yugoslavya üzerine bir yüzleşme oyunu: “Demir Perde’yi yıktık ama şimdi hangi perdenin altına girdik?” 1990’larda Sırp yazar Duşan Kovaçeviç tarafından yazılmış yabancı bir oyun gibi görünse de, burada bize bile halen çok şey anlatıyor. Sanatın sınırlarının olmadığının bir ispatı. Bireyle sistem arasında sonu gelmez bir mücadele var, her yerde ve hep böyle oldu. Ayrıca, oyun biçimi dördüncü duvarı kaldırmaya yönelik olduğu, seyirciyle iletişim kurduğu için ilgiyi kaybetmiyor.

Çok oyuncu yetiştiriyorsunuz...

Estağfurullah, ben bunu el verdiğince genç arkadaşlarımla buluşmak ve meslekte biriktirdiklerimi paylaşmak olarak görüyorum. Yetiştirmek söz konusu değil. Üniversitede İlk Çağ Felsefesi ve Tarihi hocamız “Kendinize öğrenci demeyin, ‘öğrenici’ olmak sanki biri bir şey öğretirse öğrenebilirsiniz anlamına gelir. Talebesiniz; siz talep edeceksiniz, biz onu vereceğiz” derdi. Müşfik (Kenter) Hocamız da derdi ki, “Sanatçı, aktör, artist... Bırakın bunları, insan olduğunuzu hatırlayın yeter” derdi. Eğer bu bir mirassa ben bunu taşımaya çalışan biriyim.

İnsan kendine bu kadar çok rakip çıkarmak ister mi?

Olur mu! “İçinde ışığı olan, başkasının parlamasından rahatsızlık duymaz” diyorlar. Çok güzel bir cümle bu. Ben herkesin ışığı olduğunu düşünüyorum.

Son yıllarda özel tiyatroların çoğalmasının ve ilgide artış yakalamasının nedeni ne sizce?

TV ve ticari dünya sarpa sardı, meslektaşlarım yavaş yavaş sığınaklarına geri dönüyorlar. Daha önce bir röportajda söylemiştim, tekrarlıyorum: Tiyatroya dönen seyirci değil benim meslektaşlarım. Çünkü, samimi bir şey yaptığınızda inanın koltuklar boş kalmaz. Amaç astronomik rakamlar kazanmak, voleyi vurmak değil de işini yapmak ve yaşamaksa, mümkün olduğunu bir kez daha görüyoruz. Tiyatro, öldü diyenleri bin yıllardır öldürüyor, kendisi yaşamaya devam ediyor. Bizim donanmaya, giyinmeye değil çıkarmaya, arınmaya, hafiflemeye ihtiyacımız var. Tiyatro tam da bunu yapıyor.

Nasıl yapıyor bunu?

Büyük ışıklar, dekorlar, maharetler, olağanüstü illüzyon şovları... İzleyen insanın yarın kaygısı var; ışıklar yarın kaygısını gidermiyor. Tiyatro, o alaca bulaca gittiğinde dertleşen oluyor yine insanla. O yüzden de insan, ‘mücadele etmek için tiyatroya nasıl biçimler katarım’ diyene değil de daha içeri giden, sessizliği paylaşmayı bilen oyunlara veya hikâyelere kulak kabartıyor. Brecht’in lafıdır: “Haksızlığa karşı bağırmak yüzünü çirkinleştirir insanın, öfke sesini bedleştirir; kötü bir sesle ve çirkin bir yüzle derdinizi anlatamazsınız.” Tiyatro bağırmayacak; bağırmaya ihtiyacı yok. Bizim gürültüyle, günle geceyle de işimiz yok. Önce biz kendimiz dert edeceğiz ki derdi anlatabileceğiz, dert ortağı olacağız.

Babalık, içsel yolculuğunuzda bir değişikliğe sebep oldu mu?

Yoo. Somut olarak işçilikte değişiklik yaratıyor tabii ki. Daha çok meşgale, özlemek, özlenmek... Yaşamaya devam edeceğiz, sadece çocuğumuzu da kendi hayatımıza katacağız. Tabii ki zor dönemleri oluyor ama bizi değiştirmeyecek bu zorluklar. Bizi bitiren, ‘artık böyle olmalı’lar. Ben sevgililikte de ‘olmalı’lara inanmam.

Lâl oyuncu olmak isterse eğitecek misiniz?

Ben eğitirim diye düşünmedim... Aslında bunu hiç düşünmemiştim. Kendim çok keyif aldığım için önünü kesmem. Kendini yaratıcı hissettiği her yerde, buna sıkıcı işler de dahil, kendini mutlu hissediyorsa ben varım.

Yetkin Dikinciler
Tiyatro
Nazım Hikmet
Sayı 001

BENZER

İstanbullu okurların, kitapseverlerin, bu şehrin kültürünü, tarihini merak edenlerin dergimize gösterdiği ilgi beni çok memnun ediyor. Özellikle pandeminin sürdüğü şu günlerde yayın hayatının ikinci yılını yaşayan İST’in, şehrin sosyal ve kültürel hayatını özleyenler için de bir sığınak olduğunu görmek mutluluk verici.
Cumhuriyet İstanbul’unda inşa edilen apartmanlar genel olarak odaları ferah, oturup çay, kahve içmeye müsait balkonlu dairelerden oluşan bahçeli, küçük binalardı. “Müteahhide verme” akımı başlayınca, hele kentsel dönüşüm furyasında, aynı alana olabildiğince çok daire sığsın diye evler kutuya, balkonlar eşiğe indirgendi. Apartmanlar bahçeleri yuttu. Gökyüzüne doğru da yükselmek gerekti. Malzeme yenilendi diye kâr ettik sandık ama koronavirüs hayatı durdurup herkesi eve yollayınca kaybettiklerimizi fark ettik. Şimdi yeniden teras, balkon, bahçe arıyoruz. Yenilenen konut tipi tercihimiz hem sağlığın gerekleriyle hem de geleceğin mimari projelerinin yansıttığı tabloyla uyumlu: İlle yeşil!
Olagelmiş şehircilik anlayışıyla şehirlerimizin kısa süre sonra iflas edeceğini gösteren iklim krizi ve özellikle COVID-19 salgını, önceden makro siyaset olduğu düşünülen alanlarda belediyelere daha çok sorumluluk yükleyerek insanlarla yerel yönetimler arasındaki mesafeyi azalttı. İstanbul’u sağlıklı geleceğe götürecek yol haritasını geçen yıl kurulan Vizyon 2050 Ofisi uzmanları çiziyor.