İstanbul kendini saklıyor

Fotoğraf
Oksana Özgür
23 Kasım 2022 - 14:16

Sema Temizkan, çocukluğu Beyoğlu Mısır Apartmanı’nda geçmiş bir kültür kadını. 1960’lı yıllardan günümüze yaşanan kültürel, sosyolojik ve politik açılardan tüm dönüşüm ve değişimleri İstanbul üzerinden okuyabilen, İstanbul üzerine çeşitli konularda yazabilen biri. Gönlümde Pera Aklımda Mısır Apartmanı kitabında kişisel hikâyesini merkeze alarak çocukluğunun Beyoğlu’nu ve düşler mekânı Mısır Apartmanı’nı okuyucularına içtenlik ve çocuksu bir coşkuyla anlatmış. Ölüp ölüp yeniden küllerinden dirilen bu büyülü mekânı hayatın merkezine kokularla, tatlarla ve seslerle koyuyor. İstanbul kültürünün önemli bir parçası olan yemek üzerine de çalışmalar yapıyor Temizkan. Bizanslı Yemekler ve Turşu isimli kitapları var.
Temizkan ile Beyoğlu’nu, Mısır Apartmanı’nı, yetiştiği ortamı ve daha pek çok şeyi konuştuk.

MISIR APARTMANI, BEYOĞLU

Hayatınıza baktığımda ilk çocuklukta Mecidiyeköy var, sonra Beyoğlu Mısır Apartmanı, babayla gezilen ve çok sevilen Eminönü... Bu mekânlar belleğinizde nasıl kaldı?

Benim için özellikle Mısır Apartmanı bir anı merkeziydi. Ailem ben bir buçuk yaşındayken ayrılınca ben daha çok anneanneyle birlikte Mısır Apartmanı’nda büyüdüm. Orada gözünü açmak gibi. Şimdiki aklımla şöyle düşünüyorum. Binanın dokusu da insanın belleğinde başka bir yer ediyor. Çocukken Mısır Apartmanı’nda bahçe olmaması benim en büyük sorunumdu, bununla ilgili şımarıklıklar yapardım ama apartmanda merdivenin başında mermerden bir küre vardır. O kürede kuzenlerimle birlikte hayaller kurardım. O bir dünyaydı benim için. Nedense o dünyadan hep Afrika’ya gitmek isterdim. Afrika’yı o yaşımda, Mısır Apartmanı’nda o kürede yaşamışım. Minimalist, düz bir mekân olsaydı acaba beni etkiler miydi diye soruyorum kendime. O yıllarda birçok apartmana girdim çıktım, çoğu aklımda değil ama Mısır Apartmanı belleğime çok fazla yer etmiş bir mekân. Sevinçli, üzüntülü günlerim hep aklımda.

Anneanne ve dedeniz Mısır Apartmanı’nda çok uzun yıllar yaşadılar. Cumhuriyet’in erken yıllarından itibaren İstanbul’dalar. Bu modernist dünya içinde nasıl bir yaşam vardı?

Evet uzun yıllar, dedem 1986’da vefat edene kadar Mısır Apartmanı’nda yaşadılar. Apartman satıldıktan sonra bile eski sahibi olan iki Mısır prensesinin sözüyle dedem burada yaşamaya ve yöneticilik yapmaya devam etti. Bina satılırken bir anlaşma yapılmış, dedem Mehmet Sümer, apartmanın demirbaşı olarak görülmüş ve ölene kadar burada kalması kesinleştirilmişti. 1960 Darbesi’nden sonra Millî Birlik Komitesi (27 Mayıs 1960 Darbesi’ni gerçekleştiren genç subaylar) bile dedemi apartmandan çıkarmadı. Savaştan çıkmış genç cumhuriyetin çocuklarıydı onlar. Anneannem ve dedem mesela hiç Latin alfabesini öğrenemedi. Harf Devrimi’nden sonra kesilmiş o bağ. Anneannem Rum asıllı, okulda Grek alfabesi öğrenmiş, dedem eski Türkçe harfleri biliyor. Latin’i öğrenememişler bir türlü. Dedem iki işte çalışıyor, vakti yok. Ben okuma yazma öğrenince onların okuyucuları ve yazıcıları oldum.

1980’li yıllara kadar apartmanla bağınız kopmamış. Arada galiba üst kattaki daireden giriş katına geçiliyor, onun nedeni ne?

Apartman satıldıktan sonra özel anlaşmayla dedem apartmanda yaşamaya devam etti. 1960 Darbesi sonrasında apartmanda özel bir üniversite açılması durumu oluştu. Satış sözleşmesindeki maddeden dolayı dedemi çıkaramadılar. Dedem gönüllü olarak üst katı ilim irfan yuvası olacak diye üniversiteye bıraktı, kendi giriş kata geçti.

MISIR APARTMANI

Ailenizin 1960’lı yıllarda İstanbul’da Mısır Apartmanı’ndaki hayatı toplumsal hayatın ve zamanın politik ikliminin de göstergesi gibi. Rum kökenli Madam Theopula sonraki adıyla Makbule Sümer, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olayları sonrasında 1970’li yıllarda göçen Rum ailelerin de yansıması sanki...

Anneannem kimliğini çok zor yaşadı. Aile içinde bile öyle aslında. Apartmanın tam karşısında Meryem Ana Kilisesi vardı. Özel günlerinde mum yakardı. Bana sıkı sıkı tembih ederdi dedeme söylemeyeyim diye. Ben anneannemin kimliğini yemeklerde yaşadığını çok sonraki yıllarda hüzünlü bir şekilde anladım. Bizanslı Yemekler kitabımı yazarken ilk araştırmalarımda Samatya’da Merdivenli Kilise’de yemeklerle ilgili çalışma yaptım. Yemekler hiç bizim yabancı olduğumuz yemekler değildi. Fatih İstanbul’u alıyor ama bağ kopmuyor. Mutfakta da Fatih karma bir yapı istemiş. Hindistan’dan, Çin’den de yemek kültürü getirmiş. O dönem Topkapı Sarayı’nın mutfağı uluslararası bir yapıya sahip. Sarayın baş aşçısı Marco, Rum asıllı. O yemekleri öğrenince anneannem aklıma geldi, yaptığı çeşit çeşit yemekle kimliğini hücrelerine kadar yaşıyordu. 6-7 Eylül Olayları’nda mesela anneannem dedemle evlenmiş olmasının büyük faydasını görmüş. Evlenirken Müslüman olmuş, “İyi ki ben bu kocayla evlendim” diyordu. Dedem olaylar sırasında apartmanın kapılarını kapattırmış. Komşu Lazaro Franco züccaciye dükkânının sahibi Rum’muş. Onun mallarını kaçırmış ve korumuşlar yağmalanmadan. Ama dükkânın sahibi 6-7 Eylül’den sonra kaçmış. İnancın yüzünden gitmek mi zor yoksa alaya alınmak mı? Anneannem yıllarca onun perdelik kumaşlarını sakladı. Bir gün gelir diye bekledi ama gelmedi. Bir arada yaşama kültürü önemliydi Beyoğlulular açısından. Hoş bir dayanışma vardı. Komşuluğun, dayanışmanın milliyeti yoktu. Ama yine de bunlar yaşandı. Bizim aile içinde bile yaşandı. Kitabımda anneannemin Rum kökenli olduğunu yazdığım için annemin teyzesi beni mahkemeye vermekle tehdit etti. O kadar büyük bir kabul edememe var...

1960’lı yıllar Beyoğlu için önemli yıllar; sermayenin yavaş yavaş el değiştirdiği, gayrimüslim nüfusun azaldığı ve İstanbul’un yerli halkının mekânın dışına itilmeye başladığı dönem. Anadolu’dan akın akın göç dalgasıyla gelen bir kuşakla yer değiştirmeye de başlıyor. Menderes yıkımları da kenti mahvetmişti. Beyoğlu’nda durum nasıldı? Hüzünlü bir geçiş miydi?

1960’larda Beyoğlu’nda çocuk gözümle gördüğüm kadarıyla kentsel yıkım bağlamında büyük bir değişim yoktu. Bizim apartmanda bir değişiklik olmuştu, o ilgimi çekmişti. Apartmanın avukatı Hüsamettin Cindoruk, Yassıada günlerinde Adnan Menderes’in de avukatıydı. Apartmanda bu tarz şeyler fısıltıyla konuşuluyordu, buradaki değişim ise çarpıcıydı. Apartmanı yönetmeye çalışan Millî Birlik Komitesi asansörün yerini değiştirmişti. Eski usul, içinde oturma yerleri ve aynaları olan asansörün yerini modern asansör almıştı. Giriş yönü bile değişmişti. Bir asansör üzerinden toplumsal değişimi o zamanlar anlamamış ve çok etkilenmiştim.

GÖKŞEN AYDEMİR VE SEMA TEMİZKAN (SAĞDA)

Beyoğlu denilince aklınıza hangi simgeler geliyor? Bugün özledikleriniz var mı?

Tramvay sesini çocukluğumda da çok severdim. Şimdi de çok seviyorum. Kanzuk Eczanesi çok büyülü bir yerdi. İlaç kokuları, mor şeffaf camı vardı. Beni başka bir dünyaya götürürdü. Aynı mor şeffaf cam eski Tünel’de de vardı. Alice Harikalar Diyarı gibi. Tünel’e biniyorsunuz, mor camlı... Keşke onu yaşatabilseydiler. Tünel’e giderken sağ kolda Zafariyadis diye bir tuhafiye dükkânı vardı. Oraya kolonya doldurmaya giderdik. 90 derecelik. Şimdi İstiklal Caddesi’nin kokuları yok. Çiçek kokuları, tatlı kokuları yok. Biz Mısır Apartmanı’nda şanslıydık. O yıllarda bohem bir hayat yaşıyorduk. Evin erkekleri gece yattıktan sonra, Çicek Pasajı’nın yanında Sakarya Muhallebicisi vardır, oradan taze taze tulumba tatlısı alınırdı. Onlar yok şimdi. Anneannemin emaye reçel kovaları vardı. Onunla Cumhuriyet İşkembecisi’nden çorba alınırdı. Şark Muhallebicisi hâlen en çok özlediklerimden. Nefis süt ürünleri ve tavuk suyuna çorbası vardı. Bu dükkânlar sabaha kadar açık olurdu. Şimdi böyle şeyler ekonomik olarak da lüks.

Beyoğlu, Mısır Apartmanı (FOTOĞRAF: İSTANBUL İÇERİK ATÖLYESİ ARŞİVİ)

Çocukluğunuzda Beyoğlu’nun kültür sanat ortamı nasıldı?

Öncellikle onlarca tiyatro vardı. Örneğin Muammer Karaca Tiyatrosu bize yakındı. Her köşe başında bir sinema... Şimdi o sinemalardan hiçbiri yok. Gülriz Sururi, Engin Cezzar’ı yollarda görürdük. Muhteşem Ses Tiyatrosu, Şan Sineması ve Tiyatrosu. Yengelerimden biri Şan Tiyatrosu’nun kasiyeriydi. Onun aracılığıyla çok oyun izlerdim. Babamın babası Kemal Film’in sahibi Osman Seden’in babası ile Kavala’dan hemşehriydi. Babam da Anadolu’ya onların aracılığıyla film dağıtımı yapmaktaydı. O nedenle bütün sinemaları babam tanırdı. Hep davetler alırdık. Dayım Yeni Ar Sineması’nda çalışırdı. Alkazar olağanüstüydü. Bugün ne hâlde... Emek, Lüks, Saray sinemalarında anım çok. Lüks Sineması’nda Ayşecik filmleri oynardı. O yüzden hafızamda çok yer etmiş. Kuyruklar olurdu bu filmlerde. Beyoğlu Yeşilçam’ın mekânı olduğu için sinema sanatçılarını günlük hayattan dostumuz, arkadaşımız gibi görüyorduk. Mesela Ayhan Işık, babam ve amcamın yakın arkadaşıydı, Cihangir’deki evimize çok gelirdi. Ama ben çocukken bunu anlamlandıramazdım. İngiliz Kemal Lawrense Karşı filmi vardı. Osman Seden çekti. Amcamlar Ayhan Işık’a film için boks öğretiyorlardı. Yengem, Neriman Köksal’ın kardeşiydi. Çocukluğumda amcamlarda bir süre kaldım. Yabancılık çektiğim için çok ağlıyordum. Neriman Hanım’ı bir melek gibi hatırlıyorum. Onun evine de gittim. Sadri Alışık ve Çolpan İlhan komşularıydı, onları da tanıdım. Zaten o zaman İstanbul’da sanatçılar halkla iç içeydi. Oğuz Aral’ı amcalarımdan biri sanıyordum. Çok şefkatli, çok özel biriydi. Çiçek Pasajı’na geliyordu.

Kitabınızda Beyoğlu anılarınızın içindeki filmlerden de bahsetmişsiniz. Çocukluğunuz Beyoğlu’nda bir film olsa hangisi olurdu?

Evet, mesela Tatlı Hayat (La Dolce Vita) anılarımda çok net, kitapta da yazmıştım zaten. Ama sanırım bir film olsaydı çocukluğum, Avare olurdu. Avare’yi çok sevmiştim. Defalarca babamla Beyoğlu sinemalarında izledim. Kaç hafta gösterimde kaldı bilmiyorum. Bir de Ayşecik filmleri, dokusu ve duygusu çok etkilemişti beni. Saray Sineması’nda ilk defa bir yabancı filmden etkilenmiştim. Casuslar Beldesi filmi hâlen aklımdadır. Babamla birlikte izlemiştim.

Çocukken babanızla gittiğiniz Eminönü, Tarihî Yarımada var. O zaman ne ifade ediyordu, şimdi ne ifade ediyor?

Babamla kuş azat etmeye Eminönü’ne giderdik. Galata arkamızda kalırdı. Çok büyülü gelirdi. Camiinin avlusuna kuşlar dolardı, onları izlerdim. Sultanahmet’in hâlen değişmediğine şahit oluyorum. İyi ki öyle kaldı.

90'lı yılların sonundan 2010’lu yılların sonuna kadar Beyoğlu büyük dönüşüm yaşamıştı. Eğlence ve kültür hayatının yeniden merkezi hâline gelmişti. Bugün ise 90’lardaki o çöküntü hâli yeniden ortaya çıktı. Dili, kültürü değişiyor. Kültürel büyük bir erozyon var. Beyoğlu’nda sizce değişmeyen ne var?

Hâlen ara sokakları aynı bence ve zaten şehir ara sokaklarda gizlidir. Çocukken Beyoğlu’nda arka sokakları çok iyi öğrenmiştim. Onun faydasını çok gördüm. Bugün bana kaybolmamış Beyoğlu’nu o sokaklar veriyor.

Sizce Beyoğlu yeniden küllerinden doğacak mı?

Bence doğacak, hatta çok yakın. Bunu İstanbul’un tamamı için de söyleyebiliriz. Metro için kazılar yapılıyor, kaç bin yıllık uygarlıkların eserleri gün yüzüne çıkıyor. İstanbul bize diyor ki “Hey sen insanoğlu, burada gelip geçicisin, daha çok nesiller gelip geçecek ama ben kıymet bilenler için bazılarını sakladım.” Ben hep İstanbul’un bize böyle seslendiğini düşünüyorum...

Sema Temizkan
Mısır Apartmanı
Beyoğlu
Gönlümde Pera Aklımda Mısır Apartmanı
Turşu
Bizanslı Yemekler
Gökşen Aydemir
Sayı 012

BENZER

20. yüzyılın ilk yarısında düzenlenen olimpiyat oyunlarında ve diğer tüm önemli yarışlarda Türkiye adına pedala asılan bir Talât Tunçalp vardı. 1915’te İstanbul’da doğmuştu ama ilk yarışı sebebiyle spor tarihine “Ankaralı Talât” olarak geçti. Şampiyondu. Daha sonra da yönetici olarak spora katkı sunmaya devam etti. Büyük organizasyonlara imza attı. Ne yazık ki İstanbul’a bir bisiklet yarış pisti hayalini gerçekleştiremeden aramızdan ayrıldı. Vefatından bir yıl kadar önce, 101 yaşındayken, zihni halen berrak bu şampiyonla sohbet etme şerefine nail olan Aydan Çelik anlatıyor.
Toprak, modernleşmenin peşinde onlarca yıldır üzerine beton döküle döküle İstanbul’un iyice çeperine itilmiş, daracık kalmıştı. Yetmezmiş gibi, genetiğiyle oynanmış tohum kullanılan ve tarım ilacına boğulan bilinçsiz bir üretimin pençesindeydi... Neyse ki yakın zamanda tersine bir rüzgâr doğdu. Bu yazıda yer verebildiğimiz Şile, Kilyos ve Silivri’deki alternatif çiftlik ve pazarların ortak noktası, toprakla haşır neşir yaşamaktan zevk duyan insanlar tarafından başlatılan girişimler olmaları.
Türkiye’de “feminist” sözcüğünün telaffuz edilmesi, meşruluk kazanması, kitlesel eylem ve etkinliklere zemin hazırlaması 1980’li yıllara denk geliyor. Feminist bilincin gelişmeye başlamasıyla atılan adımlar ve bu sayede elde edilen kazanımların günümüze katkısı yadsınamaz. Peki, feminizm ilk nasıl görünürlük kazanmaya başladı? Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın arşivinden fotoğraflarla ve hareketin öznelerinden Prof. Dr. Gülser Öztunalı Kayır’ın anlatımıyla 1980-1990 döneminin önemli dönemeçlerini hatırladık. Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiği şu dönemde geçmişte verilen mücadeleyi bilmek daha da önem kazanıyor.