"Hiç hayal satmadım"

29 Ağustos 2022 - 15:14

Farklı bir tarzın olduğu malum... Çok farklı kaynaklardan beslenmiş, çabasız ve samimi görünen birisin; müzik üretimin plansız ve kendiliğinden. Öte yandan kendi işinin patronu olduğunu ve iş söz konusu olduğundaki ciddiyetini ve ödünsüzlüğünü de biliyoruz. Bize “Hayko-iş-özel hayat” ekseninde kurduğun matematiği anlatır mısın...

Müziğim gerçekten kendine has bir yapıda ve olgunlaştıkça daha doğru bir hatta yolunu buldu. Taklidi zor belki de taklit edilemeyecek bir üslup bu. Pop müzikte çok benzer sound’da on beş albüm ve şarkıcı olup hepsi kabul görebiliyor. Benim tarzımın, içinde bulunduğum “hâl”in benzerini üretmeye çalışacak bir proje sahibinin kabul göreceğini sanmıyorum. Sahnede yarattığım baskın mizansen; Zeki Müren gibi, Barış Manço gibi, Cem Karaca gibi taklidi olamayacak ve replikasının ilgi görmeyeceği lezzetli bir sosa buladı beni. Bu herkesin ulaşmak istediği ama ulaşılması en zor mertebe. “Evinizin çılgın oğlu”, “Ailenizin uzaktan akrabası” seviyesinde sevilmekten söz ediyorum. Benim mertebem budur. Zaten tüm bu söylediklerim disiplinli bir yolun sonucunda oluştu. İşimdeki ciddiyetim, dakikliğim, ödün vermezliğim de bahsettiğim bu sürecin sebep-sonuç ilişkisini ortaya koyar bence.

HAYKO CEPKİN KUŞADASI'NDA ÇİFTLİĞİNDE

Uzun bir süre önce Kuşadası’na taşındın ve çi lik hayatı yaşıyorsun. Daha önce defalarca sorulduğunu biliyorum ama aradan geçen zaman nedeniyle bir daha sorayım; İstanbul’da neyi özlüyorsun en çok? Hiç özlemediğin yönleri neler bu şehrin?

Bir özlemim yok maalesef. Şu konuya bir açıklık getireyim: Bu özlememe veya artık sevmeme durumunun suçlusu İstanbul değil. İstanbul muhteşem bir şehir. Suçlu bitmeyen kalabalığımız, kibrimiz, düşüncesizliğimiz, vurdumduymazlığımız... Şehri kirletişimiz; yer mega olunca iş hızımız, iş yükümüz; zamanı kovalamaya veya yakalamaya çalıştığımızı sanmamız, toplam kalitemizden yitirmemiz... Kısacası şehrin suçu yok; ben insandan ve kalabalıktan, her şeyi çok hızlı tüketeceğini bildiğim bir öğütücüden uzaklaştım. Çok da mutluyum kararımdan.

İST’in ikinci sayısında yazarımız olmuş, doğup büyüdüğün, seni sen yapan semt Kurtuluş’u kaleme almıştın. Bugün Kurtuluş ne ifade ediyor senin için?

Kısaca ifade edeyim: Doğdum, büyüdüm, geliştim; Kurtuluş’un tanıdığım dokusu yok olunca orayı terk ettim.

Çiftliğinde birçok müzisyene göre daha münzevi bir hayat yaşıyorsun. Bu eksenden sormak gerekirse yalnızlık algın mutlaka çok farklıdır. Hem iş hem iç dünyan açısından nasıl geçirdin eve kapanma günlerini?

Zihin olarak bana çok yaradığını söyleyebilirim. ‘Durma’ hâli, ulaşmayı çok istediğim bir hâldi. Ama her şey o kadar hızla akıyor ki kısa bir ara dahi verseniz sektörden geri kalabiliyorsunuz. Bu hız korkutucuydu. Pandemi sebebiyle tüm sektör durunca benim için o hep beklediğim kendimi dinleme sürecim başlamış oldu. O kadar yaradı, o kadar iyi planlamalar ve stratejiler düşünebildim, hazırlayabildim ki, yasaklar kalkar kalkmaz konser ve festivallerin tozunu attırır şekilde güzel bir dönüş sağladık. O arada da Karantina Günlüğü adında yirmi iki parçamdan oluşan, benim için çok kıymetli bir albüme imza attık.

HAYKO CEPKİN

Üretken bir müzisyensin ve dediğin gibi Türkiye’nin dört bir yanında konser veriyorsun. Senin için şarkı yazma süreçleri ne ifade ediyor; bize bu süreçleri ayrıntısıyla anlatır mısın?

Kendi şarkımı; yani bestesini, şiirini, melodisini, hikâyesini, otobiyografik ilişkide olduğu “an”ı; simgelediği dönemi, frekans hâllerini; dinlediğiniz şekle getirmek benim için çok zor bir süreç. Bunu hızlıca hayata geçiren biri değilim. Üzerine çok düşünür aylarca aynı melodiye takılır “Çalaaaar çalaaaaar” dururum. Klasik aşk şarkıları yazmadığım için sözlerin manası üzerinde uzun uzun durmak ve size farklı bir hissi ulaştırmak zaman istiyor.

İşe ya da kendine ayırdığın zamanları da hesaba katarak bize klasik bir çiftlik gününü anlatır mısın?

Bu sorunun yanıtını videosunu çekip yayınlayarak vereceğim bir gün. Erken yatar erken kalkarım. İlk işim kedilerin, köpeklerin ve eşeğimizin yemek işini çözmek olur. Çocuklar yemeklerini yerken tuvalet olarak kullandıkları yerleri temizleme seansımız başlar. İşim var ise stüdyoma kapanır çalışırım. İşim yoksa en büyük zevkim bir şeyler tamir etmek. Mutlaka tamir edilecek bir şey çıkar çi likte. Eğer o da yoksa araba yıkama, cilalama, parlatma işine girişirim. Bu ara ‘98 model bir araç aldım onu ayağa kaldırmaya ant içtim, onunla uğraşıyorum. Bol bol “sanayi”ye gider ustalarla takılırım ve hatta bu sürecin de bir videosunu çekeceğim. Geçenlerde motorin zamları için bir şiir yazmıştım inanmadı ustaların bir kısmı. Tüplü araç projemi de yalan sandılar ama bilirsin bizde yalan yok.

HAYKO CEPKİN SAHNEDE

Müzikteki dijitalleşme ve sonrasında konuştuğumuz NFT gibi kavramlar üzerine düşünüyor musun, planlar yapıyor musun örneğin?

Yepyeni ve kontrolsüz bir alan daha yaratıldı. Valla bence yarınlar yokmuş gibi millet önüne çıkan her şeyin üstüne atlıyor. Gerçek paranın hükmündeki eksikler ve zayıflıklar arttıkça; görünmeyen, bilinmeyen ve hatta bir zaman sonra karşılığı bile olmayacak bir nanenin içinde süzülüyor olabiliriz.

NFT, müziğin ya da daha geniş anlamda sanatın geleceğini etkileyemeyecek diyorsun o zaman...

Sanat öleli çok oldu. Baksın şimdi herkes keyfine! Nasıl olsa tekrar filizleneceği yeri bulur sanat. Ne kadar büyük ihtiyaç olduğunu tekrar hatırlatır, ona hiç şüphem yok.

Metaverse konserleri için de düşüncen aynı mı?

Ben hiç hayal satmadım. O sebeple de bilemiyorum. Ben hayal kurdum ve o hayali fiziki olarak sundum, satın alındı. Garip işler bunlar. İçinde olan için ehemmiyeti ve detayları bitmek bilmiyor. Ben temas kuramadığım şeylere karşı mesafeli olmayı tercih ediyorum.

"Biz yapana kadar daha iyisi yok!" dediğin, damganı vurduğun ODTÜ Devrim Stadyumu’nda ya da senfonik türde (Night Flight) konserlere imza atabilen; sahnesi iddialı bir isimsin. Bu özgüveni nasıl kazandın?

Bu konuda sadece iddialı değilim; söylediklerimin tek gerçeğiyim. Sahne planı, teknik ekip profesyonelliği, dünya seviyesinde bir akış ve kusursuzluğa nazar değmesin diyorum. Gittiğimiz her yerde fark yaratır ve elbette egomuzu cilalarız. Türkiye’de pek çok gruba şu an sahnede yarattığımız aksiyonlarla ilham kaynağı oluyoruz (Bunu kinayeli söyledim!) Kullanmakta olduğumuz her yeni sahne materyalini bir süre sonra başka bir grupta görüyoruz. Intro’su (konser giriş seremonisi) olmayanlar intro hazırlıyor, “geri sayım”ı olmayanlar geri saymaya başlıyor, ambiyans müziği kullanmayanlar kullanma peşinde (Yazarın notu: Hayko burada kahkaha atıyor). Hasedinden çatlayanlar bizi festival kadrolarına sokmamak için laf cambazlığı yapıyormuş, duyuyoruz. Bunlar olurken biz, kendi yolumuzda gürül gürül akmaya devam ediyoruz. İşim ve sahne söz konusu olduğunda; sokak jargonu kullanarak ifade edeceğim: Kralını tanımam! Ama sahneden inince ‘98 model arabamla gider oto sanayi sitesinde çay içerim. Benim olayım budur!

HAYKO CEPKİN

Sence stadyum konseri yapmanın anlamı nedir? Sanki seyirci sayısı ya da sahne boyutu dışında hedefler olmalı gibi geliyor bana. Sen de mor ve ötesi gibi İstanbul’da bir stadyum konseri yapmayı düşünür müsün?

Ne üzücüdür ki bunca iyi grup, müzisyen varken kimse tek başına stadyum konseri yapmaya cesaret edememiş. Kimse kimseye stadyum konseri için destek olmamış. Onun yerine kötü pop işlerine milyonlar harcayıp, eciş bücüş şarkılar yüz milyonlar dinlendi diye hava atmayı tercih etmişler. Yapımcılar bin kişilik yere “Bilet kes” desen iki yüz bileti zor kesecek kişileri durmadan cilalayıp parlatmaya çalışmışlar. Dijital gelirlerden büyük payı almakla, yani müziğin sadece ticaretiyle uğraşırken gözlerinin önünde ‘gerçek’ sahne yapanlara destek olmayı unutmuşlar! Stadyum işi zor iştir ve ciddi planlamalar, o sahneye has aksiyonlar gerektirir. Yirmi beş yıldır sizi sayısız sahnede seyretmiş seyircinizi, kendinize bir kez daha hayran etmeniz, şaşırtmanız lazım gelir. Bence kıstas bu olmalı. Şu an kendime has bir yol haritasında yürüyorum. Planlarım doğrultusunda; fire vermeden, sağa sola sapmadan gidiyorum. Her şeyin bir zamanı olduğuna inanıyorum.

"Oto sanayi sitesinde eski model arabamla takılır ustalarla çay içerim" dedin. Demek ki şöhreti hazmettiğini düşünüyorsun...

Daha da ötesinde benim sorunum ünlü olduğumu unutmak. Ünlü görünce eşime “Bak ünlü geçiyor” diye parmakla gösteren biriyim. O da önce geçene bakar sonra “Sen de ünlüsün” der her seferinde şakayla karışık. Birçok ün kazanmış ismin yaşadıkları “kafa”yı anlamış değilim. Evet; benim hayatım sahnede egosu en yüksekte bir canavar, oradan inince sanayi tipi usta olarak geçiyor. Kafam da rahat...

Bu ülkede mensubu bulunduğun din, dış görünüşün ya da yaşam tarzın nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldığın, hakarete uğradığın oldu mu? Senin bulunduğun noktadan; sana ‘öteki’ diyenler varsa onlar nasıl görünüyor? Mesela ‘ilahi’ yorumlarken nasıl bir hisle yapıyorsun bunu?

Zaman zaman planlı ve hedef güttüğünü düşündüğüm ya da bildiğim tehditler, saldırılar yaşadım. Ama dediğim gibi müziğim, tarzım, farklı imajım ya da kimliğim ne olursa olsun genelde evlat, ağabey, kardeş olarak kabul gördüğüme inanıyorum. Durum böyle olunca karşılaştığım çirkeflerin kötülüklerinden olumlu yönde beslenip doğru ve iyiye ulaşmak; bu yolu kötülere de göstermek maksatlı hamleler yaptım hep. Benim geçmişim kiliseler, korolar ve ilahilerle dolu olduğu için; farklı inanç ve kültürler üzerine bir fikre, duyguya ulaşabilme ve bunu da sunabilme fırsatım oldu. Geçmişe ve farklı kültürlere duyduğum sevgi ve saygı nedeniyle dünya üzerindeki çeşitliliğe hayranlıkla yaklaşıyorum.

HAYKO CEPKİN

Türkiye’de ötekileştirilen sadece farklılıklar değil müzisyenlere de yapılan bir üvey evlat muamelesi var sanki...

Bu çok uzun ve derin bir konu. Sistemin o kadar çok boşluğu ve sıkıntısı var ki kimse uygulanan yaptırımlara gereken yanıtı net veremiyor. Birçok önemli konu anlatımda eksik kalıyor. Bu sebeple de müzik sektörü itibarsızlaştırılıp hafife alınıyor. Sonra üç beş kendini bilmez “Oturun oturduğunuz yerde daha önemli konular var” deyip müzik sektörünün işe yaramaz olduğuna; dertler sıralamasında yeri olmadığına dair görüş beyan ediyor. Bu sektörü, magazin dünyasında boy gösteren on-on beş kişiden ibaret sanan; arka planda ya da bağlantılı alanlarda ekmek kavgası veren milyonlarca emekçiyi yok sayan zihniyet bu işte.

Hayal ve hak ettiği Türkiye’ye kavuşmak için sanatçının üstüne düşen görev ne olmalı?

Sanatçı araştırır, sorgular; sanatçının fikri vardır, eleştirir. İyiye iyi, kötüye kötü diyendir çünkü kitlelere hitap eder. Sanatçının sözü kanun değilse de kale alınır. Sonra bir gün biri çıkar “Sen filminde oyna, şarkını söyle karışma bunlara” der. Sanatçıyı susturduğunu sanır. Bunların bilinçli ve siyasi baskılar olduğunu anlamayan yoktur herhâlde. Bu yaşama hakkına ve yaşamın renklerine her geçen gün dozu arttırılarak yapılan müdahaledir. Sanatçı bunun karşısında konumlanır.

Hayatlarımız da iklim krizi yaşıyor gibi; sabah yağmurlu, öğlen güneşli, akşamüstü sakin, gece fırtına var!

Gerçekçi ama tutkulu bir insan ve sanatçı olarak biliriz seni. Senin hâlâ umudun var mı peki?

Gerçekçi ve kötümser olarak tanımlarım artık kendimi; değiştim mi bilemiyorum. Dünya genelinde işler iyiye gitmiyor. Çöken küresel ekonomik düzen nedeniyle hedef genel savaş politikalarına evrilmiş durumda. Umut için bazı şeyleri öngörebilmek gerekir ama yapamıyoruz. Hayatlarımız da iklim krizi yaşıyor gibi; sabah yağmurlu, öğlen güneşli, akşamüstü sakin, gece fırtına var!

Yeni müzisyenleri nerelerden takip ediyorsun? Birilerine destek olup yol gösteriyor musun?

Kimsenin demo’sunu, şarkısını, albümünü önceden ya da sonradan dinleyip yorum yapmam. Müzik yorumlanır bir sanat değil bana göre; tarz ve zevkler minvalinde yuvarlanır gider. Kim neyi sevdi ve üretti ise onun için o doğrudur. Yapılabilecek tek yorum enstrüman kullanımlarında veya teknik eksiklikler konusunda derinleştirilebilir. O da yorumlayanda bilirkişi rütbesi var ise öyledir; gerisi boş gevezelik. Sonuçta ben bir şirket değilim ve kimseyi keşfedip parlatacak ticari bilgim de yok. Son dönem katıldığım festivallerde yeni nesil birkaç ekibin kendilerini çok geliştirdiğini gördüm. Güzel yollardan giden gruplar var.

Yakın gelecekteki planlarını soralım; senin paraşüt okulunu da unutmayalım...

Ekim ayına kadar planımız festivaller ve senfonik konser turnemiz ile şekilleniyor. Ekim’den sonra farklı bir proje ile sahnede olabilirim. Fethiye’deki paraşüt okulumuz Extreme-G de bir tara an faaliyetlerine devam ediyor. Ama bu sene turne yüzünden pek gidemedim, burnumda tütüyor gökyüzü...

Yapmak istediğin her şeyi yaptın mı?

Yaptım. Daha ne yapayım; paraşütle bile indim konsere. Bundan sonrası mevcudun kalitesini arttırmak üzerine. Ama yine “Şunu yapar mıyız, bunu yapmayı göze alır mıyız?” şeklinde sürpriz hedeflerim de yok değil.

Hayko Cepkin
Karantina Günlüğü
Müzik
Türkçe Rock
İstanbul
Kuşadası
Sayı 011

BENZER

Günümüzde Kültür Bakanlığı’na bağlı müze olarak ziyaret edilen Rumelihisarı Kaleiçi, 1953 yılına kadar ahşap evlerde oturan sakinleri, sokaklarında oynayıp çeşmelerinden su içen çocukları, ağaç dallarına tüneyen kuşlarıyla belirginleşen cıvıl cıvıl bir Türk mahallesi kimliğiyle gündelik hayatın içinde yer alıyordu. Yapılışından 500 yıl sonra uğradığı bir dizi değişiklikle bugünkü görünüm ve işlevine kavuştu.
Yaz akşamlarında Boğaziçi’nde düzenlenen müzikli gemi seferlerinin, vapurla mehtap gezintilerinin geçmişi 1936’ya uzanıyor. Canlı orkestralı ve gramofonlu musiki yerini zamanla teknolojiye terk etmiş olsa da, zamanın şehir hatları vapur işletmesi Şirket-i Hayriye İdaresi’nin deniz trafiğini canlandırmak için düzenlediği cümbüşlerin bazı sahil sakinlerinde sebep olduğu yüksek ses rahatsızlığı ve akabindeki tartışmalar baki kalmış.
Şehrimiz, iki kıtanın birbirine kavuştuğu dar bir boğaz. Bu sayede, dünyadaki kuş hareketlerinde çok önemli bir konuma sahip. Avrupa, Asya ve Afrika arasında yer değiştirirken kara üzerinden uçmayı tercih eden veya üremek için civarımızı seçen yüzlerce türden yüz binlerce kuş, her ilkbahar ve sonbahar İstanbul semalarında kuş resmigeçitleri yaşanmasına vesile oluyor. Sonbahar göçü ağustos ayında başlayıp ekim sonuna kadar yoğun biçimde sürüyor.