Hep yeniye âşık, yarına hazır

Fotoğraf
Nükhet Duru Arşivi
22 Şubat 2021 - 14:23

Nükhet Duru bir gününü bile üretmeden geçirince mutsuz olan insanlardan. “İnat etmeyi severim ben” diyor. Hayatın derdine tasasına bile kafa tutuyor. Salgının etkileri görülmeye başladığında Bodrum’a gitmeye karar vermiş. Biraz hava alabilmek, küçücük de olsa bir bahçede oturabilmek, kendisini bütün bu yaşananlardan biraz soyutlayabilmek ona iyi gelmiş. Bu sürecin etkilerini sorduğumda derin bir nefes alıp “Moral olarak zorlandım tabii” diyor. “Çünkü ben dokunarak, sevinerek, sevindirerek mutlu olan biriyim. Şu anda İstanbul’dayım ama pencereden baktığımda sokakları tanımakta zorluk çekiyorum. O cıvıltı yok, insanlar birbirine rastlayınca sağa sola kaçışıyor, birbirlerinden ürküyor... Dilerim çabuk geçiririz. Ben ki çok iyimser bir insanım ama bu sürecin beni hırpaladığını söylemeliyim.” Sonra da “Hadi güzel şeylerden konuşalım” diyerek gülümsüyor. İçten, sıcak ve hayat dolu bir gülümseme bu. Karşısındaki kişiyi iyiliğe davet eden bir gülümseme.

Yıl, 1977... (Fotoğraf: Cengiz Tünay)

Tuhaf bir yıl yaşadık ama siz bu zorlu yılı da yine çok üretken geçirmeyi başardınız. Örneğin bu sürecin hemen öncesinde Hikâyesi Var albümü geldi.

Ben hep yeniye âşık ve yarına hazır bir karaktere sahibim. Hamasi muhabbetler yerine gençlerle takılmayı seviyorum. Onlarla stüdyoda olmak, müzik yapmak istedim. Hikâyesi Var 14 Şubat’ta [2020] çıktı. Bir ay sonra da pandemi süreci başladı. Bir an, o kadar emek verdiğimiz albüm bu sürece kurban mı gidecek dedim. Ama sonra çekilmemeye karar verdim. İnternet ortamında müzik yaptım, evimin salonunda şarkı söyledim, durmadım. Çünkü ben duramayan bir insanım. Sürekli devinim halindeyim. Kayıtlar sırasında bir de belgesel film ürettik: Becoming Duru Duru Olmak... Yapımcısı Evren Ercan. Bu film şubat ayında Netflix’te yayınlanacak. Aslında bizim doğal halimiz filmdeki. Benim hayatıma, kariyerime bakan küçük ve tatlı bir iş çıktı ortaya. Evren’in fikriydi, ben aslında stüdyoda şarkı söylerken öyle herkes içeri girsin, bir şeylere şahit olsun istemem. Ama bu işte çok sevdim, çünkü genç arkadaşlarımla çok eğlendik.

Gençlerle ilişkiniz hep çok iyi. Onlara aktarmak istediğiniz tecrübeleriniz oluyor mu?

Her şey yaşanarak öğreniliyor bizim mesleğimizde. Her dönem, yanında başka bir sınav getiriyor. Bu yüzden, onu öyle yapma da böyle yap diyecek nasihat meraklısı bir insan değilim; ben bile hâlâ yeni şeyler öğreniyorum. Ama olmazsa olmaz bir şey var benim için: Kendine yatırım yapmadıkça, müziğine yatırım yapmadıkça, okumadıkça olmaz. Türkçenin güzelliklerini, derinliklerini ve söylediğin kelimenin manasını düşünmeden söylüyorsan sıradan kalırsın. Arkadaşlarımla hep bunu konuşuyorum, kendine ait bir üslup yaratmak lazım. Bir şarkıyı dinlediğimde, bu o, demeliyim. Belki atonal söylüyor, belki acayip bir tarzı var ve ben bunu sevmiyorum ama o olduğunu biliyorum. Bu yüzden üslup çok önemli.

Bir yılbaşı gecesi tam 12 sahnesi olduğunu anlatıyor Nükhet Duru.

Genel olarak bugünün müzik dünyasındaki gençleri nasıl görüyorsunuz?

Bir kere teknolojiye çok hâkimler. Birbirlerine çok destek oluyorlar, birlikte üretmeye hep açıklar. Ama bütün mesele teknolojiyi araç olarak kullanabilmeyi fark etmek. Bugün bütün dünya plak dinlemeye başladı, bütün dünya kaseti yeniden doğurmaya çalışıyor. Neden? Çünkü gerçekliği kaybettik teknoloji fazla olunca. Bir türlü şarkı çıkmıyor diyorlardı. Bir loop’un üstünde bir ölçünün içinde ne çıkacak? Yani konserve gibi bir şey oluyordu, abartılmıştı teknoloji. Şimdi yeniden gerçekliği hissettirebilecek şeyler arıyorlar. Heyecanlanıyorlar gerçek müzikten, gerçek akustik tınılardan. Bunları kaybetmedikçe teknolojiye ve bütün yeniliklere açığım.

Bu sözlerde yılların tecrübesi var.

Ben, on bir yaşımdan beri iyi şarkı söylemek için çalışıyorum. On dört yaşımda söylediğimde, yok bu on dört değildir diyorlardı sesimin olgunluğu dolayısıyla. On altı yaşımda bir kaydım var, İstanbul Radyosu’nda bir pazar günü ilk defa çıkmışım, Orhan Boran sunuyor. Zeki Müren “Bizim gazinoda bir kız var, ses rengi bir değişik, siz onu pazar emisyonuna alın efendim” demiş. Ben bile bugün dinlediğimde bayağı kadın sesi bu diyorum.

Benzersiz isimleri andınız. Eylül ayında da “Kalbim Ege’de Kaldı” şarkı kaydınızla muhteşem bir müzik insanına, Atilla Özdemiroğlu’na saygı duruşunda bulundunuz. Kariyerinizde yeri olan böyle çok sayıda isim var. Özledikleriniz de vardır.

Olmaz mı? Yaşıyor ama çok uzakta, Kanada’da, mesela ilk şarkılarımın bestecisi ve benim ebeveynim gibi olan, her şeyi öğrendiğim Cenk Taşkan. Asla yaşlanmaz, her an yeniye hazırdır o da. Atilla Özdemiroğlu, sorun çözmek üzerine bir adamdı. “Bugün çok kötüyüm” dedim değil mi? Hemen “Senin kötü olmak için hakkın yok, harikasın, muhteşemsin, şimdi şarkı söyleyeceksin bütün her şeyi unutacaksın” derdi. Yani doğal psikolog gibiydi Atilla. Onno Tunç’un çok çalkantılı bir karakteri vardı ama dehaydı. Bazen takılırdım ona, “Sen bize böyle saftirik numaraları yapıyorsun, peki o kontrpuanları bu kadar saftirik bir adam nasıl düşünür de yazar, yeme beni” diyordum. “Sus kız” diyordu. Yani çok büyük müzik adamlarıyla çalıştım ben. Daha gazinoda uvertürken Üstün Poyraz, Kanat Gür... İstanbul Gelişim Orkestrası, Atilla Şereftuğ, Garo Mafyan... Bütün bu isimlerin rahle-i tedrisinden geçtim. Gerçek hocaydı hepsi. Kötü söylersen çalmazlardı. Birçok şarkıcıya çalmıyorlardı. “O yanlış söylüyor, biz çalmayız” diyorlardı.

Nükhet Duru, 1982 (Fotoğraf: Stüdyo Yaşar)

Beraber müzik yaptığınız bu olağanüstü isimleri anmışken şunu da sormak isterim. Bir sahne sanatçısı gözüyle İstanbul’un en güzel yılları hangi yıllardı?

Ben 1973 yılı itibariyle sahneye çıktım ve o sırada da altın yıllarını yaşıyordu İstanbul. Ama benden bir öncesi var, yani Zeki Müren’in parladığı, Müzeyyen Senar’ın, Behiye Aksoy’un assolist olduğu yıllar. Türk Sanat Müziği söyleyenlerin assolist olduğu ve altında da güçlü isimlerin sahne aldığı yıllar. Ajda Pekkan, Gönül Yazar, Tülay German, Erol Büyükburç gibi... Ben 1973-84 arasında altın bir dönem yaşadığımı düşünüyorum. Çünkü televizyon bu kadar güçlenmemişti, dijital mecra diye bir şey yoktu ve insanlar dışarıda olmayı severdi. Bir solisti sevdilerse onu bir de canlı olarak dinlemek isterlerdi. Kusurlu olma lüksümüz yoktu. Herkes çok çalışırdı, herkes çok dikkat ederdi. Ben ilk başladığımda, akşam sekiz buçuk dokuz gibi sahneyi açardım. O saatte dolu olurdu gazino. Ne ara işten döndüler, ne ara eve gidip öyle giyindiler, nasıl geldiler? Yani sosyete falan değil, halk! Yemeği gazinoda yer, programı izler ve bunun da altından ücret olarak kalkabilirlerdi. Çünkü büyüktü mekânlar, bin kişi, bin beş yüz kişi. Oradan çıkan para hepimizi beslemeye yeterdi. Alkışa ve ilgiye doymuştuk. Benim keşfedilmem de zaten herkes izlediği içindir. “Orada bir kız var, onda başka bir durum var” diyorlardı. Ben içimden geldiği gibi yapıyordum ne yapıyorsam. Bazen çok komiklerine gidiyordu, gülüyorlardı. İnsanlar o doğallığımı seviyorlardı.

1970'lerin sonu, 1980’lere geldiğimizde Nükhet Duru artık çok ünlü. Şöhretiniz bütün ülkeye yayılmış durumda, turneler dönemi başlıyor. Bir gecede iki üç sahne alma durumunuz oldu mu?

Gecede dört işten az yapmazdım. Bir yılbaşı gecem var, on iki sahne! Kulaklarımdan para çıkararak eve geldim, annem dehşet içinde kalmıştı. Tabii perişan bir haldeyim, iki gün sesim çıkmadı. Senede üç yüz gün, haftada en az on altı kere sahneye çıkılır mı ya! Bana diyorlar ki canlı olarak müthişsin. E tabii, benim de antrenmanım bu.

Sizi canlı izlemek bambaşkadır. En arkada karanlıkta kalan masadaki insanların eğlenip eğlenmediğini bile görürsünüz.

Terör zamanlarıydı sevgili Yekta, o arka masalarda bir silah olduğunu görürdüm. Hemen oraya giderdim zıplayıp, silahlar cebe inerdi. Çünkü ışık benim üstümde, takip ediyor ve kendileri de o ışığın içine giriyor. Sakinleşirlerdi, elimi omuzlarına koyardım falan. Bunları Müzeyyen [Senar] Abla’dan öğrenmiştim. Bir gün “Elinde mikrofon varsa daima daha güçlüsün” dedi bana. “Neden?” dedim. “Mikrofon sendeyken istediğini söylersin” dedi.

"Ben hep yarına bakarım, çünkü yarın muhteşem” diyorsunuz. Bu bakış açınızı çok önemsiyorum. Zihninde sürekli projeler olan bir insan Nükhet Duru. Şu anda üstünde çalışmakta olduğunuz bir şey var mı?

Var. Pandemi izin verirse Şokopop’la birlikte bir sahne şovu düşünüyoruz, hazırlıyoruz. Bu bizi çok heyecanlandırıyor. Konusunu, içeriğini falan söyleyemem ama ikimizden de farklı, dünyalı bir iş olsun istiyoruz.

Duru Olmak belgeseli Netflix'te yayında

Nükhet Duru en neşeli insanlardan biri. Çok şakacı. Bu kişilik özelliğini sosyal medyada da görüyoruz. Sosyal medyanın kariyeriniz için yerini nasıl görüyorsunuz?

Ben kendini çok ciddiye alan insanlardan sıkılırım. Kendim de kendimi çok ciddiye almıyorum. Kariyerim de kariyerim deyip onun altında ezilecek biri değilim. Neticede ölümlü dünyadayız. Hoş bir seda bıraktığımda, en insani yönlerimi gösterdiğimde, sorularına cevap verdiğimde, takip edenlere eğlenceli bir abla olduğumda mutlu oluyorum. Yeni arkadaşlarım oluyor, dünyanın tam içinde oluyorum. Şimdiki gençler çok araştırıyorlar, vazgeçmiyorlar, pes etmiyorlar. Örneğin geçen gün bir soru sordum, öyle cevaplar geldi ki sanki ben on dokuz yaşındayım. Bu bana iyi geliyor. Hoşuma gidiyor, yani bunun hesabı da yok. Ben eğlenme derdindeyim, bir günü daha hoş geçirirsem ne âlâ.

Hiç küstüğünüz, omuzlarınızın çöktüğü oldu mu?

Oldu tabii, olmaz mı? Ama kısa sürer benim küskünlüklerim. Ben düştüğüm an, nereye basıp kalkacağımı düşünerek düşerim. Çünkü hayatı yalnız göğüsledim ben. Örneğin doğum günü kutlamaktan hiç hoşlanmam. Ha bire gelir benim doğum günümü kutlarlar, ben çıldırırım, ne yapayım... Böyle özlemlerle büyüyemedim yani. O yüzden öyle düştüğüm, küstüğüm zamanlarda şunu derim. “Tamam bugün küsüz, peki yarın ne yapıyoruz?” Yaşayabildiğim kadar böyle yaşamak istiyorum Yekta, yani rahvan falan olamayacağım.

İstanbul’da kendinizi iyi hissettiğiniz, özgür hissettiğiniz, düşüncelerinizi iyice açabildiğiniz köşeler nerelerdir?

Eski İstanbul dediğimiz yerler. Yani Tophane’den başlayarak Eminönü’ne kadar. Şu anki değişmiş haline rağmen oraların başka bir kokusu var, başka bir dokusu var. Çocukluğumda anneannem götürürdü oralara. Ben beş yaşımda bayağı büyükler gibi konuşuyormuşum. Hatta belki çekilmez oluyordum, büyümüş de küçülmüş gibi. Ama öyleydim, yaşlı bir ruhla geldim herhalde. Anneannem anlatırdı bana şurası şöyle, burası böyle... Gülhane Parkı’na götürürdü, hayvanat bahçesine götürürdü. Oyalanması gereken bir çocuktum, aşırı enerjiliydim, yoruyordum yani etrafımı. Oraları çok gezdim. İstanbul’un en çok eski taraflarını severim. Tabii bir de sahillerini. İstanbul’da büyüdüm.

İnternette aslen şuralıdır falan yazıyor sizin için. Kendinizle ilgili böyle yalan yanlış haberler okuyunca ne hissediyorsunuz?

Çok takılmam. Örneğin havaalanına giderim, Kayserili bir polis görüp “Bacım, hemşehrim, hoş geldin” der. “Nerelisin?” derim. “Kayserili” derse mesela, hemen ben de oralı olurum. Yani o hemşehrim dediyse, hemşehrisiyim diye sevindiyse, ben şimdi onu niye bozayım? Asla bozmuyorum! Beni Erzurumlu bilen var, Niğdeli bilen var, Konyalı, Karadenizli... Ben Türkiyeliyim, zaten bütün oraları içimde barındırıyorum. Pontus’tan başlayıp Ege’ye kadar bütün o mozaiği içimde hissedebiliyorum. Yani her yerli olabilirim ama gerçekte Süleymaniye doğumevinde doğdum ve internette yazılan tarihte doğmadım. Ama bu da polemik olmasın, söylemeyeceğim. Evet, ben İstanbul’u çok seviyorum ama Türkiye’nin her yerini çok seviyorum... Ben insanları, insanımı çok seviyorum.

Benim de şöyle bir son sözüm olsun, şu pandemi bittiğinde İstanbul’un istediğiniz sahilinde, istediğiniz köşesinde çaylar kahveler benden.

Canım Yekta, biliyorsun benim gencecik ve harika bir ekibim var. Bütün ekip geliriz ha!

Memnuniyetle!

Nükhet Duru
Duru Olmak
Becoming Duru
Müzik
İST
Yekta Kopan
Sayı 005

BENZER

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “İstanbul Meydanlarına Kavuşuyor” sloganıyla başlattığı ve meydanları yeniden toplum hayatına kazandırmayı amaçlayan girişimlerine bir de tasarım yarışması eklendi. Sonuçları 26 Eylül’de açıklanacak Taksim Kentsel Tasarım Yarışması ile tarihî meydan yepyeni bir başlangıç yapacak.
Mimar Sinan’ın az bilinen eseri İvaz Efendi Camii, sadece demirden inşa edilmiş Sveti Stefan Kilisesi, görkeminden hiçbir şey kaybetmeyen Yerebatan Sarnıcı, şehre nefes veren Atatürk Arboretumu... İstanbul’da gündelik hayatın hengâmesinde kaybolup etrafımızdaki güzellikleri keşfetmeye vakit ayıramamaktan şikâyet ediyoruz ama bir yerden başlamalı. Sonbahar, harekete geçmek için belki de en ideal zaman. Tarihçi ve seyahat yazarı Saffet Emre Tonguç “Sonbahar hüznün ve içe kapanmanın mevsimi değil, aksine tazelenmenin vaktidir” diyor ve rotayı çiziyor.
Sara La Fountain, televizyonda İstanbul’un lezzetlerini keşfe çıktığı yemek programlarıyla radarımıza girdi. "En meşgul İstanbullular bile iyi yemek yemekte kararlı, sokak yemekleriniz de o yüzden bu kadar lezzetli" diyen gezgin aşçı, gül reçelini ilk kez tattığında ağlamıştı.