Daha çok komedyenimiz olmalı

Fotoğraf
Cem Talu
24 Kasım 2022 - 15:04

Buraya gelirken bina cephelerinde dev boyutlarda Andropoz reklamlarıyla karşılaştım. Mutlaka alışmışsınızdır artık ama siz kendinizi böyle dev reklamlarda gördüğünüzde nasıl hissediyorsunuz, bir yabancılaşma, garipseme oluyor mu?

Hiçbir şey hissedemiyorum desem? Bir de bakamıyorum ki. Bakarsam, bunu gören bir başkası “Ne kendine bakıyorsun?! Aptal mısın sen?” der mi diye düşünüyorum. O yüzden en fazla bakıp, hemen kafamı çeviriyorum. Ama bazen arkadaşlarım video gönderiyor, onlara uzun uzun bakıyorum. Ha gerçeğinin de önünde uzun uzun durup şöyle andaval gibi bakmak isterdim. (Gülüyor)

Biz sıradan insanlar sosyal medyaya koyacağımız fotoğrafta bile saçımıza sakalımıza şöyle mi olsaydı diye bakarız, siz böylesi büyük görsellerde hiç bu açıdan düşünüyor musunuz?

Benim bir görme problemim var, uzağı iyi göremiyorum. Onun için de insanların beni görmediğini varsayıyorum. Bir yere girdiğimde görünmediğimi düşünüyorum çünkü ben kimseyi görmüyorum. Kendimi de iyi görmüyorum, ne giydiğimi, üzerimde ne renk kıyafet olduğunu... Aralarda geziniyorum, sanki yokum gibi. Belirsiz biriymişim gibi.

Farzı misal Andropoz’daki Yusuf, kendini böyle görse ne derdi? Oğlu Velihan, Yusuf Tuhafiye’nin PR çalışması kapsamında duvara babasının fotoğrafını koymuş mesela...

Yusuf herhâlde, “Burada maliyet önemli tabii, kaça patladı bu?” falan derdi.

Dizide, oğlunun PR çalışmasına 27 bin mi ne diye tahmin ediyordu önce...

270 bin... O zaman rakamlar böyle değildi, 270 bin düşük kaldı. 2020’de çekmiştik biz bu diziyi, Marmaris orman yangınlarından hemen önce. O zaman asgari ücret 2500 liraydı. Oradan düşünüp 270 bin dedik ama düşük kaldı. Şimdi onu güncellesek 750 bin falan yazarız. Nafaka bilgisi de az verildi, Şahinde karakteri 15 bin alıyorum diyordu, 25 diye çekim sırasında revize etmiştik ama şimdi olsa 50 dememiz gerekir. O sinek ilaçlarına ben sinir oluyordum asıl, şu kadarcık bir şey, 60-70 lira. Hayvan hakları koruyucuları kızıyor ama sivrisinek de bela şimdi yani. Benim peşimde, resmen beni takip ediyor.

Isırmalarını geçtim, uyutmamaları büyük sıkıntı... Vız vız...

Sinsiler, nereye saklandıkları belli değil, küçücük zihinlerinde bir akılları var. Kapının arkasında, perdenin pencere kısmında saklanıyor, bekliyor orada. Ciddi bir düşman yani.

Engin Günaydın, Andropoz, Netflix

Biz sizi oyuncu olarak biliyorduk, derken Vavien’de yazarlık tarafınızla tanıştık. Ama bunun öncesi de varmış, Dış Kapının Mandalları gibi bir dizi ve diğer işler... Yazarlığa, senaristliğe nasıl başlamıştınız?

Oyunculuğu aşırı heyecanımdan dolayı yapamıyordum, sahne üzerinde “Evet” diyeceğime “Hayır” diyordum. Bir aptala benziyordum. Bu işi yapamayacağımı düşündüm, konservatuvarı bitirdiğimde kafamda bırakmıştım oyunculuğu. Uzun uzun başka işler yaptım, elektrikli süpürge bile sattım. Sonra yazarlık yapmaya başladım, küçük küçük işlerle başladım. Demet Akbağ’ın ekstralarını yazmaya başladım, bir yere gidiyoruz gösteriye, onların metinlerini yazıyordum. Sonra yirmili yaşlarda Dış Kapının Mandalları diye bir dizi yazdım. Ama gördüm ki ev kirası var, kız arkadaş yapamıyorsun, hiçbir şeyi ödeyemiyorum, her yeni bölümü yetiştirebilmek için hızlanmam gerekiyor ama hızlanabilmek için yeterli tecrübem de yok... Oyunculuğa tekrar geri döndüm. Oyunculukla hayatımı çevirmeye başladım. Senaristliği bir tatil planı gibi düşünüp rafa kaldırdım, Foça’da tatile çıktığımda yazıyorum işte. Böylesi daha zevkli.

Andropoz kişisel bir damardan çıkmış, otobiyografik bir tarafı varmış gibi duran bir hikâyeye sahip. Ana karakter de size yakın gibi...

Ana karakteri yazarken kendi dilinizi kullanmak zorunda kalıyorsunuz, yan karakterlerde ise kendi dilinizi düşünemiyorsunuz. Ana karakter bana benziyor ama benim çok pimpirikli hâlim.

Çok da röportaj verdiniz, hikâyeyi biraz anlatmak istediniz galiba…

Çok röportaj biraz Netflix’in medya planlamasıyla ilgili oldu. Ben röportaj vermeyi sevmiyorum. Aynı sorulara aynı yanıtları vermek durumunda kalıyorum. Dur şuna başka bir yanıt vereyim demek, “Dur başka bir kişiliğe geçeyim” demek gibi oluyor. O zaman da tam bir aptal gibi oluyorum. 

Dizinin ilk karşılıklı diyalog sahnesinde nefis bir repliğiniz var, "Aylar haftalar gibi oldu, haftalar gün gibi... Biri benim biletimi kesmiş gibi... Zaman..." Hikâyenin ortaya çıkış noktası bu replik gibi düşündüm nedense. Ki bunu pandemi dönemi hemen herkes hissetti, hiçbir şey olmasa da zaman hızlanmış gibiydi ve hâlâ bu histen muzdaribiz sanki...

Daha bugün konuştuk, Kasım ayına giriyoruz, geçen yıl yılbaşında ne yediğimizi konuştuk ve onun ne kadar kısa bir zaman önceymiş gibi hissettirdiğine inanamadık. Ve şimdi yine yıl başına yaklaşıyoruz. Bu, bu kadar kısa bir zaman mıydı! Korkunç derecede hızlandı zaman. Bu beni gerçekten çok endişelendiriyor. Ben geçen sene sigarayı bırakmıştım, bir faydası o oldu, “bir senedir sigara içmiyorum” diyebiliyorum. Onun dışında, hep bunu alalı beş sene olmuş, buraya gelmeyeli on sene olmuş, böyle laflar var yani hayatımda.

Ben de böyle hissediyorum, acaba yaşla mı ilgili diyorum ama gençler de böyle olduğunu söylüyor...

Çocuklarda da var ya. Ne olmak istiyorsun diye soruyorsun, “Emekli olmak istiyorum, emeklilik hayatı güzel” diyor. (Gülüyor)

ENGİN GÜNAYDIN

Ama o kadar da değil sanırım, Foça’da sosyal olduğunuzu okudum, ayrıca Andropoz’da da etrafı, insanları çok iyi gözlemlediğinizi görebiliyoruz.

Orada tabii komşularım var, hep aynı yerlere gidiyorum. Müdavim ruhu vardır bende. Aynı kasaptır, aynı bakkaldır, komşular da aynı... Muhabbetler de hep orta sınıf muhabbeti. Ben orta sınıfı çok severim, çok duygusal, hayatla ilgili en canlı tayfa orta sını ır. Zaten bütün işler de oraya yapılıyor, sinema, televizyon. Çok meraklıdır orta sınıf; her şeyi izlerler, takip ederler. Andropoz da zaten bir orta sınıf muhabbeti.

Konuyu biraz İstanbul’a getirmek istiyorum. Tokat’tan İstanbul’a ilk gelişiniz nasıl olmuştu ve aklınızdan ne geçmişti?

Cemal Noyan’ın lafıydı sanırım, “İstanbul tehlikeli bir yer çünkü burası Bizans, o yüzden ayağını denk al” demişti. İstanbul tehlikeli bir yer hakikaten, kumpasların bol olduğu, ayak oyunlarının çok döndüğü... Kısacası güven sorunu yaşayabileceğin bir şehir İstanbul. Ondan dolayı bendeki ilk tepki korku oldu. En başta çok uzun süre evden dışarı çıkamadım. Bu korku beni çok korkuttu. Sonra alışa alışa, benim gibi korkan çocuklarla arkadaş ola ola, biz kendi çevremizi genişlettik ve korkumuzu alaşağı ettik.

İstanbul’un hangi semtlerinde yaşadınız, nerelerinde çok yoğun anılarınız var?

Beşiktaş’ta yaşadım, Cihangir’de ve Gümüşsuyu’nda. Ama en çok Gümüşsuyu’nda, hâlen daha çok seviyorum.

Fulya’da Timuçin Esen, İlker Aksum, Devin Özgür Çınar ve Binnur Kaya ile yaşadığınız bir dönem olmuş, nasıl bir ev o ya!

Dedim ya, İstanbul’dan korkanlar Fulya’da bir evde toplandı. Hepimiz konservatuvar okuyorduk o dönem. Mezun olmuştuk. İstanbul’a gelmiştik farklı şehirlerden. Devlet Tiyatroları eskisi gibi oyuncu almıyordu, eskiden mezun olunca direkt giriyordun Devlet Tiyatroları’na, o dönem bunu kaldırmışlardı. Sonra televizyon kanalları açılmaya başladı. Biz de İstanbul’a geldik bu yüzden. Emre Kınay da vardı. Ben Ankara Devlet Konservatuvarı’nda okudum iki sene, iki seneyi de burada Mimar Sinan’da okudum. Her iki tarafta da çok arkadaşım vardı.

ENGİN GÜNAYDIN VAVIEN’DE (2009) BİNNUR KAYA İLE

Sanırım aranızda ilk para kazanan kirayı ödüyormuş...

Evet evet, en çok Binnur kazanıyordu. Yazık o kız, bize epey bir baktı. (Gülüyor)

Siz sonra Bir Demet Tiyatro’ya girdiniz sanırım...

İşte sonra BKM açıldı, o tiyatroya girdim. Bir Demet Tiyatro başlayınca ben de biraz para kazanmaya başladım.

Okan Bayülgen’in programı Zaga önce mi sonra mıydı?

Size Baba Diyebilir Miyim? diye bir dizide tanıştık Okan Bayülgen’le, sonra Zaga’ya çağırdı, bir sezon orada çalıştım. Sonra reklamlar başladı...

Şimdi Gezi Pastanesi’ndeyiz, İstanbul’da burası gibi başka sevdiğiniz kafeler, mekânlar var mı?

Gezi Pastanesi’ni çok seviyorum, eskiden beri çok severim. Buraya geldiğimde İstanbul’a geldiğimi hissederim. Cihangir’e giderim sık sık. Kafeler çok el değiştirdi tabii. 21, 22 gibi mekânlar... Etiler’de Çardak Döner var...

İstanbul’a ilk geldiğiniz dönemde, o Fulya tayfasıyla nereye giderdiniz?

O zaman böyle kafe kültürü falan yoktu tabii. Cihangir’de ilk Smyrna açılmıştı, oraya giderdik. Beyoğlu’na çok giderdik, oradaki sinemalara, günde üç dört film izlerdim ben. Biriktirirdim filmleri, öğlenden başlar, geceye kadar film izlerdim.

ENGİN GÜNAYDIN

Peki git gel yapıyorsunuz ama İstanbul’dan ayrılıp Foça’ya yerleşme sebebiniz neydi? İstanbul’dan sizi soğutan ne oldu?

Ben Foça’ya tatile gidiyordum. Gösteri yaptığım zaman Foça merkezli oluyordu turne. Misal İzmir gösterisinden sonra Foça’ya gidiyordum, oradan Ayvalık ve diğer yakın yerlere... Kafam sıkıştığında, bunalıma girdiğimde de Foça’ya gidiyordum, otellerde kalıyordum. Sonra biz buraya geliyoruz ha bire, bir ev mi ayarlasak oldum. Sonra param birikti, Cihangir’de orta kat alabileceğim kadar birikti, ama tabii şu anki rakamlarla konuşmuyorum!.. O parayla Cihangir’de orta kat mı alayım yoksa Foça’da güzel bir ev mi yaptırayım arasında kaldım. Ve Foça’da fıstık gibi ev yaptırdım. İnsan kendi hayalini kurduğu bir evi yaptığı zaman orası gerçekten evi oluyor. Ne zaman başım sıkışsa oraya gidiyorum.

Andropoz’un hikâyesinin çıkış noktası da biraz bu değil mi? Oradaki aile de deniz kenarında yeni bir ev tutarak yeni bir sayfa açmak üzere hareket ediyor... Bir değişim hikâyesi Andropoz...

O deniz kenarında bir ev, o da ilginç bir deneyim, onu bilmiyorum, o kafayı yaşamadım ama çok güzel bir şey olsa gerek. Değişimi anlatmak istiyordum Andropoz’da. Değişim üzerine özlü sözlere baktım, hep değişim kendinde başlar, değişime, kendini yenilemeye açık ol gibi sözler... Ben de bu bakış açısına yakınım. Bazen arkadaşlarımın telefonlarında görüyorum, 25-30 güncelleme... “Bu nasıl olabilir” deyip, “Bana ver, ben onu güncelleyeyim” diyorum. Onu bir hata olarak görüyorum. Telefona güncelleme geldiğinde, hemen güncelliyorum, onu ilk ben güncelledim diye düşünüp kendimi de güncellenmiş zannediyorum. Evde bir ampul patladığında onu hemen değiştirmeliyim. Çünkü bunlar benim için uğursuz şeyler, bir şey arızalıysa hemen onu düzeltmem lazım. Tabii hastalık boyutunda değilim ama her şeyin yolunda olması lazım.

Vavien Tokat’ta geçiyordu, Andropoz Marmaris’te, esas yaşadığınız Foça’da geçen bir hikâye düşünüyor musunuz?

Bilmiyorum. Andropoz’daki hikâye Marmaris’e çok uygundu, onu Foça’da yapmak da düşüncelerimin arasındaydı. Marmaris çok büyük bir yer, Foça ise çok küçük. Çok fazla resim çıkmayabilir Foça’dan. Bir de Marmaris’te çekilmiş bir film yok, biraz tanınmasını da istedik. O bölge efsane, Göcek, Datça, Fethiye, Kaş...

İstanbul’un en müstesna semtlerinden biri olsa da Nişantaşı’nı anlatan çok fazla film ve dizimiz olmamıştı, derken Avrupa Yakası bu semti merkeze aldı ve siz de 3. sezondan itibaren katılarak diziye yeni bir soluk getirdiniz. Gülse Birsel’den Burhan Altıntop karakteri size geldiğinde ne düşünmüştünüz, sonra bu efsane karakteri nasıl yarattınız?

Ben o zamanlar Zaga’da çalışıyordum, Bülent Polat’la oynuyorduk Zaga skeçlerinde. O Gülse’yle tanıştırdı beni, Gülse yeni bir karakter yazmak istediğini söyledi. Gülse oyuncuyla birlikte bir şey ortaya çıkartmayı çok seven bir yazar. Komedide buna ihtiyaç da oluyor, “Hadi ben yazdım, sen bunu komik bir şekilde oyna” olmuyor, biraz o katıyor biraz sen, sonunda iyi bir performans çıkması için böyle bir çalışma gerekiyor. Reklamda bile böyle. Komedi aşırı bir samimiyet gerektiriyor, buz gibi ortamdan mizah çıkmaz. O dönem ben gösteri yapıyordum ve gösteride seyircinin neyi sevip neyi sevmediğini çok iyi gözlemleyebiliyordum. O Hikayedeki Mal Benim isimli gösterimde canlı seyircinin reaksiyonlarını gördüğüm için neyin espri olduğunu neyin olmadığını biliyordum. Burhan Altıntop bir espri yaptığında herkesin çok güleceğini önceden tahmin edebiliyordum. Bazen bir espri yaparsın ve gülüneceğinden emin olamazsın ama Avrupa Yakası’nda emindim esprilerin geçeceğinden. Gülünüyordu, ondan dolayı da unutulmuyor.

Unutulmuyor ve hâlâ gülünüyor. Özellikle pandemi döneminde sosyal medyadaki hesaplarda sık sık Burhan Altıntop videoları paylaşıldı...

Avrupa Yakası aslında çok espri üzerine kurulu bir dizi değildi, Gülse de espri sevmiyordu. Daha çok durumlar yaratıp durumların içerisinden performans gösteriyorduk biz de. Performans komedisi her zaman izlenebilir bir komedidir. Espriyi aklında tuttuğundan bir süre sonra çekici gelmeyebilir. Performans komedisi ise her zaman seni memnun edebilir. O yüzden de eskimiyor diye düşünüyorum.

ENGİN GÜNAYDIN

Ben Avrupa Yakası’nı biraz Seinfeld ekolüne benzetiyorum, Burhan Altıntop da o dizinin Kramer’ı gibiydi âdeta... Ses efektleri çıkarması, ani hareketlerle kurduğu vücut dili falan...

Ben çok severim Kramer’ı, o dizide en sevdiğim karakterdir. Sahne üzerindeki enerjisini çok seviyorum. Burhan Altıntop’ta da o tarz bir enerjiyle hareket ediyordum. Seinfeld zaten şu ana kadar yapılmış en önemli dizilerden bir tanesi.

Peki siz de bizim gibi geri dönüp sosyal medyadan veya internetten Burhan Altıntop skeçlerine bakıyor musunuz hiç?

Burhan’ın alkolik olduğu bölümü çok seviyorum. 130 bölüm oynamışım ben, dizi zaten 200 bölüm, uzundu da bölüm süreleri, 130 dakika falandı. Bazı sahneleri hatırlamıyorum, görünce hatırlıyorum.

Siz diziye katıldıktan sonra çekimler zorlaşmış mıydı çünkü performansınızın karşısında gülmemek zor, gülme krizleri yaşanıyor muydu?

Gülmekten oynayamayanlar oluyordu. Çünkü esprinin aynısını yaptığında seyirci ikincisinde gülmüyor, reaksiyon alamıyoruz. Benim oradaki seyircim settekilerdi, karşımdaki oyunculardı, ben de onları güldürmeye çalışıyordum. Yalnız bir repliği, bir espriyi farklı şekillerde oynayıp güldürmeye çalışıyordum, ama bir tanesinin de yayına girmesi gerekiyordu. Ondan dolayı çok yorulduğum da oluyordu. Ben genelde karşımdaki oyuncunun performansına dikkat ettiğim için partnerlerim benimle oynamayı çok severler. Ben karşımdaki oyuncu eğer iyi oynarsa bizim sahnemizin çok iyi olacağını düşünen birisiyim. Ondan dolayı ilk önce karşımdaki oyuncunun iyi olmasını isterim. O yüzden çok zevkli bir çalışmamız oluyor.

Avrupa Yakası’nda bir bölümde iki dev komedyen, siz ve Cem Yılmaz bir sahnede birlikte oynamıştınız. Sonra bir daha bir araya gelmediniz... Tekrar bir arada olabileceğiniz bir proje çıktı mı karşınıza?

Hiç olmadı daha sonra. O sahne de bir sezon finalindeydi. Cem’le hep iyi anlaşırım ben, o da beni sever. Ama hiç denk gelmedik sonra.

Klişe bir soru ama milyonları güldüren Engin Günaydın kimlere güler? Sizin mizahınızı kimler besledi?

Seinfeld, Woody Allen... Coen Kardeşler beni çok güldürüyor. Son dönemde Feyyazların Gibi’si... Onların çok iyi bir çizgisi var. Doğu Demirkol da öyle. Bence Türkiye şu an komedyen biriktiriyor. Sanki birdenbire çok fazla çıkacak. Şu an çok az var. Bu kadar renkli bir ülkenin bu kadar az komedyeni olmamalı.

Peki mizah odaklı birkaç tane eğlenceli, “Bu mu şu mu” sorusu sorsam…

Eyvah, en başarısız olduğum konu…

Ricky Gervais mi, Jim Carrey mi?

Jim Carrey. Birisi düşünce üzerine kurulu, birisi oyunculuk üzerine kurulu.

Jim Carrey’nin Cable Guy / Baş Belası (1996) filminin size en yakın film olduğunu tahmin ediyorum?

Çok severim Cable Guy’ı. 

Yönetmeni de Ben Stiller. 

Bunu bilmiyordum, Ben Stiller’ı da çok severim. Bir başka çok sevdiğim oyuncu: Steve Martin. Özellikle The Jerk (Ahmak, 1979) filmi…

Pembe Panter’in müziği çalıyor şu an kafede. Peter Sellers’ı sever misiniz?

Tabii ki, efsane bir adam. Hemen her filmini izlemişimdir.

Bu sorunun cevabını almış gibi oldum ama sorayım yine de: George Costanza mı Kramer mı?

Kramer tabii ama George Costanza da oynaması çok zevkli bir rol olurdu. Seinfeld’de her karakteri oynamak isterim, Jerry Seinfeld dışında. (Gülüyor)

Bu sorudan sonra Gezi Pastanesi’nden çıkıp Engin Günaydın’ın Gümüşsuyu’ndaki evine gidiyoruz. Eve girdiğimde raflara gözüm kayıyor. Göz önünde değiller ama bir raftaki ödüller dikkatimi çekiyor. Sizin için en değerli ödül hangisi diye sorduğumda muhabbetin ev faslı başlıyor...

İstanbul Film Festivali’nden Vavien’le aldığım “en iyi senaryo ödülü” diyebilirim. Ama tabii Altın Koza’da Yeraltı’yla aldığım “en iyi erkek oyuncu ödülü” de çok değerli.

Kariyerinizde çok zorlandığınız bir sahne oldu mu?

Yeraltı’nda evi dağıttığım sahne çok korkutuyordu beni; televizyonu, vitrinleri, camları her şeyi kırıp parçalıyorsunuz. Hiçbiri de sahte değildi, her şey gerçekti. Bir tarafımı yaralarım diye... Otel basma sahnesinde de çok zorlanmıştım, sesim mesim gitti.

Senaryoyu nasıl yazıyorsunuz, bilgisayarda mı, not mu alıyorsunuz? Nasıl bir metot uyguluyorsunuz?

Ben kâğıt kalemle yazıyorum. Bir ara koca de erlerim vardı, bu eski kâtip de erleri gibi, hani zor açılır ya, onlardan, çünkü sahneleri görmek istiyordum. Sonra onları temize geçiyorum. Bir senaryo programında yazıyorum, o bir sayfa-bir dakikayı tutturuyor. Her gün bir sahne yazsam seviniyorum.

Bir röportajınızda bir senarist kusurundan bahsediyorsunuz, o çok dikkatimi çekti, hayatın içinde bir anda o ânın devamında ne olacağını tahmin edebildiğinizi söylüyorsunuz...

Evet, o bir senarist hastalığı. Bir söz dalaşı oluyor, onun fiziksel kavgaya dönüşeceğini, ambulansların geleceğini görüyorsunuz hemen. Çok fena. 

Bir sonraki projeniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Biraz daha dram... Komedi değil bu defa. Dört bölümlük bir dizi, dönem işi. İsmi de Ağlamak Yok ama çok da bilgi vermek istemiyorum.

Toplumun her kesimi tarafından sevilen bir oyuncusunuz, bu da çok zor iştir; bir sırrınız var mı sizce?

Ben biraz daha psikoloji takip eden bir oyuncuyum. Seyircinin kendisi bile bilmez bunu ama zihin okuma özellikleri vardır. Bu özelliğini kullanarak film izler, oyunculukta da seyircinin bu özelliğiyle bağ kullanarak oynarsın. Psikoloji takibi dediğim bu. Bunu yapınca seyirciyle psikolojik bir bağ kurarsın. Benim zihnime bakarak o adamı öldürüp öldürmeyeceğimi, kadını uçurumdan atıp atmayacağımı anlarlar.

Andropoz’da Yusuf’un genç kıza mesaj attığı anda olduğu gibi...

Seyirci orada zihni okur işte, “Tüh atmasaydı keşke” der, karakterin o andaki ikircikli dünyasına girerler. Seyirci “Acaba şimdi ne yapacak” dediğinde devam eder, seyircinin omzundan bir yükü almış olursunuz.

Çok teşekkürler bu güzel sohbet için...

Engin Günaydın
Andropoz
Vavien
Avrupa Yakası
Burhan Altıntop
Binnur Kaya
Komedi
Sinema
Tiyatro
Doğu Yücel
Sayı 012

BENZER

Bu sene Kurtuluş Savaşı’nın kilometre taşlarından biri kabul edilen İnönü Zaferleri’nin 100. yılı. İnönü Muharebeleri, Millî Mücadele’ye duyulan inancı pekiştirerek güç dengesini İstanbul’daki saraydan Anadolu’daki halk lehine çevirmiş, istilacı kuvvetleri moral çöküntüye sürüklemiş ve böylece Cumhuriyet yolunu açmıştı. Nedenleri ve nasıllarıyla 100. yılında İnönü Muharebeleri’ni anlatan kapsamlı bir kitabın İBB tarafından yayına hazırlandığı günlerde, kitabın yazarlarından Prof. Dr. Şaduman Halıcı İST için dönemi kısaca toparlayarak kaleme aldı, kitabın resimlemesini yapan Selçuk Ören’in illüstrasyonları da yazıya eşlik etti. Tadımlık.
İstanbul, şarkılarla yaşıyor. Ağır alaturkalardan en sert rock dokunuşlara, “hafif” pop şarkılardan türkülere her türden örnekte karşımıza çıkan tek şehir belki de... Üstelik izini “ecnebi” şarkılarda sürmek de mümkün. Sadece şehir üzerine yazılan şarkılar bile hatırı sayılır bir külliyata sahip: Üzerine kitaplar yazılacak kadar çok! Semtler, mahalleler derseniz, iş hepten dallanıp budaklanıyor. Neresinden tutarsak tutalım eksik kalacak, şarkıların adını saymaya bile yerimiz yetmeyecek. Yine de adım atmak şart.
İstanbul, Topkapı’da yer alan ve 70’lerde inşa edilen Tercüman gazetesi binasının tasarımında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın klasik romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün etkileri olduğunu öğrenen ve kendisi de aynı zamanda bir mimar olan Cihan Aktaş, binaya dair görüşlerini yazarken romanın baş karakterinin çözümlemesini de yapıyor.