Çiçek gibi bir sohbet

Fotoğraf
Koray Berkin, Arif Keskiner Arşivi
31 Ağustos 2022 - 13:59

Arif Keskiner, 1938’de Adana Osmaniye’de doğdu ve dünya güzelleşti. Öyle güzellikler kattı ki bu dünyaya. Selvi Boylum Al Yazmalım, Kapıcılar Kralı, Otobüs gibi hepimizin hayatına dokunmuş filmlerin yapımcısı. Yazdıklarıyla, ürettikleriyle gerçek bir kültür sanat elçisi. İşlettiği mekânlarla eğlence dünyasına yön vermiş bir işletmeci. Daha o kadar çok özelliğini sayabiliriz ki... Kendisiyle İST için bir röportaj yapmayı çok istiyordum. Ama tabii ki Arif Keskiner ile yıllar içinde birçok röportaj yapılmış ve kendisine sorulmamış soru kalmamış. Ayrıca anılarından derlediği, okumaya doyamayacağınız beş kitabı var: Çiçek Gibi, Elbette Çiçek, Yine mi Çiçek, Binbir Renk Binbir Çiçek Yaşar Kemal’li Anılar, Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında. Yeni kitabı da yolda. Hâl böyleyken, bir röportaj yapmak yerine, onunla ve onu iyi tanıyan dostlarıyla bir araya gelip sohbet etsek nasıl olur, diye düşündüm. Bu fikri kendisini yakından tanıyan sevgili Haluk Oral ve sevgili Nazım Alpman’a açtım. Onlar da bu fikri beğenince Haluk Hocam buluşmayı organize etti ve bu üç kültür insanı 2022 yılının güzel bir Temmuz gününde, Arif Keskiner’in efil efil esen bahçesinde bir araya geldi. Bana da bu keyifli sohbeti dinlemek ve ara ara sorular sorup sizlere aktarmak kaldı. Nâzım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e, Tokatlıyan’dan Moskova’ya, şiirli, tavlalı, esprili bu güzel sohbet benim için unutulmazdı, umarım sizler de keyif alırsınız...

Arif Keskiner

OSMANTAN ERKIR: Arif Bey öncelikle bana vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Haluk Oral ve Nazım Alpman size ‘Abi’ diye hitap ediyorlar, ben de ‘Abi’ diyebilir miyim?

ARİF KESKİNER: Tabii ki...

O.E.: Sağ olun. Haluk Hocam, siz Arif Abi’yle nasıl tanıştınız?

HALUK ORAL: Biz Arif Abi’yle Çanakkale Savaşları dolayısıyla tanıştık. Bir Çanakkale filmi projesi vardı, o şekilde bir araya geldik ve bölgeye bir gezi yaptık. 2009 yılıydı sanıyorum. Çanakkale’de savaş alanlarını gezdik, çok güzel zamanlardı. Sonrasında sık sık görüşmeye başladık. Arif Abi tavla oynamayı çok sever ve çok iyi oynar. Ben de seviyorum, oynuyorum. Tavla oynamaya başladık. Sonra bir de kitap... Arif Abi korkunç iyi okuyor. Mesela kendisi benim Çanakkale kitabımın bir bölümünü alıyor ve anlatıyor size. Benim yazdığımdan bin kat güzel anlatıyor. Sonunda Arif Abi’ye dedim ki: “Ben yazayım sen anlat!” (Gülüyorlar). Gerçekten gözleri yaşararak, duygulanarak, o kadar güzel anlatıyor ki. Mesela Plevne Ryan’ın hikâyesini Arif Abi’den mutlaka dinlemelisiniz...

A.K.: O herkesin okuması gereken bir hikâye, Haluk Oral’ın Arıburnu 1915 kitabında var.

NAZIM ALPMAN: Ben espri yapıyorsunuz sandım biliyor musunuz? Çanakkale Savaşı deyince. Ben bazen kendimle dalga geçmek için, gençler “Kaç yıllık gazetecisiniz?” diye sorduklarında “Anafartalar’dan beri” derim, öyle bir şey sandım (Gülüyorlar). Arif Abi gerçekten o kadar güzel anlatır ki, kitaplarını okurken sanki onun sesini duyar gibi olurum. Hatta bir gün kendisine dedim ki, keşke şu yaşadıklarını sahnede anlatsan, stand-up gibi.

O.E.: Çok güzel fikir gerçekten. Naazım Bey, peki siz Arif Abi ile hangi savaşta tanıştınız? (Gülüyorlar)

N.A.: Biz biraz geç tanıştık kendisiyle. Abim Cengiz Alpman ile iyi arkadaştılar. Ben gazeteci olarak kendisini biliyordum, imza günlerinde, fuarlarda karşılaşıyorduk. Sonra Artı 1’de kendisi ile ilgili bir belgesel yaptım, orada bana “Senin abin benim en iyi arkadaşımdı” dedi ama biz abimle tam kırk sene birbirimizi hiç görmediğimiz için Arif Abi’yi de geç tanıdım.

A.K.: Bu çok ilginç bir hikâyedir...

N.A.: Babalarımız bir annelerimiz ayrı. En son 57’de Ankara’da görüşmüştük ağabeyimle. Bir sonraki görüşüm tam 40 yıl sonra bir cenazede oldu. Yanına gidip kendimi tanıttım. Beraber bir mekâna gittik o gün, beni “kardeşim” diye tanıttı oradakilere. “40 yıldır görüşmüyorduk” dedi. Nedenini soranlara da “kırkımız çıksın diye bekliyorduk” dedi (Gülüyorlar). Abimin ölümünde bir yazı yazdım, başlığı Arif Abi’nin sözüdür: "Babıali’nin Kaybettiği Adam."

Çiçek Bar, Arif Keskiner

A.K.: Çok önemli bir insandı, bir kere çok zekiydi ve espriliydi. Bakın size bir hikâye anlatayım onun parlak zekâsını gösteren. Çiçek Bar’ı açtık, mekân çok iyi çalışıyor, yer bulunmuyor. Tanımadık kimseler alınmıyor. Kapıda “Üye olmayan giremez” yazıyor. Girişte bir bodyguard var, tanıdıklara “Buyur Abi” diyor, tanımadıklarına “Üye olmayan giremez” diyor. O dönem sakal ve saçların çok uzun bırakıldığı bir dönem. Cengiz’in boyu, saçı sakalı da uzun. Lakabı ‘Long Cengiz’, Galatasaray’dan. Çiçek Bar’a gelmiş. Kapıdaki çocuk onu tanımıyor, “Üye olmayan giremez” demiş, “Arif Bey’e geldim” demiş Cengiz. Bodyguard tipini beğenmediği için “Arif Bey yoklar” demiş. Cengiz demiş ki: “Bu adam (Arif Keskiner) ne şanssız yahu.” Bodyguard, “Neden Abi?” diye sormuş. Cengiz, “Yahu ben geçen sene de geldim, yine yoktu, adama on bin Mark borcum var, Almanya’dan geliyorum. Sen diyorsun ki Arif Bey yok. Bir daha nah alır!” deyince Bodyguard hemen “Abi belki öbür kapıdan girmiştir!” demiş (Gülüyorlar). Cengiz benim her şeyimdi.

O.E.: Onu da anmış olduk böylece. Çiçek Bar, İstanbul’un kült mekânlarından biri olarak tarihe geçti. Bizde bu tip mekânların tarihçesi nasıl?

A.K.: Barların tarihi diye bakarsak, 1911’de İstanbul sosyetesi Balkan Savaşı’nda hayatını kaybedenler ve yaralananlar için bir kermes düzenlemek istiyorlar ve bunun için Tepebaşı’nda çadır benzeri bir yapı kuruluyor. İçinde pavilyon denilen bölümler var. Kermes bittikten sonra bir Rum iş adamı oranın işletmesini alıyor, içeriye bir bar yapıyor. O sırada İstanbul’da Avrupa’dan gelen operetler, konserler sergileniyor. İşte bu operetlerde, konserlerde sahne alan sanatçılar çıkışta bu bara gelmeye başlıyorlar. İlk bar o.

N.A.: Çiçek Bar’ın atası!

Arif Keskiner

O.E.: Bir de Beyaz Ruslar’ın İstanbul’a gelişinin İstanbul sosyal yaşamına büyük bir etkisi olduğunu okumuştum.

A.K.: Evet, çok etkisi olmuş. Büyük sayıda insan geliyor İstanbul’a ve kendi kültürlerini de getiriyorlar. Karpiç mesela Rus diye bilinir ama Gürcü’dür. Atatürk kendisinden Ankara’da modern bir restoran açmasını istiyor. Bunun gibi birçok kafeşantanlar, pastaneler kuruyor Beyaz Ruslar. Onun dışında bu tip yerler sadece otellerin içlerinde bulunuyor. Pera Palas’ta, Büyük Londra Oteli’nde, Tokatlıyan’da...

O.E.: Peki sizin Beyoğlu hayatınız başladığında eğlence hayatında Beyaz Ruslar’dan kimse kalmış mıydı?

A.K.: Evet, vardı. Galatasaray’da Tünel’e doğru giderken Yapı Kredi’nin orada Bohem diye bir yer vardı. Orada piyano çalan kadın, Barones Taskin, Beyaz Rus’tu. Kocası da gitar çalardı, küçük bir orkestra gibiydiler. Çok ilginç bir kadındı, piyanosunun bir tarafına bir dikiz aynası takmıştı, kocasını gözlemek için, müşterilerden kıskanırdı... O dönem gelen önemli sanatçılardan biriydi. Nermin Bezmen bir kitabında bu kadının ve ailesinin hikâyesini anlatıyor. Yıllar sonra Anadolu Hisarı’nda bir restoranda çalıyordu. En son orada gördüm.

N.A.: Çiçek Arif ismi nasıl çıktı Arif Abi?

A.K.: Bana nasılsın diye sorulduğu zaman söylediğim la ır: Çiçek gibi. Çiçek gibi diye diye böyle bir isim çıktı ortaya ama benim asıl lakabım Komünist Arif’tir.

O.E.: O dönemde herkesin bir lakabı var galiba? Komünist Arif, Long Cengiz...

A.K.: Evet öyleydi, Karanlık Cengiz vardı mesela...

H.O.: Hayalet Oğuz...

Arif Keskiner

O.E.: Arif Abi, eskiden “bar” algısı çok olumsuzmuş duyduğuma göre.

A.K.: Doğru, bak onu sana bir anıyla anlatayım. Yaşar Kemal için İnce Memet Anıtı yaptık Adana’da Hemite Köyü’nde, açılışını yapacağız. Beş bin kişi toplanmış çevre köylerden. Ben de birçok sanatçıyı İstanbul’dan açılışa götürdüm. O kalabalıkta Yaşar Abi de var. Konuşmalar yapılıyor. Ben de bir konuşma yaptım. Sonra bir ara Yaşar Abi’yle yan yana geldik, “Bana borcun var ulan!” dedi. “Hayrola Yaşar Abi?” dedim. “Ne borcu, nereden çıktı?” “Biraz önce sen konuştuktan sonra bizim köylülerden biri sinsi sinsi yanıma geldi, eğildi kulağıma ‘Yahu Yaşar Abi, bu adam Akfatmalı Mehmet Ağa’nın yeğeni değil mi?’” “Evet” demiş Yaşar Abi. “Yahu ne ayıp etmiş aileye bu adam” demiş. Yaşar Abi sormuş tabii “Ne yapmış ki?” diye. “Yahu bar açmış bu adam İstanbul’da, hiç yakışır mı bu aileye bar açmak” (Gülüyorlar). Öyle deyince Yaşar Abi, “Oğlum bu senin bildiğin barlardan değil” demiş. “Burası restoran, yemek yenilen yer. Ben de ha anın üç - dört günü yemeğimi orada yiyorum, içkimi orada içiyorum” demiş. “Bana borcun var” dedi Yaşar Abi. “Tamam abi” dedim, “Sana borcumu güzel bir kebapla ödeyeceğim” (Gülüyorlar). Bar böyle bilinirdi. Pavyon denmezdi, mesela Adana barları denirdi.

Arif Keskiner

H.O.: Osmantan’cığım bir de Arif Abi’nin Nâzım Hikmet’in eşi Vera ile tanışmasını anlattır bence.

O.E.: Ne güzel olur, anlatır mısınız Arif Abi?

A.K.: Tabii. 77 yılı, Kapıcılar Kralı’nı çekmişim. Filmi Moskova Pazarı’na sokuyorum, amacım Kemal’i (Sunal) uluslararası yapmak. Bu amaçla ertesi gün filmin yönetmeni Zeki Ökten’le Moskova’ya gideceğiz. Zeki ve Kemal’le Papirüs’te içiyoruz, tam o sırada haber geldi, Antalya Film Festivali’nde ödül almışız Kapıcılar Kralı’yla. Film ikinci olmuş, Zeki Ökten en iyi yönetmen, Kemal Sunal en iyi oyuncu. İlk defa Antalya Film Festivali’nde bir komedyene bu ödül veriliyor. “Yarın gelin ödüllerinizi alın” dediler ama biz ertesi gün Moskova’ya gidiyoruz. Ne yapacağız diye düşünürken Kemal’e dedim ki, “Yarın sabah uçakla gidip ödülleri alırsın.” “Ben uçağa binmem” dedi. “E ne yapacağız, biz yarın Moskova’ya gidiyoruz” derken, kardeşim (Abdurrahman Keskiner) de vardı, o dedi ki “Ben seni götürürüm.” Olurdu, olmazdı derken onlar gece 11’de yola çıktılar. Ertesi gün onlar ödülleri aldılar, biz de aynı gün uçağa bindik, Moskova’ya gittik. Ekber Babayev (Nâzım Hikmet’in Moskova günlerinden Azerbaycanlı Türkolog dostu) karşıladı bizi. Böyle beyaz saçlı, yakışıklı bir adam. “Siz Komünist Arif misiniz?” diye sordu. Ben de “Siz Ekber Babayev misiniz?” diye sordum (Gülüyor). Ben kendisinden bizi Nâzım’ın mezarına götürmesini rica ettim. Birkaç gün sonra çiçeklerimizi yaptırdık ve Nâzım’ın mezarına gittik, huşu içinde bir ziyaret. Bir isteğim daha var: Nâzım’ın evini görmek ve eşi Vera Tulyakova ile tanışmak. Tercümanımız Türkolog Vera Feyanova bu ziyareti ayarladı. Biz Semra Özdamar, Zeki Ökten, Ali Özgentürk ve ben gittik eve. Vera Tulyakova bizi karşıladı ve Nâzım’ın evindeyiz. Müthiş bir şey, kutsal bir yerdeyiz. Biz Vera’ya sorular soruyoruz, o bize anılar anlatıyor. Nâzım’la ilgili her şeyi öğrenmek istiyoruz. Çok güzel bir gün geçiyor. Bu arada çaylar içiliyor, kurabiyeler yeniyor. Ben bir ara dedim ki “İçki yok mu bu evde? Ha bire çay geliyor!” (Gülüyoruz). Hemen votka servisleri başladı, biz başladık içmeye. Hafif kafaları bulunca da başladık Nâzım’dan şiirler okumaya. Herkes şiir okuyor, yine huşu içinde bir ortam. Akşam sekiz buçuğa kadar böyle geçen unutulmaz bir gün oldu. Böyle güzel bir akşamın sonrasında evleneceğim kadınla tanıştım, onu da sonra anlatırım.

Nazım Alpman, Arif Keskiner ve Haluk Oral

O.E.: O akşam aşkta kazanmışsınız... Peki, tavlada daha çok kim kazanıyor; Haluk Oral mı, siz mi?

A.K.: Haluk kazanıyordu ama son zamanlarda ben kazanıyorum.

H.O.: Sayıyı tutmaya devam ediyor musun Abi? Kaça kaç oldu sayılar?

A.K.: Bilmem, orada yazıyor (Gülüyorlar). Bir ara 118’e 101’di galiba, Haluk öndeydi, ama şimdi yakalamış gibiyim.

H.O.: 15 maç kazanmamışsındır Abi.

A.K.: 15 değilse de 10 maç kazanmışımdır.

H.O.: Eh bakacağız şimdi! (Gülüyorlar)

O.E.: Her buluşmada oynuyor musunuz?

H.O.: Tabii tabii, şimdi de oynayacağız değil mi Abi?

A.K.: Evet, tabii.

Arif Keskiner ve Osmantan Erkır

H.O.: Oynarız, bir tara an da sohbet devam eder.

O.E.: Oyun sırasında sohbet devam ediyor mu yoksa oyuna mı konsantre oluyorsunuz?

A.K.: Yok canım her şey var. Oyuna da, sohbete de konsantreyiz.

O.E.: Birbirinizin dikkatini dağıtmak için birtakım taktikler var mı?

H.O.: Bizde numara yok, bizde oyun var (Gülüyorlar). Şarkı var, türkü var, şiir var.

O.E.: Ne zaman oluyor şiirler, şarkılar?

H.O.: Arif Abi yenerse türkü söylemeye başlıyor (Gülüyorlar).

O.E.: Siz öndeyseniz şiir mi okuyorsunuz Haluk Hocam?

A.K.: Oynarken de şiir okuyor Haluk.

H.O.: Gelen zara göre...

A.K.: Bir akşamüstü oturduk rubailer okuduk Gazali’den.

O.E.: Haluk Hocam’dan birçok kez şiir dinleme şansım oldu ama eminim siz de çok güzel şiir okuyorsunuzdur.

A.K.: Bununla ilgili, Yiğit Okur ile ilgili güzel bir anım var anlatayım size. Yiğit Okur biliyorsunuz çok iyi bir yazardır, dili çok güzeldir. Yiğit Okur gelir Çiçek Bar’a saat üç gibi, masaya oturur. Başlar yazmaya. Düşünür, notlar alır, bu arada da bir Martini söyler kendisine. Müthiş bir Apollinaire hayranıdır. Garsonların fişleri vardır bilirsiniz, onlardan ister bir tane, üzerine bir şey yazar sonra da garsona verir. Garson notu bana getirir. “Arif Abi, Yiğit Bey gönderdi” deyip notu bana verir. Notta hep şöyle yazar: "Bir Martini’ye bir Apollinaire."

Arif Keskiner

O.E.: İstek şiir!

A.K.: Evet! Benim de bildiğim tek Apollinaire şiiri var: “Marizibill”.

O.E.: Keşke okusanız bize...

TÜM MASA: Evet Arif Abi, lütfen!

(O kadar güzel bir şiir ve öyle güzel bir çeviri ki, buraya almak istedim. Umarım bir gün sizler de Arif Keskiner’den dinleme şansı bulursunuz.)

Büyük bir caddesinde Kolonya’nın
Bir gider bir gelirdi akşam vakti.
Herkese cömert, şirin, cana yakın;
Bitince kaldırım gider içerdi,
Basık meyhanelerde yorgun argın.

Kuru tahtalarda yatmaya razı,
Alyanak kumral bir oğlan yüzünden;
Bir Yahudi, sarmısak kokar ağzı,
Çin dönüşü Şanghay kerhanesinden
Çıkarıp getirmişti kızcağızı.

Çok görmüşlüğüm var böylelerini,
Omuzlarına ağır gelir kader;
Kararsız, rüzgârda yaprak misali;
Gözleri kısık lambalara benzer;
Kalpleri işler kapıları gibi.

Guillaume Apollinaire
Çeviri: Necati Cumalı - Sabahattin Eyüboğlu

Çiçek Bar, Beyoğlu

O.E.: Keşke bir şiir albümü yapsanız bu güzel ses tonunuzla. Peki, yeni bir kitap geliyor mu?

A.K.: Çiçek Bar’ın 20. yılında bir kitap yapayım demiştim. Çiçek Bar’a gelenler kendi Çiçek Bar’larını anlatsınlar. Katkı verebilmeleri için sürekli gelenlere güzel bir davetiye hazırlattım, yazı istedim. Yazmayacaklarını bildiklerimle röportajlar yaptırdım, Tarık Akan, Savaş Dinçel, Tuncer Cücenoğlu ile röportajlar var mesela. Ayrıca insanlardan fotoğraflar da istedik Çiçek Bar’la ilgili, bir kısım fotoğraf da geldi. Sonra bir de isim yarışması yaptık kitap için. İnsanlar bize düşündükleri isimleri yazıp veriyorlar, biz de bir kara tahtaya yazdık bunları. En sonunda en çok oy alarak isim babası olmaya Zeki Ökten hak kazandı. Akşam Çiçekleri seçildi isim olarak. Şimdi ona devam edip bitireceğim. Tamamen Çiçek Bar’ı anlatan bir kitap olacak. Çok malzeme var.

O.E.: Dört gözle bekleyeceğiz kitabı. Arif Abi, Haluk Hocam, Nâzım Bey hepinize çok teşekkür ederim bu güzel sohbete beni de dahil ettiğiniz için.

Arif Keskiner
Çiçek Arif
Çiçek Bar
Beyoğlu
Yeşilçam
Selvi Boylum Al Yazmalım
Osmantan Erkır
Sayı 011

BENZER

Türkiye sinemasının emektarlarından; gazeteci, yazar ve arşivci Agâh Özgüç, geçtiğimiz nisan ayında aramızdan ayrıldı. İST için de ilgiyle takip edilen yazılar kaleme alan sevgili Agâh Özgüç’ün değerini ve önemini dostu Ali Can Sekmeç’in kaleminden okuyor ve onu bir kez daha saygıyla anıyoruz.
1980’lerde Türk sinemasında yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle gittikçe popüler hale gelen fotoromanın ülkemizde 1950’li yıllara dayanan uzun bir hikâyesi var. Türkan Şoray, Kadir İnanır, Ayhan Işık gibi dönemin en sevilen oyuncularının yer aldığı fotoromanlar büyük ilgi görmüş, haftalık dergilerde, gazetelerde yer almıştır. İlk yerli fotoroman Aşka İnandım’dan Reşat Nuri Güntekin uyarlaması Çalıkuşu’na fotoromanın Türkiye’deki yolculuğunu Agâh Özgüç anlatıyor.
Milyonların sevgilisi olmuş dünyaca ünlü yıldızların İstanbul söz konusu olduğunda ortak bir noktaları var. Ne mi? İstanbul’a geldiklerinde görmeden edemedikleri, uğramadan dönmedikleri... Moda’da kedilerle dolu bir ev.