Bir şehri sevmek de emek ister!

Fotoğraf
Ali Tanrıseven, Cengiz Özkarabekir Arşivi
26 Kasım 2021 - 15:32

1980 yılından beri şehirden uzak, denize nazır yaşayan Yeşilçam’ın efsane oyuncularından Ahmet Mekin’le Erdek Ocaklar’da hep gittiği çay bahçesinde buluştuk. Sık sık uzaklara dalıyordu. Eski günleri özlüyor mu, yoksa bir daha asla dönmem mi diyordu bilinmez... 65 yılını sinemaya adamış 89 yıllık bir hayat. Bakırköy’den arkadaşı Kenan Pars’ın teşvikiyle sinemaya 25 yaşında giren Ahmet Mekin, eşi Kumral Şükran Kurteli’nin cenazesinde hıçkırıklara boğulduğunda televizyon karşısında hüngür hüngür ağlamıştım, hiç unutmam. Sevgi emekti gerçekten. Ve bazı kareleri ne yapsanız da unutamazdınız. Bu kare bir filmden olsa bile. Zannetmiyorum ki Atıf Yılmaz imzalı Selvi Boylum Al Yazmalım’ı izleyen biri filmin sonunda Türkan Şoray’ın o arada kalmışlığını, Kadir İnanır’ın çaresiz, Ahmet Mekin’in ise "ya giderse" bakışını unutsun. Cesaret ve güven veriyor Ahmet Mekin’in yüzü. Bakışları... İyi ve zeki insanın harmanlanmış halidir bana göre kendisi.

Bakırköy'de geçen çocukluk yıllarından...

Biyografinizi okurken Karslı olduğunuz bilgisine rastladım. Halbuki farklı hatırlıyordum.

Hayır, onu hazırlayan kişi uydurmuş. Olayı savcılığa bildirdim. Adıma hesap açılmış. Ben sosyal medyayı bilmem ki. Telefonum bile en eskisinden, düşün artık. Bırak Karslı olmayı, bizim Anadolu’da kökümüz yok. Baba tarafım Arnavutluk’tan, anne tarafım Macaristan’dan gelme. 1700’lü yıllardan beridir İstanbul’dayız.

Hangi semtte geçti çocukluğunuz?

Hep Bakırköy’de geçti. Bakırköy’de doğdum. Büyükbabam, babaannem, babam hep Bakırköylü.

Nasıldı o zamanlar oralar?

İncirli Caddesi’nde İncirli Sineması, o yolun karşı tarafında da bizim tarlalarımız vardı. Hayvancılık ve çi çilik yapıyorduk, buğday ve arpa biçiyorduk. Yani, İncirli Caddesi bizim tarlamızdı. Bahçelievler çi likti. Ermeni Grafos’un çiftliğiydi.

Tarık Akan da Bakırköylü idi. Tanışıyor muydunuz o dönemler?

Tabii, benim bir küçük kız kardeşim var, vefat etti. İkisi de ‘49’luydu, aynı okulda okudular. Biz o zamanlar Bakırköy’de değildik. Annemle babam Küçükçekmece’ye gittiler. Bakırköy çok kalabalık olmuştu. Babam felçliydi ve sessizlik istiyordu. Küçükçekmece henüz köydü ve daha sessizdi.

Bakırköy İstanbul’un dışı mıydı?

Evet, Bakırköy surların dışıydı. Eski, yani Bizans dönemindeki ismi Makriköy’dü. Hâlâ Bakırköy’e Büyükköy diyen var. Bakırköy’ün sınırları yaklaşık olarak Topkapı’dan başlıyor, Güngören, Merter’e kadar gidiyordu. Size ilginç bir bilgi vereyim. Merter, Ahmet Merter’in çiftliğiydi. Merter ismi oradan geliyor. Merter’in ikinci eşi Alman’dı. Bu eşinden bir oğlu oldu. İlk karısından olan oğlu, kendisine ilgi gösterilmediğini iddia ederek miras yüzünden babasını vurdu. Merter’in hikâyesi budur. Bunu birçok kişi bilmez, ancak benim yaşımdakiler ve o dönemde yaşayanlar hatırlar.

Ahmet Mekin şimdilerde Erdek'te

Babanız, dedeleriniz gibi çiftçilik mi yaptı?

Hayır, babam ziraat mühendisi olmasına rağmen babalarının işini yapmadı. TEKEL’de uzmandı. TEKEL o zaman Türkiye’de üretilen her şeyi satın alıyordu. Yani bir çi çi ürettiği her şeyi buraya satabiliyordu. TEKEL aldığı her ürünü işliyor, bazen yurt dışına da satıyordu. Çiftçi olmak iyiydi o zamanlar.

O zamanın İstanbul’unu seviyor muydunuz?

Sevmez miyim? İstanbul çok güzel bir yer, özelliği olan bir şehir. O zamanlar semt semt yaşayan bir şehirdi: Bakırköy, Kadıköy, Beşiktaş, Sarıyer... Herkes kendi muhiti ile anılırdı. Bizler, İstanbulluyuz demezdik, Bakırköylüyüz derdik. Her semtin kendine göre bir hayat biçimi vardı. Benim örfü, âdeti, adabıyla, gelenekleriyle bir şehrim vardı; şehirli olmak da bir şehri sevmek de emek ister çünkü. Ama o şehir gitti, başka bir şehir geldi. Onun için biz de çareyi kaçmakta bulduk, çünkü kendimizi azınlıkta hissettik.

Eski Beyoğlu desem...

Beyoğlu, gerçekten şıkır şıkırdı. Asalet, yapay bir şey değildir, kendinden oluşan bir şeydir. Rahmetli Altan Erbulak çocukluk arkadaşımızdı, fırlamanın biriydi. Bizi ilk Beyoğlu’na taşıyan Altan oldu. Kendi muhitimizde spor giyiniyorduk ama Beyoğlu’na giderken herkes düzgün giyinirdi. Caddede dolaşmanın bile bir adabı vardı. Taksim-Galatasaray arasında günün belli saatlerinde belli insanlar tur atardı. Örneğin, saat beşte biz çıkarız, altıda bilmem kimler çıkardı. Herkesin bir saati vardı. Babam konser ya da sinema olduğu zaman beni giydirip gönderiyordu. Bana klasik müziği babam sevdirdi, hâlâ klasik müzik, opera dinlerim. Ama eşim bir türlü sevememişti. Bir kere İstanbul’da operaya götürdüm, bir perdeyi zor bitirdi (gülüyor).

Ahmet Mekin

Atatürk’ü oynamak istediğinizi biliyorum, gelen teklifleri neden kabul etmediniz?

İyi bir Atatürk filmi yapılmadıkça oynamam. 1960’lı senelerde kültür bakanı bana telefon etti. “Biz bu filmi çekeceğiz, siz oynayacaksınız” dedi. “Siz Atatürk filmi yapabilecek misiniz, bu kadar bütçeniz var mı?” dedim. Bakın, ben Atatürk âşığıyım. Atatürk, elli yedi yaşında ölmüş. Altı yedi cephede savaşı var, Kurtuluş Savaşı, Çanakkale Savaşı var. Adamın her dakikası dolu dolu geçmiş, bu adam inanılmaz şeyler yapmış. İki saatlik filmle anlatılmaz. Bir kere teknik donanım yoktu o tarihte. ‘60’lı senelerde Türk sinemasında özveriyle ama zor şartlarda çalışıyorduk. Bir yerden bir yere malzeme taşırken Türkan Hanım (Şoray) bir şey yükleniyor, ben bir şeyler... Adam bile yok, bırak tekniği, on beş kişiyle film çekiyorsun. Şimdi yüzlerce adam var kameranın arkasında. En basiti kostüm: Herkes kendi elbisesini kendi getiriyordu. Kadın oyuncular saç ve makyajını kendileri yapıyorlardı. Neyse, konuya gelelim. Kültür bakanına “Bu işi yapacaksanız Amerikalılarla ortak yapın, hiç olmazsa dünyaya açılırsınız” dedim. Kavga ettik, sonu küfürle bitti. Ben ettim yani (gülüyor). Bu arada bir film yapıldı ama devleti dolandırdılar.

Nasıl? 

Tabii ya. Bir de bunlarla kavga ettik. Belçika’dan film yapmaya adamlar geldi ama devleti tokatlayıp gittiler. Gelenlere “Siz devleti tokatlayacaksınız” demiştim, öyle de oldu. Bir de bunlar olurken yanımda muhabir vardı, tek kelime yazmadı. Belçikalıların gelişi 1980’den sonradır. Bakın size ne anlatacağım! Bir gece saat on ikide beni karakoldan aradılar. Tedirgin oldum. Zaten sakıncalıyız biz, yani yasaklıyız. Bir ara ben sıkıyönetimle karşı karşıya geldim, içeri girdim çıktım ama fazla kalmadım. Gece telefon gelince aklımdan bin bir şey geçti tabii. O zaman Çekmece belediye başkanı arkadaşım, onu aradım. Birlikte benimle karakola geldi. Çünkü ne olacağı belli olmayan bir dönemdi. Karakolda bir polis, “Sizi Marmara Etap’ta müsteşar bekliyor” dedi. Gecenin on ikisi ne için bekliyor? Neyse, yanımızda bir polisle oraya gittik. Müsteşar ve Belçikalılar, hepsi sarhoş. Yönetmenin ayakları çıplak, saçlar dağılmış. Bir garip ortam. Müsteşar dönmüş bana “Bu yönetmen Halit Refiğ’in arkadaşı, güvenebiliriz” diyor. Müsteşara “Bu adam Atatürk’ü ne kadar biliyor?” diye sordum, “Altı ay çalıştı” dedi. “Ben de iki ay çalışıp Napolyon yaparım o zaman” dedim. Kolay mı Atatürk filmi yapmak? Yine küfürle bitti (gülüyor).

Fatma Girik ile

Yeşilçam’ın Türk toplumuna ne gibi faydaları oldu?

Topluma, filmlerimizin her anlamda faydası oldu. Biz Millî Eğitim Bakanlığı’ndan fazla çalıştık. İnsanlara oturup kalkmasını, Türkçe konuşmasını öğrettik. Bilerek yapmadık ama insan hayatına, ilişkilerine bir yön verdik.

Fatma Girik’le çok iyi dost olduğunuzu biliyorum. Kendisi hakkında ne söylemek istersiniz?

Fatma, müthiş bir kadındır. Bu kız ilkokul mezunu olmasına rağmen Şişli Belediye Başkanlığı yaptı ve en ufak bir açık vermedi. O dönem Meclis’te de beraber oturuyorduk. Hatta bana partiden arkadaşlar "Böyle bir teklif yapsak, Fatma Hanım ne cevap verir acaba?" diye sordular. "Vallahi ben söylemem, kendiniz söyleyin" dedim. Söylemişler, ikna etmişler, iyi de oldu. Fatma çok dominanttır. Fatma’nın duruşu, karakteri bambaşka bir şeydi. Onunla çalışmak büyük keyi i. En ufak figüranın durumunu takip eder, ihtiyacı varsa ihtiyacını karşılardı ama çaktırmadan yapardı. Bambaşkadır. Şişli Belediye Başkanlığı döneminde işçilerin parasını ödeyebilmek için kendi malını haciz ettirdi. İşçi paraları için hükümet sıkıştırıyordu, Beyoğlu’nda hanı vardı, onu ipotek ettirdi. İşte bunlar bilinmeyen kahramanlıklar. Kendisi asla söylemez.

Yeşilçam ruhunu sizce tümüyle kaybettik mi? Bir yerlerde Yeşilçam ahlakı kalmış olabilir mi?

Hayır, öyle bir şey yok. O dönem bambaşkaydı. Eskiden herkes birbirini tanıyordu. Film yapımcıları aşağı yukarı aynı yerlerdeydi, onun için birbirleriyle iletişimleri iyiydi. Şimdi her şey dağınık, bir bütünlük yok. Kimseyi tanımıyorsunuz. Eskinin aile ortamı yok. Yeşilçam ahlakına göre, örneğin, alkollü işe gelmeyeceksin yahut şımarıklık yapıp geç gelmeyeceksin çünkü bu bir ekip işi ve senin örnek olman lazım.

Para kazanıyor muydunuz? 

Paralar kazanılıyordu tabii. Ben, film başına beş bin lira aldığım zaman iki film yaparsam bir sene rahat yaşıyordum. Paranın değeri vardı. Düşün, dolar bir lira.

"O (karım) öldükten sonra ben havada kaldım. İstanbul’a gitmeyişim bile ondan."

Selvi Boylum Al Yazmalım filminin izleyicide böyle büyük etki bırakacağını tahmin ediyor muydunuz?

Hayır, etmiyordum. Ali Özgentürk’ün senaryoda yaptığı değişiklikle, iyi bir şey çıkacak dedim. Al Yazmalım’ın gerçek hikâyesinde devrede ben yokum; Türkan’la Kadir’in rolleri askıda kalıyor gibi bir şey. Ali’nin yaptığı son, tam hatırlamıyorum ama son bu değildi. Atıf Yılmaz bana, "Ahmet, senaryoya göre Türkan sende kalacak" dedi. Ama bir yandan da bir kuşku var. Bu sonun toplumda ters tepki yapacağı endişesi büyük. Sonra bir şekilde ikna oldular ama bu sondan hiç mutlu değillerdi. Bu iş olmayacak, bu film tutmayacak düşüncesindeydiler. Cengiz Aytmatov, filmin ilk gösterimini Türkiye’de izledi. İzledikten sonra "Bu film çok iyi olmuş" dedi. Dünyanın her yerinde hâlâ gösteriliyor. Ben Avrupa’da, Amerika’da yaşayan 16-17 yaşındaki genç kızlardan mektup alıyorum. Bu filmin bir sihri var. Eğer bu filmin sonu böyle bitmeseydi, bir iki yıl oynar unutulurdu. Kırk seneden fazladır oynuyor. Ayrıca benim dikkatimi çeken bir şey daha var, seyircinin pek dikkat ettiğini sanmıyorum. Orada güçlü kadın imajı var. Kadın, bir yaşındaki çocuğunu alıyor, deli gibi âşık olduğu adamı bırakıp gidiyor ve bir daha da dönmüyor. Adam filmin içinde çok güzel komünizm propagandası da yapıyor kimse farkında değil, "Sevgi emektir" diyor.

Birkaç yıl önce eşinizi kaybettiniz. Sevgi hakkında ne öğrendiniz? "Sevgi emektir" doğru muymuş? Gerçek hayatta Cemşit miydiniz?

Çay içerken emek sarf ediyorsun, beni ciddi dinliyorsan bir emek sarf ediyorsun. Her yerde emek var, her şey emeğe bağlı. Biz, altmış beş yıllık evliydik. Uzun yıllara rağmen birbirimize karşı çok ciddiydik, şaka bile yapmazdık. Karım kaldırmazdı öyle şeyleri. Ancak, çok büyük bir bağ vardı aramızda. O öldükten sonra ben havada kaldım. İstanbul’a gitmeyişim bile ondan. İstanbul’a çalışmaya giderken benimle gelmiyordu ama burada beni beklediğini bilmek güç veriyordu bana. Yapıcı, sevecen, çok ciddi bir kadındı. İnatçı tarafı da vardı. Evden çıkınca hiç düşünmezdim; tamir varsa onu bile yapardı. O da oyunculuktan gelme. Hatta İzmir Ateşler İçinde adlı filmde benimle oynadı. Biz beraber olunca işi bıraktı. 1957 yılları; eşim, Orhan Kemal’in yazdığı, Atıf Yılmaz’ın yönettiği Suçlu filminde çalışıyordu o dönemler. Çalışmak istemeyişinin nedeni, ilişkinin bu iş şartlarında yürümeyeceği düşüncesinde olmasıydı. Bizimkisi aşk değildi, sevgiydi. Aşk çabuk biter. İşte, bir emek harcandı burada.

Günleriniz nasıl geçiyor şimdi?

Burada fazla insan yok. Kendimi çok iyi hissediyorum. Daha yeni bir işi bıraktım. Aslında şu anda İstanbul’da olacaktım. Otelde yer ayrılıyor, bilet alınıyor, vazgeçiyorum. Ayıp ediyorum ama içimden gelmiyor.

TV’de filminiz yayınlanınca ne hissediyorsunuz?

Kapatıyorum hemen. Ben fazla eleştiriyorum. Al Yazmalım’ı otuz beş sene sonra izledim. O da yarım yamalak.

Ahmet Mekin
Yeşilçam
Selvi Boylum Al Yazmalım
Sayı 008

BENZER

Yaz, deniz demek. Kışın soğuğundan bunalanların denize koştuğu, sıcaktan muzdarip olanların serinlemek için kendini sulara attığı aylar bunlar. Aynı zamanda uğruna şarkılar yazılan aylar. Sadece adı “Yaz Aşkı” olan şarkıları anlatsak sayfalar dolar ama konumuz sahiller,
plajlar, denize girilen yerler...
İstanbul Anadolu Yakası’nın en eski sanayi tesislerinden biri olan Hasanpaşa Gazhanesi’nin artık yeni bir adı ve misyonu var. “MüzeGazhane” bundan böyle kentlinin kültür sanatla buluşma noktası olacak. İBB’nin restorasyon çalışmalarına hız vermesiyle atıl halinden kurtulan mekânın önündeki tek engel şimdilik pandemi.
Oyuncu Ahu Türkpençe belli ki kırılgan ve her kırılgan gibi güçlü bir insan. Ününün ve iş çekişmelerinin, şahsi hayat yolunda ilerlerken kendi kendine keşfettiği doğrular ve güzelliklerle çerçevelediği gerçek hayatını etkilemesine izin vermiyor. Bir yandan oyuncu olarak artık sadece içinde anılmak isteyeceği türden hikâyeleri anlatırken, diğer taraftan dans ediyor, meditasyon yapıyor, dans akşamlarında DJ kabinine geçip insanları gülümsetiyor, biriktirdiği paralarla engelli hayvanlara yürüteç alıyor, vicdanıyla söyleşiyor, yazıyor...