Bundan tam 136 yıl önce, 1888 senesinde, 10 İranlı hacı adayı hac yolculuğu için İstanbul’a geldi. Yanlarında “Kıran” denilen ve dönemin Osmanlı’sında yedi-sekiz bin kuruşa tekabül eden gümüş akçeler bulunuyordu. Bu akçeler başlarına epey iş açtı, zira yabancı devlet paralarının ülkeye sokulması yasaktı. Fakat hac yolcusu oldukları için devlet yetkilileri kendilerine ceza uygulamak yerine çözüm bulmaya çalıştı ve “Paraları İran’a geri gönderebilecek bir esnaf bulup Osmanlı parasıyla takas edin” dedi. İranlılar ise İstanbul’da bunu yapacak bir tanıdıkları bulunmadığını ayrıca kendi paralarının Hicaz’da ve Bağdat’ta tedavülde olduğunu söyledi. Yetkililer bu kez paraların emanete alınacağını ve Hicaz’a ulaştıklarında kendilerine teslim edileceğini bildirdi. Bir yandan da durumu sadâret kethüdasına (günümüzde İçişleri Bakanlığı’na tekabül eden, sadrazama bağlı yönetim birimi) yazdı. Sadâret’ten gelen cevap mealen şöyleydi: “O paralar Bağdat’ta tedavülde ama Hicaz’da değil, biz burada el koymazsak onlar orada el koyar, başka bir çözüm bulmak lazım.”
Bu 10 İranlının akıbetini bilmiyorum. Tarihî vesikalar hikâyenin yalnızca bu kadarını aktarıyor çünkü. Biraz hayal gücü biraz da temenni katkısıyla maceralı ve tuhaf, sinematografik bir yolculukları olduğunu düşünmek istiyor insan. Elbette şu soru da geliyor akla hemen: Hacılar doğrudan İran’dan Hicaz’a gitmek dururken neden İstanbul’a gelmişti?
İstanbul’a geldiler çünkü bu şehir uzun bir zaman dilimi boyunca hac yolculuğunun başlangıç noktasıydı. Sadece Osmanlı halkı için değil; Rusya’dan Çin’e, Türkistan’dan Avrupa’ya başka birçok devletten Müslüman için de öyleydi. Bunun ilk sebebi, halifelik makamının da etkisiyle İstanbul’un Mekke ve Medine’den sonra manevi olarak en kutsal şehirlerden biri sayılması; ikincisi ise bu manevi statünün gereklerinden surre alayının Üsküdar’dan yola çıkmasıydı.
SALAHADDİN BEY’İN HATIRALARI
“Surrenin lügat manası malum olduğu üzere akçe kesesi demektir. Bu kelime her sene muayyen vakitte muntazaman bir kimseye gönderilen veya verilen herhangi bir şey için dahi mecazen kullanılır.
Mekke ve Medine şehirleri ahalisine pek çok senelerden beri gönderilmekte olan para ve eşyaya surre denir. Bu şehirlere surre göndermeyi Abbasilerden Muktedir Billâh icat etmiştir.
Peygamber Efendimiz hazretlerinin levazımını taşıyan deveye mahmel denir. Mahmel tertip ve irsâli Emeviler zamanında vuku bulmuştur. Bunlardan sonra Osmanlı padişahları tarafından mahmel tertibiyle muntazaman surre gönderilmeye başlanmıştır.
İlk surre 791 (1389) senesinde Edirne’den gönderildiği gibi 1336 (1918) senesinde de son surre İstanbul’dan gitmiştir.”
Surre tarihini ziyadesiyle özetleyen bu satırlar, 1905 yılında Sultan II. Abdülhamid tarafından surre kethüdası tayin edilen Ahmet Salahaddin Bey’e ait. Entelektüel bilgisi üst seviyede olan Ahmet Salahaddin Bey, başında olduğu surre alayının yolculuğunu teferruatlı biçimde kayıt altına almıştı. Bu hassasiyetinin bir sebebi de mazeretinden dolayı kendisiyle birlikte gelemediği için çok üzülen eşine, güzergâh boyunca ona sık sık mektup yazacağına söz vermesiydi.
O mektupları aynen söz verdiği gibi detaylı biçimde kaleme almasından gerçek bir centilmen olduğu sonucunu çıkardığım Ahmet Salahaddin Bey, yolculuğundan önce o yıllarda İslam toplumunun biraz düşmanca yaklaştığı fotoğrafçılığa dair epey araştırma yapmış, kendini bir fotoğrafçı olarak geliştirmişti. Zira hac güzergâhının dikkate değer tüm duraklarını fotoğraflamak istiyordu. Ciddi direnişlerle ve hoşnutsuzlukla karşılaşmasına rağmen tam 131 tane fotoğraf çekti surre kethüdası. 1938’de, Surre Alayı Hatıraları adını verdiği kitabını hazırlarken hangisinin nerede kullanılacağını etraflıca tarif ettiği bu fotoğrafların akıbeti meçhul ne yazık ki. Umarım bir gün bir yerden çıkarlar karşımıza.
SURRE İSTANBUL’A TAŞINIYOR
Ahmed Salahaddin Bey’in yazdığı gibi Abbasiler tarafından başlatılan surre geleneği Osmanlı’da 1389’da, Yıldırım Bayezid’in Edirne’den gönderdiği surre alayı ile başladı. Fetihten sonra İstanbul’dan yola çıkarılan surre alayı, bir diğer fetihten sonra Mısır’dan (bazen de Şam ve Yemen’den) gönderildi.
Kutsal topraklara saygının güçlü bir ifadesi olmakla birlikte hilafet makamının itibarını koruma amacı da taşıyan surre alayları yalnızca para ve altın değil, birçok değerli hediye de taşıyordu. Bu hediyeler arasında yazma Kur’an-ı Kerim’ler, murassa (değerli taşlarla süslü) Kur’an-ı Kerim muhafazaları, gümüş rahleler, zümrütlü askılar, avizeler, kandiller, altın ve gümüş şamdanlar, buhurdanlıklar, mücevherli levhalar, gümüş perde halkaları, mercan ve inci, amber tesbihler, anahtarlar ve kilitler, kürkler, inci ve elmaslarla süslü kaftanlar, ipek halılar, yünlü dokumalar, kadife ve yiyecek maddeleri vardı.
Surrenin “Padişah tarafından kutsal topraklara gönderilen hediyeler” olan kapsamı 1714 yılında genişledi ve bu tarihten itibaren hem yalnızca İstanbul merkezli oldu hem de Osmanlı’da hac yolculuğunun temelini oluşturdu.
On yıllar boyunca katır ve develerle yola çıkan surre alayları, denizciliğin gelişimiyle birlikte 1864’ten 1908’e kadar vapurlarla, 1908’den sonra ise Hicaz Demiryolu’nun tamamlanması üzerine trenle gönderildi. Surre alayının yola çıkış tarihi ve güzergâhı, hac mevsimi, yol güvenliği, ulaşım araçlarının çeşitlenmesi gibi nedenlerle değişiyordu. XIX. yüzyılın ortalarına kadar, Topkapı Sarayı’nda yapılan törenlerin ardından Sirkeci İskelesi’nden Üsküdar’a geçen surre alayı, padişahların Dolmabahçe veya Yıldız saraylarında ikamet ettiği yıllarda bu kez Beşiktaş İskelesi’nden yine Üsküdar’a geçiyordu. Burada halkın da katıldığı gayet şenlikli tören ve merasimlerin ardından Ayrılık Çeşmesi’nde toplanan hac alayı, uğurlamaya gelenlerle vedalaştıktan sonra (ki Ayrılık Çeşmesi ismi buradan geliyor) yola koyuluyordu. Deniz taşımacılığının geliştiği 1800’lerin ortalarından itibaren ise Harem’den kalkan vapurlar Gelibolu, Çanakkale, Bozcaada, Midilli, Sakız, Sisam, Rodos, Kıbrıs ve Beyrut rotasını takip ediyor, kara yoluyla Şam üzerinden önce Medine’ye, oradan da Mekke’ye ulaşıyordu.
ÜSKÜDAR’DA DÖRT DÖNEN ÇOCUKLAR
Üsküdar’daki törenler için “şenlikli” dememin bir sebebi var. Zira saray ne kadar “resmiyet ve ciddiyet” demekse halk da bir o kadar “hareket ve renk” demek. Çocukluğu Osmanlı’nın son devirlerine denk düşen şair ve yazar Sadri Sema, 1955-1956 yıllarında Vakit gazetesinde tefrika edilen ve 2002’de Eski İstanbul’dan Hatıralar başlığıyla kitaplaştırılan yazılarından birinde Üsküdar’da yaşananları şöyle anlatıyor:
“O gün Üsküdar çarşısında dört dönerdik, akşamlara kadar koşar gülerdik. Çocuklukta böyle şen ve serbest günler geçirmekten büyük bahtiyarlık var mıdır? O devirde Ravza-i Terakki ismindeki hususi mektepteyiz. Surre tatil günlerine rastlamazsa mektep müdürü Halil Rüştü hem halka gösteriş yapmak hem de çocukların gönlünü kazanmak emeliyle bizi surre alayının geçeceği yollara götürür, dizer, alayı seyrettirirdi.
Renkli, eğlenceli, bayraklı, atlı, katırlı, tahtırevanlı, kılıç ve kalkanlı, sırmalı, yaldızlı bir alaydı bu. Caddeler baştan başa dolar, sokaklarda kalabalıktan geçilmezdi. Surrenin yolunda dükkânların, evlerin odaları, pencereleri tutulur, boş arsalara, kahvelerin, gazinoların önlerine iskemleler dizilir, sedirler yapılırdı.
Bu mahşerin içinde çeşit çeşit satıcılar dolaşırdı. Ufak bir değneğin ucuna mavi boncuk dizileri takmış, başındaki eğri, sivri, siyah fese yeşil bir ipek mendil sarmış bir serseri, sabahtan akşama kadar caddelerde dört döner, kalın ve yayık bir sesle, harfleri çiğneyerek, ezerek, uzatarak kulakları yırtardı: ‘Hay maşallah! Gedâları da sevindiriyor, on paraya!’ Ötede göğsü bağrı açık, ayaklarında yarım yırtık bir yemeni, pejmürde kıyafet başka bir soytarı, koltuğunda bir iki deste kitap, ‘Kaynanasını döven gelinin hikâyesi! Okuyan da okumayan da pişman!’, ‘Büyücü Nigâr’ın masalı!’, ‘Elif’le Mahmud!’ nağmeleriyle, naralarıyla daha ziyade kadın kütlelerine sokulur, herkesi güldürürlerdi.”
DELLALLAR ORTALIĞI KARIŞTIRIYOR
İstanbul’un bir surre şehri olması ve her yıl daha fazla hacı adayını misafir etmesi ciddi bir ekonomi de oluşturuyordu ki bu para havuzundan nasiplenmek isteyen kötü niyetliler surre alaylarının gayrikanuni yüzüydü. Halk arasında “dellal” denen, tarih boyunca farklı görevler yüklenip farklı anlamlar taşısa da zamanla yalnızca hacılarla ilgilenen, onlara yol gösteren ve ihtiyaçlarını gideren herkes için kullanılan bu sıfatı haiz kişiler arasında amiyane tabirle çok fazla “çakal” vardı. Bu dellallar, surre alayına katılmak için coğrafyanın dört bir yanından İstanbul’a gelen hacı adaylarını kazıklamaya fırsat kolluyor, bunu da genellikle yolculuk ve konaklama üzerinden gerçekleştiriyordu. Mahmutpaşa’daki Yarım Han, Yıldız Han ve Şerif Paşa Hanı ile Tahtakale’deki Kundakçı Han ve Kebapçı Hanı’nda yer bulabilenler şanslıydı. Zira buralar hem temiz ve güvenilir hem de ucuzdu. Bu hanlarda, hemşehrilerinin yanında yahut çeşitli tekkelerde yer bulamayanlar ise mevzubahis dellalların eline düşüyordu ve Mahmutpaşa’da o dönem kötü şöhretleriyle bilinen Fincancı Han, Tahtalı Han, Şeyh Davud Hanı gibi sağlıksız koşullara sahip mekânlarda çok yüksek ücretlerle konaklıyor, kimi zaman da soyuluyorlardı.
Osmanlı vapurları surre alayını taşımaya yetmediği için 1900’lerden itibaren birçok özel işletmeye hac yolcusu taşıma yetkisi verilmişti. Dellal taifesinin bir kısmı bu durumu da istismar ediyor, devlet yönetiminin kesin şartnameleri olmasına karşın hac yolcularına sağlıksız ve güvenliksiz vapurlardan fahiş fiyata bilet satıyorlardı. Her ne kadar cezalar sıkı biçimde uygulansa da önüne geçilemeyen bu dellal terörü öyle bir hâl aldı ki hac yolcularını korumak ve istismar edilmelerini önlemek isteyen birtakım ileri gelenler, devlete başvurarak Allah rızası için bu göreve talip oldu. Sonrasında da dellallık ruhsata bağlandı ve bu işe soyunanlar sıkı biçimde denetlendi. 1908’de Hicaz Demiryolu’nun faaliyete geçmesiyle birlikte bu sorun ortadan kalktı.
Hicaz Demiryolu, surre alayının çıkış noktasını Üsküdar’dan Sirkeci’ye taşıdı ve kara yolu ile aylar, deniz yoluyla haftalar süren hac yolculuğunu beş güne indirdi. Fakat tarihin hemen her döneminde “karışık” olan Ortadoğu coğrafyası, I. Dünya Savaşı ile hepten gayya kuyusuna dönünce seferler yapılamaz oldu ve 1918’de gönderilen alayın Şam’dan ileri gidemeyip geri dönmesiyle surre geleneği fiilen sona erdi.
Günümüzde surre geleneğini hatırlatmak amacıyla kimi girişimlerde bulunulsa da bunlar kültürel bir motif olmanın ötesine geçemedi. Bir zamanlar padişahların üstlendiği işi bugün tur şirketleri yapıyor zira.