Eski ramazanların özlemi

28 Şubat 2024 - 12:47

Tanıklarının rivayetine göre İstanbul bir zamanlar âdeta bir rüyanın parçasıymış. Elbette söyleyenlerin yalancısıyız biz. Görmesek de hayalini özlediğimiz bu şehirde neler yoktu ki? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’deki İstanbul tasvirine bakalım: 

“ ‘Teşrinler [yılın 10 ve 11. ayları] geldi, lüfer mevsimi başlayacak’ yahut ‘Nisandayız, Boğaz sırtlarında erguvanlar açmıştır’ diye düşünmek, yaşadığımız ânı efsaneleştirmeye yetişir. Eski İstanbullular bu masalın içinde ve sadece onunla yaşardı. Takvim onlar için Heziod’un Tanrılar Kitabı gibi bir şeydi. Mevsimleri ve günleri, renk ve kokusunun yaşadığı şehrin semtlerinden alan bir yığın hayal hâlinde görürdü.” 

Tanpınar’ın âdeta bir masal bulutu içinde anlattığı İstanbul’un tam ortasına denk gelen Direklerarası, böyle bir çeşitliliğin timsali olarak -etkisi giderek azalsa da- 1920’lere kadar varlığını sürdürdü ve sonrasında dillerden düşmeyecek “Nerede o eski ramazanlar?” sorusunun doğmasına neden oldu. Türk tiyatrosunda güldürü geleneğinin sanatının en incelikli hâlinin vücut bulduğu Direklerarası, 1800’lü yılların sonunda Kel Hasan Efendi’den başlayarak bir ustalar kuşağı yetiştirdi ve nihayetinde “kendi gitti, ismi kaldı yadigâr.” 

Bugün Direklerarası’nın mevkisini gösteren bir ibare bulunmuyor. Aslında Şehzade Camii’nin Vefa’ya dönen köşesindeki “İstanbul’un ortası” olduğuna inanılan mermer sütundan başlayarak Vezneciler, Şehzadebaşı ve Saraçhane, bugün Direklerarası diye anlatılagelen semttir. Burası, Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesinden önce yeniçerilerin rağbet gösterdiği bir yerken 1826 yılından itibaren Tarihî Yarımada’nın gezinti ve eğlence mekânı olmuştur. Araba Sevdası eserinde Recaizade Mahmut Ekrem bölgeyi ilk tasvir edenlerden: 

“O gün artık Direklerarası’nın kalabalığı harikulâde idi. Gelici ve gidici olmak üzere ikişer sıra arabalardan müteşekkil çifte zincîr-i müteharrikin bir ucu Şehzade Karakolu’na, diğer ucu Beyazıd Meydanı’na müntehî idi.”

DİREKLERARASI’NIN SİMGE SÜTUNLARI 1910 YILINDA ELEKTRİKLİ TRAMVAY YOLU YAPIMI NEDENİYLE YIKILDI (FOTOĞRAF: SALT ARŞİV)

DİREKLERİN ARASINDA TEMAŞA 

Önce kahvelerle sonra tiyatrolarla şenlenen bu semt, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında, tarihsel olarak kısa sayılacak bir zaman zarfında, pek çok alışkanlığın gündelik hayata girişine öncülük etmesiyle tanınıyor. Gece hayatının olmadığı, sokakların ramazan ayıyla beraber şenlendiği bir devirde, halk tiyatro sanatıyla Direklerarası’nda tanıştı, eski temaşa sanatlarının gelişmesine burada tanıklık etti. Türk tiyatro tarihinde önemli yer tutan Temâşâhâne-i Osmânî, Osmanlı Dram Kumpanyası, Hayalhâne-i Osmânî, Eğlence-i Osmânî adlı topluluklar ve Küçük İsmâil, Hamdi Efendi, Kel Hasan, Şevki Efendi, Abdi Efendi, Peruz Hanım gibi ilk tiyatro oyuncuları Direklerarası’nda yetişti. Sahne-i Heves, Sanâyi-i Nefîse Tiyatrosu, Mürebbî-i Hissiyyât, Burhâneddin Tiyatrosu ve Dârüttemsîl-i Osmânî gibi özel topluluklar burada kuruldu. Bugünkü Şehir Tiyatroları’nın çekirdeğini teşkil eden Dârülbedâyi de 1914’te yine burada, Letâfet Apartmanı’nda faaliyete geçti.

Semtin kaydını tutan Malik Aksel, ramazan hilalinin görünmesine yakın artan hazırlıkları şu cümlelerle anlatıyor: 

“Direklerarası’nı içine alan Şehzadebaşı’nın bir bölümü olan bu yolun en parlak devri 1908’den öncesine rastlar. Her ne kadar o zamanlar istibdaddan söz ediliyorsa da Abdürrezzak ile başlayan tuluat oyunları Türk temaşa sanatına her çeşit yeniliği getirdi. Bu arada İbiş tipinin de unutulmaması lazım. İlk zamanlarda kökü Ortaoyunu’na dayanan bu sanat tarzı, Kavuklu Hamdi’den pek çok şeyler almıştı. Bu devir, büyük üstatların son devriydi. Yalnız tiyatroda değil, sanatın diğer dallarında da yenilikler yapılmıştır. Sadece Türkler değil Ermeni, Rum sanatkârlar da Türk sanatını benimseyip ramazan ayını iple çekerlerdi. Çünkü bu sanatçılar bir senelik kazançlarını bu ayda toplarlardı. Müslümanlar için ramazan ibadet ayı, Hristiyanlar için bolluk, neşe ayı…” 

Kıraathanelerde başlayan ve önce erkeklere hitap eden fasıllar, meşkler, tuluat sanatkârlarının sohbetleri, çok geçmeden Direklerarası’nın giderek kalabalıklaşan temsil yerlerinde her kesimden insanın buluşmasına sahne oldu ancak kahvehane sohbetlerinin ve burada hayat bulan sanatın tiryakileri farklıydı. İftar öncesinde kahveler bir iki saate sökün etmeye başlayacak misafirlerine hazırlanır, iftar olur olmaz kalabalıklaşmaya başlayan meşklere devam edenler birbirlerine “Falancada kim çıkıyormuş duydun mu?” diyerek tavsiyelerde bulunurdu. Selim Nüzhet Gerçek de o dönemin tanıklarından: 

“1910 senesinden itibaren tarihe karışan bu çalgılı kahveler hep Ramazan’da kurulurdu. (...) Bütün bu kahvelerde Ramazan’a on gün kala umumi bir temizlik yapılması âdetti. Kahveler sodalı sularla tavandan peykelere kadar yıkanır, icabında boyanır, sonra tavan, ocak ve çalgıların bulunacakları yerler kâğıttan çiçeklerle süslenirdi. Bir yandan temizlik yapılırken, diğer taraftan da çalgıcıları tedarik için gayret edilirdi. Çünkü her kahve bittabii en iyi çalgıcıları kendisi almak isterdi.”

EŞRİYATI “DÜNDEN HATIRALAR”DA ERCÜMENT EKREM ŞÖYLE KALEME ALMIŞ: “ŞEHZADEBAŞI BAYAĞI GÜNLERDE DE AZ ÇOK CANLI BİR SEMTTİ. LÂKİN O, ASIL RAMAZANDA MEŞHER VE MAHŞER KESİLİR, YERİNDE BİR TÂBİR İLE ALLAH ALLAH KALKARDI.” (RESİMLEYEN: MÜNİF FEHİM / İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI ARŞİVİ)

Bunlardan 1880’li yıllarda kurulan Fevziye Kıraathanesi, 1930’lara kadar varlığını korudu. Sair zamanlarda edebiyat, siyaset sohbetlerinin yapıldığı mekân, ramazan ayında konser salonuna dönüşmesiyle nam salmıştı. Kemanî Tatyos Efendi, Kemençeci Vasilaki yönetimindeki fasıllara katılanlar arasında Tanbûrî ve Ûdî Cemil Bey, Rauf Yektâ ve Lemi Atlı gibi devrinin ünlü sazendeleri katılırdı. 

Sâmiha Ayverdi, İstanbul Geceleri kitabında kahvehanelere yer veriyor: “Bunların bazısı en ağır meclislere, fikre, edebiyata, mûsikiye kucak açıp, çeşitli maksat adamlarını baş başa getirirken bir başkası, küçük devlet memurlarının buluşmalarına zemin hazırlar, bir diğerinde halli vakitli esnaf ve halk tabakası birleşerek yarenlik eder.” 

BİR DAHA YÂR SEVERSEM... 

Malik Aksel, “Direklerarası Âşıklar” yazısında dönemin tezatlarına da işaret ediyor: 

“Hocalar içinde sanatın çeşitli dallarında başarılar gösterenler, övülenler az değildi. Bunlardan biri de Karagöz üstadı Salkımsöğüt Tekkesi Şeyhi Fehmi Efendi’dir. Zamanında Karagöz’de en ileri gidenlerden biri idi. Hoca Şevki de ağırlama, çiftetelli, kasap havasının rakipsiz üstadı idi.” 

Kaçgöçün1 yaşandığı zamanlarda Direklerarası’nın kadın erkek ilişkilerinde oynadığı rolü, yine aynı yazıdan öğreniyoruz: “Direklerarası’nda tiyatroların önünde kaçgöç kalmamıştır. Burada, erkekler kadınlar birbirlerine sürünür gibi geçerler. (...) Burası sevmek sevilmek isteyenlerin kaynaştığı bölge. (...) Kızlarına kısmet arayan analar için Direklerarası bulunmaz bir yerdir. Taşıp dökülen bu kısmet bolluğu mesirelerde bile görülmez. (...) Güzel olan her şey burada, hatta tiyatrodan çok, dışarıda…” 

Tabii bu kısmi özgürlüğün beraberinde getirdiği sorunlar da olur. Mesela sahnede gördüğü kantoculara âşık olanlar, bu uğurda dövüşmeyi göze alanlar, tatlı canını kaybedenler, mevkiini makamını bırakanlar… Aksaray’da Yüksekkaldırım Mahallesi’nin imamı Rufâî tekkesi şeyhi Hakkı Efendi, Küçük İsmail Efendi Kumpanyası’nda çalışan Dikburun Virjini’ye âşık olunca önce şeyhliği bırakır, sonra onunla evlenir. Konkordiya Tiyatrosu’nun devamlı müşterisi oğlunun benzer bir aşkla kendini kaybetmesinden korkan Şehremini Rıdvan Paşa ise çareyi külliyen tiyatroyu kapatmakta bulur. 

Bu neviden tedbirlere karşın sahneye çıkanların şöhreti hızlı yayılır. Bir dönemin İstanbul’unu sallayan Peruz bunlardan biridir. Ahmet Rasim şöyle tasvir eder onu: “Onun için tiyatronun sahneye yakın yerleri dopdolu bulunurdu. Tersane topçu neferlerinden, sıkma potur üstüne kukuletalı sako giyimli natırlardan, tellaklardan, hafiyelerden, mavnacı, salapuryalardan tutun da kalem mümeyyizlerine, on dört on beş yaşlarında çocuklara varıncaya kadar herkes buralarda yerini alırdı.” 

Ref’i Cevad Ulunay ise Peruz’un yeteneğini överken “Söylediği kantoların çoğunu kendisi bestelerdi, son zamanlarda sanatının dans kısmını tamamen hıfzetmiş ve hünerini yalnız eserlerini okumaya hasretmişti” diyor. 

NEŞESİ SÖNEN YILLAR 

Direklerarası ihtişamlı günlerini yaşarken İstanbul zor zamanlardan geçer. İstibdadın boğucu havası biter bitmez, Meşrutiyet ilanıyla sanatçılara bu yeni dönemi anlatmak telaşı düşmüştür ancak hiçbir zorluk savaş ve yoksulluğun hüküm sürmeye başladığı zamanların ağırlığı kadar olamaz. İstanbul’a gelmeye başlayan Rumelili muhacirlere, Ekim Devrimi sonrasında Rusya’dan kaçan Beyaz Rus mülteciler eklenir. Beyaz Ruslar İstanbul’un eğlence anlayışını değiştirmekle kalmaz, Direklerarası’nın geleneksel sanattan beslenen hayatını da sekteye uğratır. Bütün bu felaketleri göğüsleyen semt, İstanbul’un işgali karşısında son direncini de kaybeder: “Şehzadebaşı’nda Direklerarası’nın meşhur tiyatrolarından biri de Millet Tiyatrosu idi. Burada Burhanettin Tepsi’nin dram kumpanyası Neron’u oynuyordu. (...) Herkes heyecan içinde idi. Bu iri yarı aktör, sanki bambaşka bir insan olmuştu tiyatroda. Burhaneddin’in sesinden gayrı bir ses çıkmıyordu. Seyirciler dikkat kesilmişti, tam bu sırada ‘gümmm!’ diye bir ses âdeta seyircileri yerlerinden fırlatıyor. Şaşkınlık, korku arasında kadife perde kapanıyor, ortalığı derin bir sessizlik kaplıyor. Konuşmadan çok, herkes birbirine bakıyordu.”

Malik Aksel’in naklettiği bu anı şöyle devam ediyor: “Ben Vezneciler’de Derviş Paşa Sokağı’na daldım. Bayezid Hamamı önünde bir kalabalık vardı. Aralarına karıştım, yol ortasında küçük bir çukur gözüme ilişti. Buradan çıkan taşlar da şuraya buraya fırlamış. Durum anlaşıldı; Ferah Tiyatrosu’nda Neron’un oynadığı sırada İngiliz uçakları tarafından İstanbul baskına uğramış.” 

İstanbul’un işgalinin hemen öncesinde ramazan ayında gerçekleşen bu olay, halkta büyük moral bozukluğuna neden olur. Çanakkale Savaşı’nın ardından kısa süreli duyulan heyecan çoktan yerini umutsuzluğa bırakır. 

Devrin büyük yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu, işgal altındaki İstanbul’un ramazan ayını anlatırken üzüntüsünü saklamaz: “Bu ramazan, bizde geçmişe ait birçok esefler ve tahassürler uyandırıp duruyor. Genç, ihtiyar hepimiz çocukluğumuzun ramazanlarının masum, birçok tatlı hatıralarıyla doluyuz. Kimimiz bundan 30-40 sene evvelki iftar sofralarını, kimimiz Direklerarası âlemlerini, kimimiz mahyaları, kimimiz Beyazıt’taki sergileri, şu kokulu çörekleri, bu sıcak pideleri, hülasa hepimiz bir şey hatırlıyoruz, bir şeyin hasretini çekiyoruz. Bu ramazan bütün eksiklikleriyle doğrusu bize bir dağ-ı derun oldu.”

1920'Lİ YILLARDA SULTANAHMET CAMİİ'NDE MAHYA (FOTOĞRAF: AHMET MÜNİR / İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI ARŞİVİ)

GÖKKUBBEDE HOŞ BİR SEDA 

İlerleyen yıllarda Ortaoyunu ve tuluat sanatçılarının son büyük ustalarından İsmail Dümbüllü, Malik Aksel’e rastlar. Aksel, fırsattan istifade üstatla konuşur, kırgınlığını dinler: 

“Bu memlekette mezarları olmayan kimlerdir biliyor musunuz? Söyleyeyim: Halk sanatçıları, ortaoyuncular, meddahlar, tuluatçılar, hatta Karagözcüler… Bu, taassuptan, günah korkusundan değil, parasızlıktandır.” 

Kel Hasan’ın talebesi İsmail Dümbüllü vefatının ardından hocasının yanına, Karacaahmet’e defnedilir. Türk tiyatrosunun kurucu isimlerinden komik-i şehir Naşit Özcan’ın cenazesi kaldırılırken hayatını geçirdiği, Azeri lehçesiyle Arşın Mal Alan’ı oynadığı tiyatro sahnesi çoktan sinemaya dönüşmüştür. Burada bir zamanlar büyük sanatçıların yetiştiğine dair hiçbir ipucu kalmaz. 

1910’da elektrikli tramvay yolu yapımı için yıkılan Direklerarası’nın direklerinden sonra manevi dayanakları da bir bir çöker. Malik Aksel, bu olayı “Türk zevki, sanatı bir mum gibi Direklerarası’nda eridi. Mum gibi Direklerarası’nın direkleri çöktü. İstanbul’un ortasını gösteren direk de yan yatmış, ilanlarla kaplanmış bir halde. Türk sanatı Direklerarası’ndan uzaklaştı; yalnız nereye gitti, o belli değil” diye anlatır. 

Karagöz’ün mezar taşını bulup müzeye kaldırmaya muvaffak olmuş Cemaleddin Server Revnakoğlu, bu tarihî şahsın varlığını ispat için çalışırken sanatçıların gördüğü vefasızlıktan dem vurmayı da ihmal etmez: “Uzağa gitmeye ne hacet! Kavuklu Hamdi daha dünkü adam. Şahsı ve sanatı hakkında bütün bildiğimiz ‘miş’ten ibaret değil mi? İki senedir bu adamın ve Kâtip Salih’in mezarlarını arıyorum, bulamıyorum. (...) Abdi Efendi, Hasan Efendi, Sepetçi Rıza, Eyyam Hakkı, Büyük İsmail, Küçük İsmail, İsmet Fahri, Rıfkı İnce, Şeyh Fehmi, Şefik Safi, Meddah İsmet, Meddah Şükrü, Süruri, Aşkî ve nihayet düne kadar aramızda yaşayan Kavuklu Ali hakkında tarihlerimiz ne diyor? Kozmik Ahmed, Dümbüllü kimdir biliyor muyuz? Naşid hakkında fikrimiz nedir? Papağan gibi bellenmiş basmakalıp sözler değil mi? Hâlâ adamcağıza büyük artist, tuluatçı deyip duruyoruz. Bu yanlışı düzeltmek isteyen memlekette iki adam gördüm, biri Mahmud Yesari, diğeri de Baltacıoğlu. Şimdi bütün bu yanlış işlere bakıp da bu adamlara yaşamamış mı diyeceğiz?” 

Revnakoğlu’nun hayıflanmasına katılmamak, “Nerede o eski ramazanlar?” diye sormamak elde değil. Sürçülisan etmeden, kapanışı yapalım: 

“Seyreden ahbablara işve nümadır perdemiz Hem verir ruha gıda cana safadır perdemiz Arifane hep hayâlâtı cihanı gösterir Güya ayine-i ibretnümadır perdemiz.”

DİPNOT

1 Kadınların, yabancı erkeklerle bir arada bulunmama, konuşmama ve onlara görünmeme geleneği.

Ramazan
Mahya
Direklerarası
Gelenek
Şehzadebaşı
Tarih
Ayça Örer
Sayı 017

BENZER

SALT’ın Perşembe Sineması “Evde” konseptiyle başladı. 29 Kasım’a kadar devam edecek programa dair ayrıntıları derledik.
“İstanbul’a aynı yıl geldik. Benim yaşımda. Benim gemim” diyor Orhan Pamuk İstanbul’un simgelerinden Paşabahçe vapuru için. Vapurun uğuruna inanıyor, onu her görüşünde içtenlikle sevinme alışkanlığını yitirmediğini anlatıyor. 2010 yılından bu yana ayrı kaldığı İstanbul sularına 2022 Ağustos’unda kavuşan Paşabahçe’yi Uzak Dağlar ve Hatıralar kitabının baş konuğu yapıyor.
24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının ardından 6 Ekim’de işgal kuvvetlerinin İstanbul’u terk etmesiyle şehir boyunduruktan kurtulur ancak bağımsızlıktan önceki beş sene boyunca İstanbul âdeta cehennemi yaşamıştır. İşgalin ardından kurtuluş sürecini fotoğraflarla anlattık.