Kurtuluş Savaşı kazanılmış, ardından laik ve modern Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş; az bir zaman sonra reformlar, kalkınma planları ve daha birçok yenilik ardı ardına gelmiştir. İvedilikle gerçekleştirilen atılımlardan biri de daha önceleri askerî amaçlarla kullanılmış olan Ayastefanos (Yeşilköy) Tayyare İstasyonu’nun sivil havacılığa açılmasıdır. Bu adımla Türkiye topraklarından Avrupa’ya hava yolu bağlantısı sağlanmış olur. Sivil havacılıkta Türkiye’ye ilk tarifeli ve düzenli uçuşları başlatan şirket, Air France’ın da temelini oluşturan Fransız C.I.D.N.A. Hava Yolları’dır. İstanbul’un İşgali döneminde Ayastefanos Tayyare İstasyonu, işgal kuvvetlerinin kontrolüne geçmiş; İngiliz, Fransız, İtalyan tayyare müfrezelerine ev sahipliği yapmış, bu süreç içinde burada görevde bulunmuş Fransızlardan biri de Louis Guidon adındaki askerî bir pilot olmuştur. İstanbul’un işgali sonrasında Louis Guidon, birkaç arkadaşıyla Hava Kuvvetleri’nden istifa ederek sivil havacılığa geçmiş; Paris-İstanbul arasında tarifeli uçuşlar gerçekleştirmeye başlayan C.I.D.N.A. Havacılık Şirketi’nin anlaşmalı pilotları arasında yer almıştır.
1923 yılı sonlarında, Cumhuriyet Hükûmeti’nin kararıyla Yeşilköy’de el koyulan C.I.D.N.A. Havacılık Şirketi’ne ait Spad 46 F-AEG 1 tipi uçağın hangara çekilerek zincirlendiğini, bir süre sonra da Fransız Gizli Servisi’nin verdiği görev doğrultusunda bir plan yaparak bu uçağı bizzat Fransa’ya kaçırdığını Louis Guidon anılarında tüm ayrıntılarıyla aktarır.1 Peki, James Bond filmlerini aratmayan bu uçak kaçırma olayı pilotun gündemine ilk nasıl gelir?
“1923 yılının kışıydı. Ben tatilimi Paris’te geçiriyor, Bourget Askerî Havaalanı’nın lojmanlarında kalıyordum. O kış Budapeşte- Belgrad-Bükreş hattı uçuşlarını gerçekleştirmiş, son uçuşumda da Fransa’ya Orient Express’le dönmek mecburiyetinde kalmıştım. Zira, Fransızların Ruhr bölgesinin işgaline karşılık misilleme olsun diye, Alman askerî makamlarınca Fransız yolcu uçakları inişe zorlanıyor ve pilotlar tutuklanıyorlardı. Onların serbest bırakılmalarını sağlamak için de bir yığın formalite ve uzun uğraşlar söz konusuydu. Bourget Hava Meydanı’nda rutin sağlık kontrolümü yaptırdıktan sonra, arkadaşlarımın hatırlarını sormak için genel müdürlüğe geçmiştim. Bu ziyaretim sırasında eski İstanbul uçuşları şefi, yeni genel müdür Jules Betard beni görmüş, bir parmak işaretiyle yanına çağırmıştı. Fısıldar gibi konuşuyor ve bana: ‘Ne tesadüf! Ben de size yıldırım telgrafı çekecektim’ diyerek devam ediyordu. ‘Biliyorsunuz, son durumlar bizi âdeta köşeye sıkıştırdı, elimizi kolumuzu bağladı ve alıkonulan uçaklar nedeniyle şirket büyük sıkıntılar içine girdi. Almanların yanı sıra Türkler de Fransız uçaklarının toprakları üzerinde uçmalarını yasakladılar, üstelik orada bulunan bir uçağımızla, yedek bir motora da el koydular. İşte bu uçakla, motoru geri getirmemiz gerekiyor!’”
Louis Guidon, duydukları karşısında şaşkınlığını gizleyemez ve müdür Jules Betard’a “Herhâlde bu uçağı kaçırma gibi bir düşünceniz yoktur” der. Ancak aldığı cevapla daha da irkilir: “Yarın Simplon-Orient Express’le İstanbul’a hareket ediyorsunuz. Bu operasyon bizzat Başbakan Mr. Poincare tarafından planlanmıştır. İstanbul’a gidin, elinizden ne geliyorsa yapın ama uçakla motoru buraya getirmeden gelmeyin!” demiştir Betard. Ayrıca zamanla ilgili ya da maddi bir sıkıntıları olmadığını, bu operasyonu gerçekleştirmek üzere harekete geçtiğinde dilediği şekilde harcama yapabileceğini de söylemiştir Guidon’a. Ne olursa olsun bu görev yerine getirilecektir, başka çare yoktur…
Guidon bundan sonra içinde talimatların olduğu gizli dosyayı, ardından da nakit para ve çekleri alır, doğruca yola çıkar. Gece kalkan trenle sabah saatlerinde Venedik’e varır. Oradan da Orient Ekspres treniyle İstanbul’a hareket eder. Yol boyunca tedirginliği sürer hatta bir noktada rest çekip böylesine tehlikeli bir macerayı kabul edemeyeceğini söylemeyi düşünür… Bu vaziyette 14 Temmuz akşamı İstanbul’a varır ve ertesi gün Ayastefanos Hava İstasyonu’nun yolunu tutar. Maceranın kilit isimlerinden olacak meydan kumandanı Ali Bey’le ilişkisini ve ilk başlarda yaşadığı engelleri şöyle anlatıyor Guidon:
"İşgal döneminde tanışıp dostluk kurmuş olduğum bir subaydı. İlk iş bana buraya gelişimin ne gibi bir nedeni olduğunu sordu. Ben Türkçeyi nasıl çat pat geveliyorsam, o da Fransızcayı o kadar kötü konuşuyordu. ‘Büyük olasılıkla kısa zamanda yapılacak antlaşmaların ardından yakın bir süreç içinde kumpanyanın tekrardan Paris-İstanbul uçuşlarını gerçekleştireceğini, bu nedenle de benim burada hazır bulunmam için gönderilmiş olduğumu’ söyledim. Ali Bey, haklı olarak, resmî makamlardan bu konuda bir yazı gelmemiş olduğu için benim söylediklerimi ciddiye almamış, gelecek yeni bir talimata kadar da benim meydan sınırları içine girmemi kibarca yasaklamıştı. İstanbul’da bizim şirketin temsilcisiyle görüştüğümde aynı şekilde o da merakla gelişimin nedenini sormuştu. Ona da aynı şeyleri tekrarlamak zorunluluğunda kalmıştım. Ne var ki anlattıklarıma pek inanmış değildi. Ben de Paris’e genel müdürlüğe telgraf çekmesini, benim buraya gönderilmemin nedenini sormasını söylemiştim. Nitekim, telgraf çekilmiş ve çok geçmeden İstanbul’a resmî bir görev için gönderildiğimin cevabı gelmişti. Bundan böyle, başka bir soru yöneltmemesini ve birbirimizden uzak kalmamız gerektiğini de kesin bir tavırla kendisine iletmiştim. Şirket temsilcisi dışında, İstanbul’da kumpanyamızın Moisan adında bir mekanisyeni de bulunuyordu. Türk yetkililer tarafından, onun da Ayastefanos Tayyare İstasyonu’na girip çıkması yasaklanmıştı. Aynı şekilde, o da sorunlu uçuş hattının açılmasını beklemekteydi. Bu büyük kentte, küçümsenmeyecek kadar yoğun olan Fransız kolonisinden kendimi uzak tutmam gerekiyordu…"
Guidon Fransızlardan uzak durabilmek adına Türk subayların gittiği kahve ve lokantalara gider, oralarda yeni dostlar edinir. Bu esnada meydan kumandanı Ali Bey’le dostluğunu da pekiştirir. Ona rakı ısmarlar, sohbet eder. Ve sonunda bir gün Ali Bey, Guidon’a meydanda alıkonulmuş olan C.I.D.N.A. Havayolları’na ait uçağı gösterebileceğini söyler. Ali Bey uçağın koruma altında olduğunu, bakımının dahi yapıldığını ve uçuşa hazır beklediğini de gizlemez. Guidon, birkaç gün sonra Ali Bey’le nöbetçilerin önünden geçerek meydana girer ve hangarda uçağı görür. Ali Bey uçağı göstermekle kalmaz, içinde yedek motor ve parçalarının bulunduğu kasaları da gösterir Guidon’a.
Guidon bundan sonra meydana daha kolay girip çıkmaya başlar, Hava İstasyonu’na her gidişinde kumandan ve askerlerle rakı içer, sohbet eder. Ali Bey’le ise gerçekten çok iyi arkadaş olur. Guidon bu noktada uçak kaçırma planını uygulama yolunda daha somut adımlar atmaya koyulur. Ali Bey’i bir gece kulübüne davet eder. Öncesindeyse bu gece kulübünden bir konsomatrisle anlaşır. Ondan bir tür rol oynamasını ister, karşılığında ona para ödeyecektir. Kadının çok iyi Fransızca bilmesi de Guidon için avantaj olur. Ali Bey randevu saatinde lokantaya geldiğinde konsomatris kadın da oradadır ve masalarına teşrif eder. Guidon, Ali Bey’e hanımefendinin Fransa’dan bir arkadaşı olduğunu söyler. Ali Bey geceyi güzel geçirir, havyar ve şampanyanın etkisiyle havalara girer. Guidon bundan sonra konsomatris kadına Ali Bey’le samimiyeti daha da ilerletmesini tembih eder ve kadının ücretini fazlasıyla öder. Plan tıkır tıkır işlemektedir. Bu esnada şirketin mekanisyeni Moisan ise Guidon’la birlikte havaalanına gidip gelmeye başlamıştır.
Bu sayede ikili hangardaki yedek motorlarını uçağa bindirmeyi başarır. Her şey yolunda gitmektedir. Guidon gece kulübüne bir kez daha gider ve konsomatris kadına ertesi akşam geleceklerini ve bu sefer mutlak surette Ali Bey’i sabaha kadar oyalaması gerektiğini söyler. Kendisi de diğer yandan mekanisyeni gece geç saatlerde Ayastefanos Tayyare İstasyonu’nda olacak şekilde ayarlar.
Olay günü gelip çatar. Guidon şöyle anlatıyor:
"Kente hareket etmeden önce, meydandaki nöbetçi askerlerle birlikte yanımdaki rakı şişelerini açtık. Böyle bir şeye alışık olmayan askerler mutlu oldular, sonra kalkıp kente hareket ettim. Önceden randevulaşmış olduğumuz gibi, Ali Bey ve konsomatris kadınla gece kulübünde buluştuk. Biraz yiyip içtikten sonra da ben planım gereği vedalaşıp ayrıldım, bir taksiye atladığım gibi yeni baştan hava meydanının yolunu tuttum. Mekanisyenimiz Moisan beni bekliyordu. Bana askerlerin içip sarhoş olduklarını, sızıp kaldıklarını söylemişti. Kaybedilecek vakit yoktu; hemen hangara girdik. Moisan şaşırmış, bana ne oluyor gibilerden bakıp kalmıştı. Ben de hemen pervaneyi çevirip motoru ateşlemesini istedim. Motor mükemmel şekilde çalışmaya başladı. Moisan’a, ‘Şimdi hemen evine dön ve yat uyu. Sen hiçbir şey bilmiyorsun, hiçbir şey görmedin, hiçbir şeyden haberin yok!’ dedim ve de hangarın kapısını açmasını istedim, vedalaştık; ardından uçağa binip pilot koltuğuna yerleştim, gaz vermeye başladım; hangardan çıkıp piste girdim ve hareket ettim. Çok geçmeden, uçak bir toz bulutu içinde havalandı. İstikamet Kuzeydoğu… Her yer karanlık ama ufukta birazdan doğacak güneşin ince aydınlık çizgisini görür gibi oluyorum. Çok geçmeden de uzaklarda yanıp sönen bir fenerin ışığını algıladım, Karadeniz tarafındaki Karaburun Feneri olmalıydı bu. Ardından da kıyıyı takip ederek Bulgaristan semalarına doğru yol almaya başlamıştım. Ancak içimde tarifsiz bir rahatsızlık ve tedirginlik belirmişti! Motorun yağ durumunun ne hâlde olduğunu bilmiyordum; benzini kontrol etmiş ama yağı hiç mi hiç aklıma getirmemiştim. Umudum, benzin gibi motor yağının da yeterliliği idi. Bu nedenle de gözüm devamlı yağ göstergesindeydi. Ayastefanos’tan hareketimden beri bir saatten fazla bir zaman geçmiş, gün ağarmaya başlamıştı. Aşağıya baktığımda Bulgaristan üzerinde uçtuğumu fark etmiştim. Uzun bir ‘ufff’ çektim. Evet bu zorlu operasyonu eninde sonunda başarmıştım. Bundan sonra rezervuardaki yağ bitip tükense bile Bulgaristan’da bir yerlere kolaylıkla inebilme şansım vardı. Her şey yolundaydı. Nitekim üç saat geçmiş, yağ problemi çıkmamıştı. Demek ki benzin gibi motorun yağı da tamdı. Artık her yer aydınlık, günlük güneşlik olmuştu. Tuna Nehri’nin üzerinden geçiyor, Romanya semalarında seyrediyordum. Dört saat on beş dakikadan beri havadaydım. İşte Bükreş! Piste doğru süzülüp iniyorum. Pist personeli, zamansız gelen uçağıma ve bana merakla bakıp duruyor. Kumpanyamızın Bükreş’teki müdürü geliyor yanıma; kendisinden Paris’e telgraf atmasını istiyorum. ‘Bükreş’e geldim. Stop! Görev yerine getirildi. Stop! Pilot Guidon. Stop!’ Çok geçmeden, Paris’ten cevap geliyor: ‘Tebrikler… Stop! Paris’e uçunuz. Stop!’”
Peki bundan sonra neler mi olmuştu? Louis Guidon, önceden belirtildiği gibi Paris’te bir süreliğine işinden uzaklaştırılmaz aksine işine kaldığı yerden devam eder. Ali Bey ise İstanbul’da ertesi sabah Hava İstasyonu’na gelmiş, uçağın yerinde olmadığını görünce küplere binmiş; telefona sarılıp her yere uçağı gören, motorun sesini duyan olup olmadığını soruşturmuştur. Guidon’un uçurduğu, daha doğrusu kaçırdığı uçağı bir tek Karaburun Feneri görmüştür, kuzeye doğru yol aldığını da rapor etmiştir… Hikâyenin finalini de Guidon’dan aktaralım: “Olayın ertesi günü mekanisyenimiz Moisan da sorgulanmış; o da hiçbir şeyden haberi olmadığını söylemişti. Keza, nöbetçi askerler de aynı cevabı vermişlerdi. Aldığım haberlere göre bu olaydan sonra, Ali Bey Ayastefanos Hava İstasyonu’ndaki görevinden uzaklaştırılmıştı. Birkaç yıl geçtikten sonra, İstanbul’da Ali Bey’le karşı karşıya geldiğimizde, bana kızıp sinirleneceğini bekliyordum ama acı bir tebessümle bakıp: ‘Kader böyle yazılmıştı Bay Guidon’ diyerek uzaklaşmıştı…”
DİPNOT
1 Air France Hava Yolları arşivlerinde yer alan bu anekdot, İstanbul’un İşgali döneminde, hava subayı olarak görev yapmış, işgal sonrası Fransa’ya döndükten sonra da Ayastefanos Hava İstasyonu’nda rehin tutulan AEG1 tipi sivil Fransız yolcu uçağının gizlice kaçırılıp geri götürülmesi görevini üstlenmiş, işgal sonrasında sivil havacılıkta hizmet vermiş Fransız pilot Louis Guidon’un Fransız havacılık dergisi ICARE’ın 73. sayısındaki hatıratından alınmıştır.