Müzik dünyamızın saklı hazinesi: Zafer Dilek

Fotoğraf
İLLÜSTRASYON: ABDÜLKADİR ELÇİOĞLU
26 Şubat 2024 - 10:54

Adını duymasına duyardık da seksenli yıllarda su katılmamış bir roker olduğumuzdan, cayır cayır distorsiyonlu sololar atmıyorsa bir gitarcının kim olduğuna pek ehemmiyet vermezdik. Zafer Dilek adını daha yoğun olarak duyduğumuz günlerin, doksanlı yılların başında Narmanlı Han’da Deniz Pınar’ın plakçısına takıldığımız zamana denk gelmesi, aynı mekânın müşterisi olarak tanıdığımız Ali Bey münasebetiyle olmuştu. Bir bankada memurluk yapan Ali Bey her cumartesi iş çıkışı aynı saatte koluna taktığı eşiyle gelir, Deniz’e aynı soruyu sorardı. Trompetin son deliği kadar tiz bir sesi vardı ve bu incelik soru sorma biçimine yansımıştı: 

“Zafer Dilek’ten yeni bir şey geldi mi efendim?” 

Deniz de aynı kibarlıkla “Maalesef efendim” diye alaycı bir gülümseyişle yanıtlardı. Ali Bey ve eşi yıllarca her cumartesi geldi ve aynı soruyu sordu ama o dükkândan bir tanecik de olsa Zafer Dilek plağı almaya muvaffak olamadılar. Zira bütün Zafer Dilek plaklarını zaten yıllarca bilmem kaçar tane toplamışlardı, alabilecekleri yeni bir Zafer Dilek plağı yoktu. Bu durumun dışarıya komik göründüğünün farkında olduklarından mıdır -belki de farkında değillerdi, bilmiyorum- Han’dan ayrılırken kendilerini izleyen diğer müşterilere dönerek aynı şeyi söylerlerdi: 

“Şey, uzaktan akrabamız olurlar kendileri efendim.” 

Bu hadiseye yıllarca tanık olduk ama gözümüzü Led Zeppelin, Deep Purple, King Crimson, Jethro Tull plaklarından alamadığımız için bir kere olsun kafayı kaldırıp “Yahu kim bu Zafer Dilek?” diye sormadım Deniz’e. Ta ki onu 2000’li yılların sonlarına doğru Kadıköy’deki Barış Manço Kültür ve Sanat Merkezi’nde düzenli olarak uzaktan da olsa görmeye başlayana dek...

ZAFER DİLEK, 2012 (FOTOĞRAF: AYLİN GÜNGÖR)

VİRTÜÖZ KUMAŞI 

1965 yılında okumak için Adana’dan İstanbul’a geldiğinde sadece 21 yaşındaydı. Şişli İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne girmiş ama sonraları okulu terk etmişti çünkü serde başka hayaller yatıyor, memlekette başladığı yarı profesyonel müzisyenliği sürdürmek istiyordu. Gelirken endişeliydi, “İstanbul’daki müzisyenler herhâlde bizden çok iyidir” diye düşünüyordu ama korktuğu gibi olmamıştı. Şansı yaver gitmiş, bazı hoş tesadüflerin yardımıyla Adana’daki ekipten üç, İstanbul’dan da üç kişiyle 1967 yılında Okan Dinçer Kontrastlar Orkestrası’nı kurmuşlardı. Okan, Adana’dan çocukluk arkadaşıydı. Ekipte yine Adana’dan İzzet Bici (vokal-gitar) vardı. İstanbul’dan katılanlar ise basçı Taner Öngür, saksafoncu Türker Özdoğan ve davulcu Metin Tekmen olmuştu. 

O günlerde “Ye-Ye Kralı” Erkut Taçkın, Durul Gence Beşlisi’yle Batı Kulüp’te çalışıyordu. Orkestrası ayrılınca Taçkın, Kontrastlar’ı göreve davet etmişti. Tavsiyeyi verense gece hayatının hızlı simalarından Mete Has’tı. Okan’ın bir Hammond orgu vardı. İncirlik’teki Amerikan üssünden 17 bin liraya almıştı, o zaman için çok büyük paraydı bu. Orgdan bir tek onda vardı, sonra Şerif Yüzbaşıoğlu da getirmişti. Okan, Kadir Has’ın yeğeniydi ve ekonomik olarak çok rahat bir aileden geldiği için alet edevat konusunda şanslıydı.

Gitara başlayalı çok uzun zaman olmasa da Zafer’de bir virtüöz kumaşı olduğu belliydi. Gitarla boyundan büyük işlere, geldiği seviyenin çok üzerinde numaralara kalkışıyor, her seferinde de başarıyordu. Vaktinden evvel sololara girişmiş, kısa sürede usta bir solocu hâline gelmişti. Orkestra arkadaşı İzzet, gitardaki bazı numaraları ondan öğrendiğini söylemekten imtina etmiyordu. Zafer hiç gitar dersi almamış, müzikal bir tedrisattan geçmemiş olmasına karşın öğretme konusunda yetenekliydi. Özünde tam bir Anadolu çocuğuydu, Batı müziğine gönül vermiş olmasına kabil gönlünde her daim bu müziği Anadolu motifleriyle buluşturarak çalmak yatıyordu. Bizim gibi uzun saçlı rokerlerden başkasını gözü görmeyenlerden değildi.

ÖNDER BALİ 4: (YUKARIDAN AŞAĞIYA) ÖNDER BALİ, ZAFER DİLEK, HALUK HANCI, ERDAL GÜREL, 1971

DİLİ DE YÜREĞİ DE ADANALI 

Akrabalar arasında müzisyen yoktu, müzik sevdasının temellerini radyo atmıştı. İlk hayranı olduğu isim Elvis Presley’di. Ergenliğinde radyodan Elvis’i dinlerken kendinden geçiyordu. Adana’da doğup büyüdüğü yerlerde -önce Döşeme Mahallesi, ardından Yüzevler- âdeta Grease filminin yerli versiyonunu yaşamıştı. Yıllar sonra bazı Elvis şarkılarını repertuvarına almıştı Zafer. Bir de Shadows’dan çok etkilenmişti. İstanbul’da Gökçen Kaynatan, Mesut Aytunca, Siluetler, Mavi Işıklar o tarzı sürdürüyorlardı. 

Lisedeyken bir kasa Framus elektrik gitar alınca Mavi Gölgeler adıyla dört kişilik bir ekip (biri Okan) oluşturmuşlardı. Yarı profesyonellerdi; 1961-1965 arası 99 Kulüp, Borsa Kulüp, Santral Palas gibi pamuk tüccarlarının, toprak ağalarının ve Amerikan askerlerinin gittiği pavyonlarda çalıyorlardı. Çalabildikleri tek konser alanı ise Belediye Tiyatrosu’ydu. Adana’da gitar teli bulamaz, bağlama teli takardı. Tek marka Avusturya malı Quintin… getirin, diye İstanbul’a gidenlerden rica ederdi. 

İstanbul’daki ilk günlerinde adını sorduklarında “Zaafer” derdi. Tam bir Adanalı aksanıyla konuşurdu. Sadece dili Adanalı değildi, yüreği de Adanalıydı. Pırıl pırıl bir gönlü vardı. Adanalı olmayan belki de tek yanı saçlarıydı. Tarama stili yüzünden mesai arkadaşları ona “James Dean Zaafer” diyordu. “Seni birine benzetiyorum ama çıkaramıyorum” diye sual edenlere de James Dean’i yazıldığı gibi telaffuz ederek “Jaames Dean’a benzetiyorlar efendim” derdi. Komik bir karakter değildi ama sevecenliği sayesinde espriyi çok çabuk alan, hoşgörüyle karşılayan ve aynı sevimlilik içinde yanıtlayan bir zekâya sahipti. Gülmeyi ve güldürmeyi seviyordu. 

İsmini doğduğu günden, yani Zafer Bayramı’ndan almıştı. Kafa kâğıdında yazan soyadı ise Hakansoy’du ama müzik dünyasındaki adı Zafer Dilek olacaktı. Bu değişikliğin müsebbibi, ilk plağını yapan Yonca Plak’ın sahibi Ergin Bener, “Daha kısa ve akılda kalıcı bir soyadın olmalı!” diyerek plağın kapağına Zafer Dilek yazmıştı. Bu isim artık onun kaderiydi.

ORKESTRALAR

Erkut Taçkın ve Okan Dinçer Orkestrası, bir buçuk yıl boyunca kışın Batı Kulüp, yazın Kulüp Reşat’ta çalışmıştı. Orkestralar sahnede dört ila altı saat kalıyorlar ve bu da çok sayıda şarkı anlamına geliyordu. Akşam 10.00’da başlayan gece, sabaha karşı 04.00’lere kadar sürdüğünden, her orkestrada haricen birkaç şarkı söyleyen müzisyen bulunuyordu. O zamanlar sahnelerde pek Türkçe repertuvar yoktu, herkes başta İngilizce olmak üzere yabancı şarkıları seslendiriyordu. Zafer’in İngilizcesi yoktu ama İngilizce şarkı söylemeye hevesliydi. Özellikle The Lovin’ Spoonful’un “Summer in the City” adındaki şarkısını diline dolamıştı. Şarkıyı garip bir telaffuzla söylüyordu ama yine de bu icrayı kendine has bir sempatiyle donatmayı beceriyordu. Bu süreçte aynı ekiple Ertem Eğilmez’in yönettiği, Kartal Tibet ve Fatma Girik’in rol aldığı Ömre Bedel Kız filminde üç şarkı icra etmişti. 

Bir süre sonra orkestra Okan’ın vefatıyla dağılmış, Zafer de Hilton’da Önder Bali 4 Orkestrası ile çalışmaya başlamıştı. Birlikte Bergama Zeybeği ve Gülnihal plaklarını yapmışlardı. Çok tutulan Bergama Zeybeği önce Önder Bali ismiyle çıkmıştı çünkü o günlerde Bali daha büyük bir isimdi. Ancak sonradan parçalar Zafer’in plaklarına da girmişti. Sözlü müziğin yanında sözün olmadığı müziğin ilgi görebileceği ihtimali kimsenin aklından geçmiyordu. Bu işi başlatanlardan biriydi Zafer.

ZAFER DİLEK 4 ORKESTRASI VE HÜMEYRA HEY DERGİSİNDE, 1972

Altmışların sonu, yetmişlerin başında İstanbul radyosu emisyonlarına katıldı, sigortalı oldu. Kurduğu Zafer Dilek 4 Orkestrası ile Hümeyra’ya eşlik etti ancak 1972 yılında bir Anadolu turnesi esnasında ekibin basçısını Fikret Kızılok’la paylaştığı gerekçesiyle Hümeyra’yla araları bozuldu ve ayrıldılar. Seksenlerin sonuna kadar olan süreçte Faruk Akel’le çalıştı. Faruk Akel Orkestrası’nda bas çalarken en sevdiği orkestra arkadaşı aranjör piyanist Oğuz Zulik olmuştu. Onun düzenlemelerini seviyordu. Gece kulüpleri döneminde Batı müziği çalınırdı genelde, arada Türkçe parçalar da olurdu. 10 Kasım dışında yılın her günü bu kulüpler açıktı. Ona göre bu işin altın yılları 1962 ila 1986 yılları arasında yaşanmıştı.

PLAK ŞİRKETİ DÖNEMİ 

1973 yılında Asu Maralman’ın eşi menajer Orhan Şevki’yle Ozan Plak adında bir müzik şirketi kurmuştu. “Hep plak şirketlerine kazandırıyoruz, bu sefer de biz şirket kuralım” demişlerdi. İlk yaptıkları 45’lik “Avuçlarımda Hala Sıcaklığın Var” olmuştu. Ömür Göksel’in söylediği her şarkı tutuyordu, ona da plak yapmak istiyorlardı. İki 45’liği de onunla yaptılar, onun okuduğu “Yaş Kalmadı Gözlerimde” adlı parça Türkan Şoray’ın oynadığı bir filmde Göksel’in görüntüleriyle çalınınca büyük ilgi gördü. Arka yüzünde “Sensiz” adlı şarkı vardı. Bir de Funda Gökçil adında türkücü bir kızı çıkarmışlardı ama plak şirketine sadece dört 45’lik yayınlamak nasip oldu. Mekânları Sel Plak’a ait bir dükkânın içinde küçücük bir alandı. Yusuf Tunç’la anlaşarak kiraya ortak olmuşlardı. Selda’nın plaklarıyla iyi iş yapan Sel Plak aynı zamanda dağıtımlarını da yapıyordu. Ancak Sel Plak ortakları arasında ihtilaf çıkmış, o karışıklıkta bunlar da paralarını alamamışlardı. Şevki, Şanar Yurdatapan ve Atilla Özdemiroğlu’nun kurucusu olduğu Şat Yapım’dan aldığı teklifle işe başlarken Zafer de müzisyenliğe dönmüştü.

Yıllar sonra Zafer yine Göksel’in kapısını çalmıştı, yanında sözleri yazan Ülkü Aker vardı. Bir bestesi vardı, onu söylemesini istiyordu. Parçayı daha önce birine okutmuşlar ama tutturamamışlardı. Adı, “Yaşadım mı Öldüm mü Anlayamadım”… Göksel şarkıyı çok sevmişti, plağa okudu ve çıkar çıkmaz Hey mecmuasında bir numaraya yükseldi. 

1972 yılından başlayarak Ajda Pekkan’dan Neşe Karaböcek’e çeşitli sanatçılara stüdyo gitarcılığı ve aranjörlük yaptı. Bülent Ersoy da çalıştığı isimlerdendi. Ersoy, şarkıları ritmin gerisine düşerek söylüyordu. Bu da ara melodiyi deforme edip amacından çıkarıyordu, ana melodi kayboluyordu. Bunu söylediğinde Ersoy’dan “Zafer Bey bu benim tarzım, ben böyle tanınıyorum” yanıtını almıştı. Muazzez Abacı’da da benzer bir kibir vardı. Onunla bir çalışmış, bir daha çalışmamıştı. İzmir’den İstanbul’a geldiğinde Melodi Plak’tan Yeşil Giresunlu’nun teklifiyle Sezen Aksu’nun ilk plağını yapmıştı. Plak ilgi görmemişti. Aradan bir süre geçtikten sonra “Kusura Bakma” 45’liğini yapmışlardı. Bu 45’likten sonra ünlenen Sezen Aksu, Zafer’i bir kere olsun aramamıştı. 

Arif Sağ ve Selda Bağcan’la gerçekleştirdiği halk müziği çalışmaları olmuş, bunlardan büyük keyif almıştı.

ZAFER DİLEK (FOTOĞRAF: AYLİN GÜNGÖR)

En çok satan albümü Oyun Havaları’nın Ergin Bener tarafından yapılan kapağında Yeşilçam oyuncusu Birsen Ayda’nın fotoğrafı vardı. Yetmişli yıllarda Yeşilçam’daki erotik film furyası Unkapanı’nı da etkilemiş, albüm kapaklarında çıplak kadın resimleri yer almaya başlamıştı. Kemal Sunal filmlerinin arka planında köy yaşantısı hikâyeleri anlatıldığı için türkü formunda eserlere ihtiyaç vardı. “Dilo Dilo Yaylalar”, “Tokat Sarması” şarkılarını aslında filmler için hazırlamamıştı ama filmler çok ilgi görünce müzikler de ünlenmişti. Banu Kırbağ ve Hülya Kırbağ’la Zafer-Banu-Hülya üçlüsü olarak uzun süre çalıştı. 

Yaklaşık 35 sanatçının albümünü yapmıştı Zafer. Bu çalışmalardaki en önemli özelliği sanat ve halk müziğini Batı müziğiyle harmanlayarak düzenlemeler yapabilmesiydi, Garo Mafyan ve Turan Yükseler’in ilham kaynakları arasında yerini almıştı. Sonrasında Yurdaer Doğulu, Cengiz Coşkuner ve Metin Alkanlı onun anlayışını sürdürdü. Zafer’in müzikal anlayışı ve düzenlemeleri, yıllar sonra Anadolu müziğini yeniden düzenleyerek yorumlayan kuşaklara ilham kaynağı oldu. 

1982’de askere gitti. 1989’dan itibaren Cantekin adlı şarkıcıyla, Cantekin & Zafer ikilisi olarak yetmişli yılların şarkılarından oluşan bir repertuvarla sahneye çıktılar.

2000’LER VE SONRASI… 

2006’da sahneleri bırakmış ama aranjörlüğe devam etmişti, eski hızında olmasa da. Erden Koyutürk’le ünlü tangoları yeniden yapmıştı ama eskisi gibi umutlu değildi. Kendisini heyecanlandıracak ve doyuracak bir şey kalmamıştı. Bir otelin lobisinde, piyano eşliğinde 5-7 çayı hafif müzikleri yaparken tek tesellisi eski işlerinin bir iz bırakması ihtimaliydi. 

Moda Deniz Kulübü, Büyük Kulüp gibi orta yaş ve üstü insanların devam ettiği lokallerde çalmıştı. Sayısız filmde izinsiz kullanılan ve kendisinden sonra gelen pek çok isme ilham veren bu müziklerden bir kuruş girmemişti cebine. Hâlbuki koleksiyoncuların ihtirasla aradıkları ama bulamadıkları plakları da artık altın değerindeydi, sanatçısının bu plaklardan kazanmadığı kadar pahalılardı.

Sosyal medyada görünmedi. Sadece bir e-posta adresi vardı, ona da pek bakmıyordu. Aslında onca zamana karşın İstanbul’a adaptasyonu tam gerçekleşmiş değildi. Belki de adapte olmak istemiyordu. İnsani değerlerin yok oluşuna, eski zarif insan ilişkilerine, yenilerin hoyratlığına gönlü razı olmuyordu belki de. 

Her perşembe aynı kuşaktan dost müzisyenler olarak Fehmi Akgün, Metin Ersoy, Salim Dündar, Atilla Şimşek, Korkut Koray’la Barış Manço Kültür Merkezi’nde toplanıyorlardı. Onları uzaktan görüyor, rahatsız etmekten çekinerek bir selam verip uzaklaşıyordum. Yanlarına gidip sohbet etmediğim için bu kadar pişmanlık duyacağımı hiç düşünemezdim. Anneden kalma dairenin bulunduğu apartman 2022 yılında kentsel dönüşüm nedeniyle yıkıldığından beri Yakacık Sanatçı Yaşam Evi’nde Zafer Dilek. Artık istediği gibi dışarı çıkmıyor, çıkamıyor; kalan dostlarıyla buluşmak üzere Kadıköy’e inemiyor. Zira haftanın üç gününü yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize girerek, kalan günlerini de gücünü toplayarak geçiriyor. Hak ettiğini alamamış sayısız değerli müzik emekçisinden biri olan Zafer Dilek’i ilk fırsatta ziyaret edeceğim ve kendisine çok şey soracağım. Narmanlı Han’ın boşaltılarak hoyrat ellere teslim edilmesinden bu yana görmediğim Ali Bey ile eşi dahil: 

“Uzaktan akrabanız mı olurlar?”

Zafer Dilek
Müzik
Oyun Havaları
Ölümlü Dünya
Ölümlü Dünya 2
Murat Beşer
Sayı 017

BENZER

Eylül ayı, İstanbul’un yangınla mücadelesinde atılmış en önemli adımların yıldönümlerini barındırıyor. 26 Eylül 1874’te Macar asıllı "Széchenyi" Paşa tarafından İstanbul’un ilk modern itfaiye alayı kuruluyor. 49 yıl askerî bir hizmet olarak yerine getirilen bu görev, yine bir eylül günü, 25 Eylül 1923’te belediyeye devrediliyor. Yani 1874’ten alacak olursak, İstanbul İtfaiyesi, 26 Eylül’de 146. yaşını kutlayacak. Doğum günü şerefine, şehrin en eski istasyonu olan Fatih İtfaiyesi’nde 16 saat geçirdik.
Komedi dünyasına tarzıyla yenilik ve farklı bir samimiyet kattı Doğu Demirkol. Evde mahsur kaldığımız sıkıntılı günlerimizde absürt mahalle komedisi Tutunamayanlar ile neşe kaynağımız olan Demirkol’la mahalle kültürü üzerine konuştuk.
Ceyl’an Ertem, her zaman sohbet etmek istediğim bir isim. Onunla sohbet etmek, sadece iş-güç konuşmak anlamına gelmiyor. Hayatı konuşmak, birlikte şaşırmak, çokça gülmek, aniden hüzünlenmek ve en önemlisi de dert ortağı olmak. Yanlış anlaşılmasın, son zamanlarda hatalı bir tanıma sıkıştırdık dert ortağı olmayı. Birlikte kahır çekmek gibi düşünüyoruz çoğu zaman. Oysa Ceyl’an’la dert ortağı olmak, çözüm aramak ve birlikte mücadele etmek anlamına geliyor. Onun mücadelesinden öğreneceğimiz çok şey var...