12 Mart’ın işkencehanesi: Ziverbey Köşkü

29 Şubat 2024 - 10:42

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), 12 Mart 1971’de bir muhtıra vererek Başbakan Süleyman Demirel’in istifa etmesini sağlamıştı. Ekonomik kriz, Demirel’in başkanlığını yaptığı Adalet Partisi (AP) Hükûmeti’nin ülkeyi yönetemez hâle gelmesi, işçi hareketinin yükselişi, öğrenci olayları, banka soygunu ve adam kaçırma gibi eylemler, ordu içinde cuntasal girişimler, “yarım darbe” denilen bir sürece yol açtı. 

Askerler muhtıra vererek Demirel Hükûmeti’nin istifa etmesini aksi hâlde ordunun yönetime el koyacağını bildirdi. Başbakan Demirel istifa etti, yerine partiler üstü Nihat Erim Hükûmeti kuruldu. TBMM kapatılmadı. Bu anlamda “yarım bir askerî darbe” yapılmış oldu. 

İlerici, devrimci gençlik örgütleri kapatıldı, birtakım sendikal haklar kısıtlandı. Memurların sendikalaşması yasaklandı. Ülkenin tek sosyalist partisi olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) kapatılarak yöneticileri tutuklandı. 

İsrail İstanbul Başkonsolosu Elrom, THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi) örgütü tarafından kaçırılmıştı. Bunun üzerine çok sayıda aydın, bilim insanı, gazeteci, sendikacı gözaltına alındı. Böylece Erim Hükûmeti’nin meşhur “Balyoz Harekâtı” başladı. Elrom, daha sonra öldürülecekti. 

Ziverbey Köşkü böyle bir sürecin sonunda gündeme geldi. Burası, 12 Mart döneminde Millî İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) bağlıydı; aydınlara, gazetecilere, devrimci subaylara, öğrenci liderlerine işkence yapılan bir yerdi.

KÖŞK’ÜN KISA TARİHÇESİ 

Köşk’ün asıl adı Zihni Paşa Köşkü’dür. Ziverbey Köşkü, İlhan Selçuk’un isimlendirmesiydi. 12 Mart sürecinde tutuklanıp bu köşkte işkence gören Cumhuriyet gazetesi başyazarı Selçuk, konumu itibarıyla mekânı Ziverbey Köşkü şeklinde tanımlamıştı.

İLHAN SELÇUK DA 12 MART DÖNEMİNDE ZİVERBEY KÖŞKÜ’NDEN GEÇEN GAZETECİLERDEN… (FOTOĞRAF: DEPO PHOTOS)

Köşk, Kadıköy Ziverbey’de değil, Erenköy Tüccarbaşı’ndaydı. 1911 yılında 73 yaşında ölen Zihni Paşa, Sultan II. Abdülhamid’in ticaret ve nafia (bayındırlık) nazırıydı (bakanıydı). Tüccarbaşı Sokak’ta yaptırdığı bir köşkte oturuyordu. 

Zihni Paşa öldükten sonra bu köşkte hep “paşazadeler” yaşadı. Cumhuriyet döneminde de Zihni Paşa’nın torunu Behin Hanım onarımını yaptırdığı Köşk'ü daha sonra kiraya verdi. 

Köşk 1960’lı yılların başında askerlere devredildi. Takiben de MİT’e tahsis edildi. Köşk’ün arazisi 10 dönümden fazlaydı ve bahçesi ağaçlarla doluydu. Etrafı duvarlarla çevriliydi. Köşk’ün hemen yanında bir cami vardı. 12 Mart döneminde işkencehane olarak kullanılan bu köşk, üç katlıydı. 

KONTRGERİLLA MERKEZİ 

Bu Köşk’te işkence gören İlhan Selçuk süreci şöyle anlatmıştı: “Ziverbey Köşkü Sunay- Tağmaç-Türün cuntasının işkence merkeziydi. 12 Mart’ın yapısı içinde özel bir yeri vardı. Çünkü 1. Ordu’nun bulunduğu İstanbul bölgesinde Faik Türün, kendi yetkilerini kullanarak özel operasyonlar yaptırabiliyordu.”

12 Mart döneminin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı ve aynı zamanda 1. Ordu Komutanı olan Orgeneral Faik Türün, 1973 yılında Yankı adlı dergiye verdiği demeçte Ziverbey Köşkü’nü bizzat kontrgerillanın hizmetine açtığını ifade etmişti. 

Bu köşkte İlhan Selçuk’un yanı sıra gazeteci İlhami Soysal’la birlikte Emekli General Celil Gürkan, Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan ve birçok genç devrimci subay da işkenceye maruz kaldı. 

Ziverbey Köşkü’nde ben de işkence gördüm. 

1967 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirip subay çıktıktan sonra 1968 yılında Kartal Maltepe’deki 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı Piyade Taburu’nda göreve başladım. 

O dönemin koşullarından etkilenerek ordu içinde devrimci örgütlenme faaliyetlerinde bulundum. THKP-C örgütünün lideri Mahir Çayan ve arkadaşları tutuklanıp bizim birlikteki cezaevine getirildi. 

Mahir Çayan ve dört arkadaşı Kasım 1971’de tünel kazarak Maltepe Askerî Cezaevi’nden kaçtılar. Bu kaçışta benim de yardımım söz konusuydu. Sonuçta piyade üsteğmeniyken Şubat 1972’de gözaltına alınıp Harbiye Merkez Komutanlığı’ndaki cezaevine getirildim ve bir hücreye yerleştirildim.

ATİLLA ÖZSEVER, ANITIN YANINDA… (FOTOĞRAF: KORAY BERKİN)

ZİVERBEY KÖŞKÜ’NDE İŞKENCE 

Hücrede 30 gün kaldıktan sonra Kadıköy Bahariye’deki İnzibat Komutanlığı’na götürüldüm. Ellerimi ve gözlerimi bağladılar. Bir askerî cipin içine bindirip bilinmeyen bir yere doğru hareket ettik. 

Geldiğim yerde üstümdeki kıyafetleri çıkardılar. Kirli ve birazcık da kanlı bir pijama verdiler. Ellerimi ve ayaklarımı zincirle bağlayıp yataktan dışarıya çıkmamı söylediler. Pencereler siyah bir kâğıtla kapalıydı ya da boyalıydı. Dışarıdaki bir camiden ezan sesi geliyordu. 

Sürekli yatıyordum, çok az sayıda sigara ve yemekte de çorba veya ufak tefek yiyecekler veriyorlardı. Aşağıdaki odalardan da sürekli işkence sesleri duyuyordum. 

Evet, burası meşhur Ziverbey Köşkü’ydü ya da namıdiğer kontrgerilla karargâhı... Çünkü ifadeye aldıklarında işkence yapanların söyledikleri ilk söz şuydu: “Burası Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Kontrgerilla Merkezi’dir. Burada kanun, kitap, anayasa geçmez. Sizler bizim harp esirimizsiniz.” O anda bana bir subay olarak en ağır gelen itham, yine MİT görevlisi subayların böyle bir hitapta bulunmasıydı. 

Benden önce yakalanan ya da gözaltına alınan arkadaşlarımdan epey bilgi edindikleri için bana fazla işkence yapmadılar. Ellerim ve gözlerim bağlı olarak sadece dövdüler. Karacı ve havacı subaylarla ilişkimi, Mahir Çayan ve arkadaşlarının cezaevinden kaçışına nasıl yardımcı olduğumu sordular.

“İYİ POLİS – KÖTÜ POLİS” 

Bu arada işkencedeki sorguma ara verilip MİT görevlisi olduğunu tahmin ettiğim kişiler dışarı çıktı. Gözlerimdeki bağı çözdüler. Karşımda temiz yüzlü orta yaşlarda sivil bir kişi oturuyordu. Bana niçin bu işlere karıştığımı, nasıl devrimci olduğumu, ordu hakkındaki düşüncelerimi kibar bir şekilde soruyordu. Ben de öncelikle askerî okullarda, Harp Okulu’nda idealist duygu ve düşüncelerle yetiştirilmiş olmamıza rağmen kıtaya çıktığımızda üst komutanlara yaranmak için kimi subayların “yağcılık”, “badanacılık” (askerî eğitimden ziyade birliğin inşaat işleriyle uğraşıp boyanması, süslenmesi) gibi pek de ahlaki olmayan uygulamalarıyla karşılaştığımızı söyledim. 

Birtakım subayların bu tür işlerle uğraşmasının beni ordudan soğuttuğunu ifade ettim. Ayrıca dünyadaki ve Türkiye’deki devrimci gelişmelerden etkilenerek solcu olduğumu belirttim. 

Karşımda, bir anlamda “iyi polisi” oynayan kişi, “Ordu ile ilgili bu düşüncelerin çok önemli. Demek ki genç subaylar, ordudaki bu tür usulsüz uygulamalardan rahatsız oldukları için solcu oluyorlar. Bu durumu Genelkurmay’a rapor edeceğim” demişti.

ATİLLA ÖZSEVER, ZİVERBEY KÖŞKÜ’NDE 68 KUŞAĞI LİDERLERİNDEN MAHİR ÇAYAN’IN (SAĞDA. ULAŞ BARDAKÇI SOLDA) HAPİSHANEDEN KAÇIŞINA NASIL YARDIMCI OLDUĞU HAKKINDA SORGULANIR

İŞKENCEDE “TORPİL” (!) 

Daha sonra işkencede sorulara verdiğim cevapları yazılı hâle getirmek için tekrar odaya çıkarttılar. Sonra da o günkü koşullarda gayet güzel sayılabilecek bir yemek getirdiler. Çünkü o zamana kadar hayatımızı idame ettirebileceğimiz kadar ufak tefek yiyecekler veriyorlardı. 

Gelen yemeği hiç unutamam; yumurtalı ıspanak, barbunya pilaki ve yanında samsa tatlısı vardı. Bu yemek ifademin karşılığı olamazdı çünkü birçok şeyi söylememiştim, örneğin “Mahir Çayan’ların Maltepe Cezaevi’nden kaçma planının krokisini çizmemden” söz etmemiştim. 

O hâlde neden böyle bir yemekle taltif (!) edilmiştim? İfademi yazdıktan bir süre sonra başı açık, sivil giyimli bir komutan, etrafındaki görevlilerle birlikte kaldığım odaya girdi. 

Bu komutan bana aynen şunları söyledi: “Vahim bir durumla karşı karşıyayız. Lütfü, Harp Okulu’ndayken hiç böyle biri değildi, vatansever, milliyetçi bir kişiydi. Siz iki kardeş niçin bu işlere bulaştınız? Annen baban ayrıldığı için mi bu hâllere düştünüz?”

Odama gelen komutanın Lütfü dediği kişi babam Lütfü Özsever’di. 1943 yılında Harp Okulu’ndan topçu subayı olarak mezun olmuştu. Bana bu güzel yemeği, daha doğrusu oradaki görevli subaylara verilen bu yemeği gönderen kişinin biraz önce sözünü ettiğim komutan olduğunu tahmin ediyorum. 

Daha sonra bu komutanın ismini öğrendim. Bu kişi, Ziverbey Köşkü’ndeki MİT Bölge Komutanı Yarbay Eyüp Özalkuş’tu. Hapisten çıktıktan sonra babama da sorduğumda, “Kel Eyüp namıyla maruf Eyüp Özalkuş hem Harp Okulu’ndan hem de Topçu Okulu’ndan sınıf arkadaşımdı” demişti. Demek ki işkencede bile böyle küçük “torpiller” işe yarıyordu… 

MİT’Çİ ALZHEİMER OLDU 

Çok uzun yıllar sonra Nisan 2013’te, Kadıköy’de oturduğum semtte o tarihte 86 yaşında olduğunu öğrendiğim eski bir MİT görevlisi olan Refik Erbil’le tesadüfen tanıştım. Refik Erbil, bizim işkence gördüğümüz dönemde Ziverbey Köşkü’nde Eyüp Özalkuş’un yardımcısıymış. Gerisini Refik Erbil’den dinleyelim: “1950’li yıllarda Fransızca bildiğim için Emniyet Teşkilatı’na girdim. Daha sonra MİT’e geçtim. 12 Mart sonrası da Ziverbey Köşkü’nde Özalkuş’un yardımcısı olarak görevlendirildim. İşkence olayları karşısında daha fazla görev yapamayıp iki aylık bir süre sonunda emekliliğimi istedim. Eyüp Özalkuş daha sonra Alzheimer (ileri derecede bunama) oldu ve 2010 yılında vefat etti. Aslında çok bilinçli biri değildi, vatan için görev yaptığını söylüyordu.”

GERÇEK ADI ZİHNİ PAŞA KÖŞKÜ OLAN ZİVERBEY KÖŞKÜ, 12 MART SÜRECİ SONA ERDİKTEN SONRA YIKILDI, YERİNE SİTE İNŞA EDİLDİ. KADIKÖY BELEDİYESİ, 2013 YILINDA KÖŞK'ÜN BULUNDUĞU BÖLGEYE İŞKENCE MAĞDURLARINA SAYGI ANITI YAPTIRDI (FOTOĞRAF: KORAY BERKİN)

KARDEŞİME 30 GÜN İŞKENCE 

Ziverbey Köşkü’nden sonra tekrar Harbiye Merkez Komutanlığı’ndaki hücreme döndüm. Bir süre sonra da Sıkıyönetim Savcılığı’na ifade vermeye gittim. Savcı Yarbay Naci Gür bizim gibi asker kişilere çok kızgındı. Naci Gür ifadem sırasında bana, “Keşke bölükteki malzemeyi satsaydın da karşıma vatan hainliğinden gelmeseydin” demişti. Ben de kendisine, “Vatan haini değilim. Ülkemi de insanlarını da seviyorum, devrimciyim” diye yanıt vermiştim. Hakkımızda TCK’nin o zamanki meşhur 141- 142 maddelerinden örgüt üyesi olma iddiasıyla dava açıldı.

Kardeşim Teğmen Olcay Özsever’in de savcı Naci Gür’le ilgili bir anısı var. Olcay, 30 gün süreyle Ziverbey Köşkü’nde ağır işkenceler gördü. Dayak, falaka, elektrik dahil kardeşime epey iişkenceden sonra tutuklanmak üzere mahkemeye çıkarıldı. 

Mahkeme başkanı, kardeşime, “Emniyette verdiğin ifadeler için ne diyeceksin?” diye sorunca Olcay, “Emniyet’teki ifadelerimi kabul ediyorum. Yalnız bir şey eklemek istiyorum. Bana 30 gün süreyle düzenli bir şekilde işkence yapıldı” demiş. 

O sırada savcılık makamında bulunan Naci Gür, “Olcay amma abartıyorsun. Alt tarafı biraz sopa attılar” şeklinde müdahale etmiş. Tabii ki kardeşimin işkenceye ilişkin sözleri zapta geçirilmemişti. Naci Gür de yıllar sonra bir trafik kazasında şüpheli bir şekilde öldü, üzerinden de şahsına ait beş-altı kimlik çıkmıştı…

KÖŞK’ÜN SONRAKİ HÂLİ 

Ziverbey Köşkü, namıdiğer Zihni Paşa Köşkü, 12 Mart süreci sona erdikten sonra yıkıldı, bahçedeki ağaçlar büyük ölçüde kesildi. Geriye birkaç çam ağacı, kırmızı tuğlayla örülü bahçe kapısı, yıkık bahçe duvarları ve küçük bir yel değirmeni enkazı kalmıştı. 

Araziye “Ateşpare Erenköy Sitesi” yerleşmişti. 14 katlı iki blokta 56, yandaki alçak bloklarda da 100’e yakın daire inşa edilmişti. Köşkten geri kalan blokların birinin alt katına da “İskender Kebap ve Lahmacun” dükkânı açılmıştı. Daha sonra bu kebapçı kapandı, “Rönesans Kuaförü” hizmete girdi. 2013 yılında Kadıköy Belediyesi, Askerî Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği’nin (ADAMDER) katkılarıyla Köşk’ün bulunduğu bölgeye İşkence Mağdurlarına Saygı Anıtı yaptırdı. 

Anıtın yaratıcısı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Prof. Dr. Rahmi Aksungur, askerî darbenin hissettirdiklerini yansıtmaya çalıştığını belirterek “Özgürlüklerin geliştiği ve işkencenin adının dahi duyulmadığı bir Türkiye” istediğini söylüyordu...

12 Mart 1971
12 Mart
12 Mart Muhtırası
Ziverbey Köşkü
Atilla Özsever
Darbe
İlhan Selçuk
empty-result-block

BENZER

Büyükelçiliklerin, ülke temsilciliklerinin sayısının katlanarak artmasıyla ve konsoloslukların desteğiyle bugün adını sıkça duyduğumuz kültür merkezlerinin ülkemizin önemli kültür ve sanat alanlarını oluşturduğunu görüyoruz. İstanbul’da sanatın içkinliğinden kaynağını alan farklı kültürel ifadelerle organik bağlar geliştirebilen bu önemli mekânları geziyor, kişisel tarihimize adaptif olarak eşlik eden İstanbul’un elçilik odaklı kültür merkezlerine doğru yol alıyoruz…
İstanbul nostaljisinin en renkli anlatılarında Galata Kulesi’ni sarmalayan Kuledibi semti müstesna bir yere sahip. Çünkü mazi atlasında İstanbul demek, bir zamanlar Galata demekti. Fiziki çehresi gibi kaderi de zaman içinde değişti semtin. Ama baki kalan şeyler de var. Galata Kuledibi’ne bugünkü kimliğini kazandıran tarihî ve mimari mirasın izini profesyonel tur rehberi ve yazar Mois Gabay kaleme aldı.
İstanbul'un ve İstanbullunun yaşam kültürü dergisi İST, üçüncü sayısıyla kentin bugününe ve tarihine ışık tutmaya devam ediyor.