"Komik biri değilimdir. Kedere daha yakınım"

28 Şubat 2024 - 10:09

Neyzen Tevfik Hiç oyunuyla sahnelere döndünüz. Oğlunuz Can Yücel yönetmenliğini yapıyor. Sahnelere dönmenizde onun mutlaka teşviki olmuştur. Onun dışında sizi bu oyuna çeken neydi? 

Can ve yazar Uğraş Güneş akıl etmiş. Uğraş yazıp masaya koyduğunda 4 yıl önceydi galiba, “Haydi Uğur Abi!” dedi. Bir iki yıl bakıştık durduk tekstle. Sonra birden provalara başladık. Can’ın yönetmesini ben istedim. Hiç yakın durmadı. Sinemacılığı kabul ediyor ama tiyatro yönetmeni olmadığını söyledi bana. Yani “Bana müsaade” dedi. Oysa benim Can gibi bir göze ihtiyacım vardı. Can’a bir şey yutturmak zordur. Öyle de oldu. Hâlâ başından ayrılmıyor oyunun. O iyi ki var. Benim partnerim gibi… Neyzen Tevfik çok uygun düştü ruhuma. “Canlandırabilirim yahu” dedim. 

Biz oyunu izlerken Neyzen Tevfik’i daha da yakından tanıdık, siz ise resmen ona bürünüyorsunuz. Bu süreçte üstat hakkında sizi de şaşırtan bir bilgiyle ya da Neyzen’in kendinize yakın bulduğunuz bir tarafıyla karşılaştınız mı? 

Her türlü âlemde bu kadar saygın olduğunu bilmiyordum. Devlet adamından, yazarına çizerine, evsizine kadar herkesi etkilemiş bir deha. Daha meczup biri zannediyordum. Gelecekle ilgili hiçbir şey öngörmediği hâlde bugünü konuştuğunu, zamanın ötesinde olduğunu bu kadar idrak etmemiştim. Çocukluğumuzda çok benzerlikler var. Efkârım, yalnızlığım benziyor. Ben de benzer rahatsızlıklar geçirdim ruhumda çocukken. “Şu dünyada yerim yurdum yok” lafını çok eskiden ederdim bilmeden. 

Oyun aslında henüz oyun başlamadan, sahne arkasından seyirciye atışmanızla başlıyor. Bu kimin fikriydi? 

O anonsları bir gece kafam kıyakken telefona kaydettim. Dinledik, hoşumuza gitti. Bazen sahiden benim o anda sahne arkasından seslendiğimi düşünüp alkışlıyor seyirci. Çünkü seyirciyi oturtmak çok zor yerine. Anonsta küfür ediyorum. Bir de zamanında oturan seyirci, oyuncudan dolayı gecikme oluyor sanıyor. 21.00’deki oyuna ben üç saat önce geliyorum, 45 dakika önce kostümümü giyip kuliste bekliyorum. Zar zor on dakika gecikerek beni sahneye alıyorlar.

UĞUR YÜCEL’İ YILLAR SONRA SAHNEYE DÖNDÜREN NEYZEN TEVFİK HİÇ OYUNU BÜYÜK İLGİ GÖRÜYOR

Bugün, Kadıköy’de, CKM'nin tamamı dolu büyük salonunda oyununuzu izledik. Hem size ilgi hem tiyatroya talep son zamanlarda çok iyi görünüyor. Salonlar hep dolu, biletler de zor bulunuyor. Günümüzde, bazıları hâlâ “Tiyatro bitti bitecek” naraları atarken tiyatroya duyulan ilginin kesilmemesine, tam tersine artmasına ne diyorsunuz? 

Gençliğimden beri tiyatro bitecek deniyordu. Buna pek anlam veremiyordum. Sanırım sistemlerin bizim burnumuza soktuğu “Otur evinde, dizini seyret maç da, çocuk yap, obez ol, erken buna… ulan daha ne istiyorsun” dayatmasına bir tepki. Çıkmak istiyor insanlar evlerinden. İnsanın karşısına hangi oyuncağı koyarsanız koyun, canlı anlatımın gücünü yaratamazsınız. Genç nesiller canlı performansın yerine bir şey koyamıyor olmalı. Sahne sanatlarının gücü boyut kazanarak daha da yaygınlaşacak. 

Sahneyi özlemiş misiniz? 

Sahne özlemim olmadı hiç. Mesela tekneyi özlüyorum ama sahne özlemi nedir bilmiyorum. Ancak oyuna çıkıp indiğimde çok yüksek yerlerden yeryüzüne haykırmanın rahatlığıyla içkimi yudumluyorum. Ha mesela film çekmeyi özlüyorum. Hayallerini kayda alıyorsun. Muazzam bir şey. Galiba hayatım boyunca ortalarda olmaktan kaçtım. Çok erken yaşta sinemacı olacağımı hissetseydim şimdi beni kimse tanımayacaktı ve ben her şeyden uzak filmlerimi çekecektim. Olmadı işte. Yazık! Ben erken kalkmamak için tiyatroyu seçtim. Ama sinema ışıkla ilgili. Hele kışın gün ışığı çok az. Çok erken kalkıyorum. Gündüz insanı değilim.

Oyunculuğunuzun dışında da sanatın birçok alanında üretim yapan birisiniz. Yönetmenliğiniz bunlar arasından öne çıkıyor elbette. İlk sinema filminiz Yazı-Tura zaman içinde bir klasik oldu. O filmdeki sahicilik gerçekten bir başka. Nasıl hatırlıyorsunuz Yazı-Tura’yı? 

Yazı-Tura bizim aramızda da klasik oldu. Sanki ben yapmamışım gibi konuşuyoruz. Başkalarının işi gibi. Yakınlarımla çok yâd ediyoruz filmi. Burada da pozisyon alamıyorum, bak. Yani yazan yöneten sıfatları da kartvizitte yok (Gülüyor). Bir uzun sohbette insanların hayatta ilk fırsatta pozisyon aldıklarını, duruş davranış ve yer edinmede bunun onlara kolaylık sağladığını ve bunu çok zaman dışı budalalık olarak bulduğumu söyleyip kendimi en anlamlı bulduğum yerin pozisyonumun olmayışı olduğunu söylediğimde masada sessizlik oldu. Hem çok sevdiğim hem de alacalı kafası olan bir arkadaşım çok tezahürat etti buna. İnsanlar yer edindiklerini gördüklerinde tartışmasız bir üstünlük hissine varıyor. Alt tarafı osuruk bir tane filmin var, ne bileyim köşen var, romanın, tablon var, bok püsür. Şahane bir karaktere dönüştürüyor kendini küçücük kitlenin önünde insan. Bu şekilsiz rüküşlüğün dışarıdan fark edildiğini hiç hesap etmeden yürüyor semtinin caddelerinde. Bir süre sonra viran olacak bir semtin. Semt dediğim kendisi.

MUHSİN BEY’İN (1987) İKONİK SAHNESİNDE ŞENER ŞEN (MUHSİN BEY) VE UĞUR YÜCEL (ALİ NAZİK)

Filmlerinizde özellikle dikkatimi çeken şey, oyuncularınızdan mükemmel performanslar çıkarmış olmanız. Mesela Benim Dünyam’da (2013) Beren Saat’in hem kör hem sağır bir karakterde ortaya koyduğu performans gerçekten müthiş. Yönetmen olarak en büyük meziyetiniz oyuncu yönetimi diyebilir miyiz? Hem kamera önünde hem kamera arkasında oyuncu yönetiminde örnek gösterebileceğiniz anekdotlar var mı? 

Beren şaşırtıcı bir titizlikte. Tutkuyla yapıyor işini. Uyarlamalar kolay da kendi yazdığım işlerde işim zorlaşıyor. Bu kendi yazdığı besteyi orkestraya çaldırmaya çalışan bir bestecinin kederi gibi. Yazı-Tura provalarının ikinci haftasında kamera ve rejiden birkaç arkadaşımla Rus lokantasına gittik ve “Ben bu filmi çekemeyeceğim” dedim. Çocuklar dondu kaldı. Bu filmi anlatamayacağım kimseye. “Paydos diyorum” dedim, votkayı çaktım kafaya. O gecenin sonunda şunu anladım, filmin altına yatmışım. Birden ters yüz ettim her şeyi, provalar devam etti. Artık senaryonun üstünde yürüyordum. Sonra her şey unutulmaz bir eğlenceye dönüştü. Bir maharetim yok sanırım oyuncu yönetimiyle ilgili. Sadece Hayat Bilgisi dersinden hiç kalmadım. Oyuncu çaresizdir aslında. Ben de çaresiz kaldım ve hiçbir oyuncuyu çaresiz bırakmayacağıma ant içtim. Bu biraz Neyzen konuşması oldu. Paramız olunca içki içeriz, olmayınca ant içeriz.

Benim Dünyam ve Soğuk, yönetmenliğini yaptığınız son filmlerdi. Tekrar yönetmenliğe dönmeyi düşünüyor musunuz? Çektiğiniz tüm bu filmlerin dijital platformlarda retrospektif bir şekilde yayınlanması söz konusu olur mu? 

Benim Dünyam’ı aslında Can’la beraber çektik. Hatta yönetmeni odur. Soğuk benden çıkmıştır. Retrospektif, ötelerde benim için. Hiç olmayacaktır sanırım. Bana onur ödülü vermek isteyenleri geri çeviriyorum. “Ben kendimi onurlandırmadım daha, sizin ödülünüzü kabul edemem” diyorum. 

Türkiye sinema tarihine altın harflerle geçmiş filmlerde oynadınız. Bir de o filmlerin efsane sahneleri var. İlk aklıma gelenler: Muhsin Bey’de Ali Nazik çiğ köfte yoğururken ve Muhsin Bey ise çiçeklerine bakarken hayallerini anlattıkları sahne… Sonra Eşkıya’da Cumali’nin çatıda öldüğü sahne var, karakterin son konuşması, ardından gelen Eşkıya’nın arı ve çiçek monoloğu… Nasıl bir hazırlığın sonucunda bu sahnelerdeki unutulmaz performanslar çıktı? Ve bu sahnelerin perde arkasından nasıl anlar kaldı sizde? 

Her iki filmin de sonucu ve tepkiler malum, defalarca izlenen klasik oldular. En büyük alkış Yavuz Turgul’a. Muhsin Bey’de çok eğlendim. Eşkıya’da zorlandım. Sette provalardaki gibi değildim. Olur böyle şeyler oyunculukta. Güzel anlar çoğunlukta ama. Perde arkasından kalanlarsa; Muhsin Bey hazırlığında Urfa’ya gittim. Caz ve rock albümlerinin içinde geziniyordum. Davul çalıyordum gençliğimde. Gençliğim Kuzguncuk - Kadıköy - Moda - Kalamış’ta geçti. Hydromeller çocuğuyduk. Urfa, Anadolu çok uzaktaydı. Öteki hayatlar gibi geliyordu. Urfa’da kalakaldım. Bir ruh göçü yaşadım. Hiç Urfa türküsü, hoyrat gazel bilmiyordum. Orada bir süre kaldım. Döndüğümde hoyrat atacak kadar kaynadım oralara. Anadolulu bir adam olduğumu o zaman anladım. İsotum, balcan kebabım, ekşili yemeklerim, soğanlı lahmacunum, Urfa çayım eksik olmaz evde. Beni perişan eder şimdi “Tükendi Nakti Ömrüm” gazeli duymak... Zırlarım. Sonunu getiremem.

UĞUR YÜCEL (FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN)

Geçmişinize baktığımızda Yıldız Kenter’den Haldun Taner’e, Ertem Eğilmez’e birçok ustayı görüyoruz. Oyunculuğunuzu ve kariyerinizi en çok etkileyen, hayatınıza dokunan isimler, bazı dönüm noktaları neydi size göre? 

Hazırlıktan 1. sınıfa geçtim. Okulu bırakmak istiyorum. Yıldız Hoca’nın benden nefret ettiğinden şüphem yok. Sahnede aşağılıyor açıkça oyunumu. Mektup yazdım, “Hocam ben okulu bırakıyorum” diye. Öğretmenler odasına çağırdılar beni; Melih Cevdet, Sabahattin Kudret ve Yıldız Hocam… Müdür Nedim Otyam da girip çıkıyordu odaya. Yıldız Hoca çok sert çıkıştı, “O ne mektup yahuuuu! Hiçbir yere gitmiyorsun. Otur oturduğun yerde.” Sadece tiyatrocu olmak istemediğimi söyledim Yıldız Hoca’nın arkasından. Öfkeyle çıktı gitti odadan. “Ne yapmak istiyorsun” dedi Sabahattin Hoca. “Klasik oyun oynamak istemiyorum. Oyun oynamak gibi geliyor, sıkılıyorum” dedim. “Peki klasiğin yerine ne koyuyorsun” dedi Melih Hoca. “Kabare mesela, sokak, gerçek insanlar…” Bir ay sonra Sabahattin Hoca ders sonunda “Haldun Taner’le konuştuk, seni bekliyor Devekuşu Kabare’ye” dedi. Çarşamba günü Yalan Dünya oyunun provası… Birkaç defa gittim provaya. Öncesinde uzun uzun sahne ve edebiyat üzerine konuşuyordu. Anlatıyordu bıkmadan… “Klasik tiyatroyu sevmiyormuşsun. Okulda hepsini göreceksin, hatmedeceksin. Oynayacaksın. Aristofanes’i bilmezsen kabaretist olamazsın. Kabare oyuncusu entelektüel olmalı evladım. Mizah hınzır bir zekâ ve donanım ister” dedi. Ne gariptir, yıllar sonra Haldun Taner ve Ahmet Gülhan, Devukuşu’ndan ayrıldılar ve yeni tiyatro açtılar: Tef Kabare. Kuzguncuk’ta orta katta bir telefon var. Kırmızı. Çevirmeli. Çalıyor, açtım. “Uğur sen misin?” dedi bir ses, “Ben Haldun Taner.” “Hocam?!” dedim. “Biz bir yeni kabare tiyatrosu açıyoruz, seni orada oyuncumuz olarak görmek istiyoruz” dedi.

Polisiye edebiyatına ve sinemasına özel bir ilginiz var mı? Çünkü Karanlıkta Koşanlar gibi ilk polisiye dizilerimizden birini çektiniz, senaryolarını yazdınız, Alacakaranlık dizisinde yazarlık yaptınız ve Ejder Kapanı gibi modern Kuzey Avrupa polisiyelerine yakın bir işi bu tarz popüler değilken yaptınız… 

Hiç ilgi alanım değildir polisiye edebiyat. Neden öyle bir şeye kalkıştığımı bilmiyorum. Ama polisiye, gizem, atmosfer, matematik gerektirir. Şüphe, soru, cevap. Üzerine düşünmek, karara varmak. İçimde eğlence arıyordum demek. Polisiye eğlenceli geldi bana herhâlde. 

Edebiyat demişken 2013 yılında 22 öyküden mürekkep bir kitap yayımladınız Can Yayınları’ndan. En kişisel işlerinizden biri diyebiliriz Yağmur Kesiği için. Peki tekrar bir kitap yazmayı düşünür müsünüz? 

Bir şeyler yazıyorum. Kitap niyetim olmamıştı eskiden. Şimdi de yok. Biraz kendi kendine gitar çalmak gibi. Ama kimi yeni hikâyeler var ki bunların bazılarını senaryolaştırıyorum. Film olmaları zor. Hiçbir yapımcı ilgilenmez. 

Hayatınızın önemli bir kısmının Kuzguncuk’ta geçtiğini biliyoruz. Kuzguncuk’a ve Kuzguncuk’ta yaşamaya dair ne söylemek istersiniz? Şimdi İstanbul’da konakladığınızda yine Kuzguncuk’ta mı oluyorsunuz? 

Kuzguncuk’ta arabamı park edecek yer yok. Çocukken iki araba geçerdi. Onları da Afrikalı kabile insanları gibi seyrederdik. “Ruslar geliyooo!” Haydi bak şimdi. Bizim evin karşısında arsada mors oynuyoruz. Uzaktan bir motor sesi geliyor, gittikçe yaklaşıyor. Çocuklardan biri “Ruslar geliyooo!” diye bağırıyor. Biz çocuklar topraktan kafamızı antiloplar gibi kaldırıyoruz, dizlerimiz üstüne çöküyoruz. Eczacı ikizler siyah uzun kıvırcık saçları ve tel çerçeveli gözlükleriyle Harley motorla Fıstıkağacı’na tırmanıyorlar. Mahallenin ortasını yarıp geçiyor motor. Öylece kalakalıyoruz. Uzun sessizlik... Misketlerin içinden hayal geçiyor. Amarcord’u izlediğimde “Ben artık sinemacıyım” dedim. Filmdeki her şey Kuzguncuk’tu. Amarcord’u sevenler o filmin duygusuyla bizim köye giderse çok ararlar filmin kokusunu. Gel bir de bana sor. Çok değerli bir şey yok artık mahallelerde; karakterler kalmadı. Köyün mevsimleri tükendi.

Sevdiğiniz başka semtler, sığınak olarak gördüğünüz mekânlar var mı İstanbul’da? En sevdiğiniz tiyatro sahneleri, sinemalar hangileri? 

Bu şehirde bana dair her şey tükendi. Burası benim içimin parçalandığı bir çılgınlık barınağı. Ben burada yaşamıyorum ki, tükeniyorum günbegün. Büyükada’da bir nebze vapur yolculuğu ve Ada’nın arka yüzü teselli ediyor ama orada da mutsuzum. Mekân olarak Mari’nin Yeri (Kurtuluş ana caddede Marinee), Giritli- Ahırkapı, Büyükada’da Aya Yorgi’deki kır meyhanesi. Heybeliada’da Zehra. Tarabya Kıyı. Sevgili Ferhan’ın Ses Tiyatrosu, Süreyya Sineması, Kenter Tiyatrosu... 

UĞUR YÜCEL'İN YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI HAYATIMIN KADINISIN (2006) FİLMİNDEN BİR SAHNE. TÜRKAN ŞORAY VE YÜCEL BAŞROLLERDE...

Şimdi kişisel bir meramım var hocam. Soyadımdan dolayı bugüne kadar şu soruyu hep almışımdır; “Can Yücel veya Uğur Yücel’le bir akrabalığınız var mı?” Akrabalığımız yok, değil mi? Bunu bir açıklığa kavuşturalım mı? 

Şu saydığın Yüceller'in birbirleriyle hiç kan bağı yok. Ama akrabalık var. Mesela bu isimler bana akrabalarımdan daha yakın. Bu arada göndermesiz benzetmesiz adı Can. Erkan Yücel’i genç yaşta seyrettim. Sizler de gençken kim bilir kimleri akıl defterinize yazmışsınızdır? Yönetmenler, filmler, oyuncular ne bileyim şunu bir yere not edeyim diye değildir bu. Kalakalır aklınızda. Erkan Yücel’i ayırt ettiğimi biliyorum. Yıllar sonra ne tuhaf ki hınzır ve epik sesiyle doldurduğu ses kasetleri elime geçti. Sizlere, ailesine teslim ettim onları. Tanışmak isterdim. Sanırım çabuk kaynaşırdık.

Filmleriniz arasında hak ettiğinden az ilgi ve kıymet gördüğünü düşündüğüm Hayatımın Kadınısın var. Yazıp yönettiğiniz ve başrolünde oynadığınız 2006 yapımı bir film. Bana Kürk Mantolu Madonna’ya yakın bir his yaşatan, Muhsin Bey gibi Yeşilçam geleneğini de barındıran nefis bir filmdi. Size böyle bir filmi yazdıran şey neydi? 

Ben her tatil günümde Kuzguncuk’a giderdim. Ben de sizin gibi demeyeyim, Fırat’la çok daha erken kaybettiniz Erkan Yücel’i ama babam Sabri Yücel belki de en çok beni mahzun bıraktı. 63 yaşındaydı göçtüğünde. Erken kaybedilen Yücellerden babalarımız. Ama babam her rakı soframa geliyor 87 yılından beri. Bir yolunu bulup sızıyor masaya. Gideni mezarlıkta değil, masanda, evinde bucağında anacaksın ilelebet. Hırsız-Polis [2005-2007 yıllarında gösterilen, Uğur Yücel’in başrolünde oynadığı dizi] bitti. Sabah evde uyandım, Kuzguncuk’a gideyim dedim. Özlemişim bizimkileri. Ne anam var ne babam. Dedem, anneannem, dayılarım, annem, babam hepsi Nakkaştepe Mezarlığı’nda. Üç katlı evin merdivenlerinde inerken orta katta annemin ağladığını ve inenin ben değil babam olduğunu hayal ettim. Alt kata indiğimde kendime rakı koydum. Bahçeye çıktım. Babam Türkan Şoray’a âşıktı. O filmde merdivenden inen ben değil babamdır. Evi terk eden babam. Ağlayan anamdır. Türkan Şoray’la babamı oynattım aslında o filmde. O adam biraz babamdır. Boğazlı kırantalardandır… Senaryoyu çabucak yazdım. Öyle bir hikâyeyi püsküllendirmemek lazım. Öyle sessiz sedasız kaldı işte.

Filmin çekimleriyle, Türkan Şoray’la birlikte oynamakla ilgili neler anımsıyorsunuz? 

Türkan Şoray bir kuyruklu yıldız. Sanki bir iç duygu onu zamanın dışında tutuyor. Ben yazlık sinema bahçelerinden geldim. Geceleri uyumadan önce yıldızlara bakan köy çocukları gibi seyrettiğim filme dalardım. O yıldızlardan biri Türkan’dı.

UĞUR YÜCEL, AZINLIKTA KALDIK İSMİNİ VERDİĞİ GÖSTERİSİNİ 20 YIL ARADAN SONRA YENİDEN SAHNEYE TAŞIMIŞTI, 2019

1977’de tek kişilik gösteriler yapıyordunuz, henüz standup terimi yokken. Daha sonra da 80’lerde, 90’larda, 2000’lerde hatırladığım kadarıyla stand-up gösterileriniz oldu. Bugün çok sayıda stand-up sanatçımız var. İzliyor musunuz onları? Ofansif mizah gibi yeni eğilimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Tuhaf bir cevap olacak. Ben komik biri değilimdir. Kafam oraya kayık değildir. Kedere daha yakınım. İnsana gülmekten çok, üzülürüm. Stand-up benimle hiç alakası olmayan bir alan aslında. Onu da yalnız başıma para kazanmak için yaptım. Tiyatro gruplarının içinde olmak ürkütüyordu beni. Bir başıma olmak istedim. Azıcık aşım kaygısız başım dümenine yatmayayım. Daha çok para kazanıyordum. Gençleri yoğun bir ilgiyle olmasa da izliyorum. Çağdaş mizah bugünün saçma toplum değerleriyle alay etmeli. Artist dünyaya laf etmeli mi, evet. Ricky Gervais mesela genç olmasa da çok dinamik sözler ediyor sakin bir edayla. Bunu tarihçilerden, toplum bilimcilerden, yazarlardan duyamıyorum. Ofansif meselesiyse doğrudan zekâyla ilişkili bir alandır. İçinde zekâ, akla gelmeyen ironi, incelik olmayan atakta gol yiyen senin takımın olur. Ruh çirkinliğine dönüşür.

Müzisyenliğinizi duymuştum ama Gemide ve Laleli’de Bir Azize filmlerinin müziklerini yaptığınızı bilmiyordum. Çok şaşırdım! Biraz anlatabilir misiniz bu iki kült filmin müziklerinin nasıl çıktığını? 

Ben hayata baterist olarak başladım. 15 yaşımda ilk paramı Üsküdar Mehtap Düğün Salonu’ndan kazandım. Müzisyenim. Bazı film müziklerine adımı vermeden katkıda bulundum. Laleli ve Gemide filmlerinin bir şekilde müzik prodüktörüydüm desem daha iyi. Pek alışılmadık mix’ler yaptım. Ben de sinemacıyım. Yaptık. Katkım olsun diye yaptım. Sonra baktım olmuş.

NEYZEN TEVFİK HİÇ OYUNUNDA UĞUR YÜCEL

Bir yanda ulusal kanallardaki uzun uzun diziler, diğer yanda dijital platformlardaki orta metraj diziler ama hepsinde eskiye kıyasla çok hızlı bir tüketim, izleyip unutma hâli. Eskiye kıyasla sanatta üretim ve tüketim açısından bir fark gözlemliyor musunuz? 

Sevdiğim ve saydığım bir meslektaşım kendinin oynadığı ve duyduğum kadarıyla çok da iyi olmuş bir diziden bahsetti. “Seyret bir Uğur, iyi iş” dedi. “Kendi mesleğime dair bu aralar hiçbir şey izleyemiyorum” dedim. Sonra çok utandım dediğimden. Hevesim yok bir şey izlemeye. Yemek programı izliyorum. Yemek pişiriyorum, resim yapıyorum, fotoğraf çekiyorum. Heykelcik yapıyorum. Müzik yapıyoruz. Boş duruyorum. 

Son zamanlarda sizi etkileyen, size “Helal olsun” dedirten bir iş, film, dizi, performans var mı? 

Berkun Oya’nın Bir Başkadır’ı. 

Bir röportajınızda mesleğinizle hayatınızı ayırdığınızı söylüyorsunuz, işimi yaparım ama haz duymam artık diyorsunuz. Sanatın her kolunda bunca yıl, durmaksızın en üst düzeyde çalışma sonucunda böyle düşünmeniz çok doğal tabii ama arada ilk baştaki gibi heyecan ve haz duyduğunuz işler de oluyor mu acaba? 

Neyzen’den haz duyuyorum. Oyun bittiğinde en çok sevinen ben oluyorum ama şaka etmiyorum. Hani Neyzen’e sormuşlar çalarken mi neşelenirsin, neşelendiğin zaman mı çalarsın… “Ben maliye nazırı mıyım ulan çalarken neşeleneyim” demiş. Sahneye çok zor çıkıyorum. Ama oyun bitince çok neşeleniyorum. Sabahlara kadar kendime doyamıyorum. Sonuç olarak sahne olsun hep. Hiç eksik olmasın. İnsanı delilikten sıyırıyor. Çok teşekkürler!

Uğur Yücel
Sinema
Tiyatro
Muhsin Bey
Eşkıya
Şener Şen
Neyzen Tevfik
Yazı Tura
Türkan Şoray
Cinayet Süsü
Doğu Yücel
Sayı 017

BENZER

Kısa bir süre önce hizmete giren akıllı uygulama nedir, nasıl kullanılır?
Galata Kulesi, şehrimizin en belirgin silueti. Kalabalığın arasında parmak uçlarına kalkmış merakla etrafı kolaçan eden, kafası külahlı bir çocuk o. Hınzır değil, dedikoducu değil. 1500 yıldır tanık olduğu sayısız felaketin ve tanımsız şiddetin ağırbaşlılığı var sanki üzerinde. Dönem dönem üstlendiği güvenlik ve yangın gözlem kuleliği görevlerinin verdiği alışkanlıkla belki, hep iyi miyiz diye bakıyor sanki. Ama şehri de onu çok seviyor, öyle böyle değil.
1940 Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapacak şehir olarak Tokyo seçilmişti. Fakat savaş yüzünden organizasyon iptal edildi. Konuklarını ancak 1964’te ağırlayabilen şehir, 2020 seçmelerinde de başa baş yarıştığı aday İstanbul karşısında galip geldi. Ancak tarih tekerrür etti. 2020’de tüm dünyayı vuran salgın hastalık sonucu oyunlar gerçekleştirilemedi, hatta son ana kadar iptali ihtimali bakiydi. Bahtsız Tokyo, şanslı İstanbul. 2020 Olimpiyat Oyunları’nı İstanbul almış olsaydı, Türkiye, "korona oyunları"nın sebep olduğu mali külfeti ve halk sağlığı darbesini muhtemelen kaldıramazdı. Tokyo’nun olimpik yazgısını spor yazarı Caner Eler kaleme aldı.