"Gelişmeye çok açım"

Fotoğraf
Sebati Karakurt
27 Şubat 2024 - 10:54

Duygularımız bizi mekanik bir nesne olmaktan çıkarır, sosyal bir varlık hâline getirir. İnsan derdi sevmez, ağlamak yerine hep gülmeyi tercih eder. Ülkemiz güldüreniyle ünlüdür. Tuluat geleneğinin ilk yüzü Kel Hasan Efendi’den Dümbüllü’ye sonrasında Münir Özkul, Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin derken Şevket Çoruh’a devredilen kavuk, sadece kavuk sahiplerinin ömürlerinin vefa etmemesinden ötürü kişiden kişiye geçmez. Sürekli savaşlar, yıkımlar, göçler görmüş Anadolu insanının gülme ihtiyacı kavuğu hareketlendirir. 

Özellikle Bir Demet Tiyatro ile tiyatro sahnesinin televizyona girmesi aslında sahnedeki güldürü geleneğinin TV ekranından verilmeye “çalışılmasının” başlangıcını oluşturur. Günümüzde yeni izlence kültürünün ürünleri olan Çok Güzel Hareketler Bunlar ve Güldür Güldür Show hep en çok izlenenlerin içindedir.

ONUR BULDU

“MERHABA BEN ONUR BULDU” 

Karaköy’deki ofisimize geldiğinde kendisini böyle tanıttı. Sonuçta ünlü bir yüzdü ama kendini tanıtarak içeri girmesi “Bakın tanınmam beni tanımanız için yeterli değil” diyen biri olduğu hissini uyandırdı bende. Bu samimi ve enerjik girişinin ardından İST okuyucularına anlatmak üzere Onur’la sohbet etmeye başladım. “Okunacak en büyük kitap insandır” diyerek Onur’un kelimelerinin nerede başladığını sorunca çocukluğunun geçtiği Bergama’dan söz açıldı. 

“İzmir merkezde doğdum. Ailem Kırcalar köyündeydi daha sonra Firizler köyüne geçtik. İlkokulu orada bitirdim. Babam öğretmendi. Benim öğretmenimdi aynı zamanda (Gülüşmeler). Bir çocuk için babasının öğretmeni olması zor bir şey. Okuldaki en iyi iki öğrenci ağabeyimle bendim ama en çok dayağı da biz yerdik. Eskiden dayak meşhurdu, biliyorsun. Eti senin kemiği benim. Mükemmel bir çocukluk geçirdim. Hatta annem demişti, ‘Ben kendime bir söz verdim, iki çocuğum olacak, ikisini de köyde büyütüp sonra şehre ineceğim’ diye. Okulumuz için taşınmışlar. Yoksa orada devam ederdik. Köyde okul yoktu.” 

Çocukluğunu anlatınca şimdiki Onur’la o zamanki çocuğun arasında bağlantı kurmam gerektiğine kanaat getirdim. “Topraktan öğrenen ve kitapsız bilen” bir ortamda büyümek Onur Buldu’nun birçok tiplemeye girebilen bir oyuncu olmasını ne kadar etkilemişti acaba? “Bence çok etkisi var. Çünkü köyde insanlar bir şey anlatırken hep canlandırır, taklit eder, şaka yapar, acımasız lakaplar takar. Adamın kolundan dolayı çolak, ayağı aksıyor diye topal Osman derler mesela. Deli diyorlar adama gözünün içine bakıp. Bence oyunculuğuma çok etkisi var. Başka bir melodiye alışıyor kulak. Dedemler geldiğinde onlar Doğu melodisiyle konuşuyordu mesela. Şiveye çabuk aşina olmam bununla alakalı.” 

Bergama’da duyduğu Ege şivesiyle, memleketi Tunceli’de büyüklerinden duyduğu Doğu melodisi onun zihnine büyük bir katkı yapmış, iki dünyayı karşılaştırabilmiş ve bu iki dünyadan da beslenmek Güldür Güldür’deki performansının altyapısını hazırlamış anlaşılan… 

Oyunculuğunun hikâyesini konuşmaya devam ediyoruz Onur’la. Her oyuncunun yıldızının parladığı bir iş vardır ancak bu parıltının öncesinde bir süreç yatar. Tam da bu noktada ona Avrupa Yakası’nı hatırlatıyorum. Bilenler bilir, kısa bir süre Avrupa Yakası’nda Tanrıverdi’nin arkadaşı rolünde Uğur Bilgili ile oynamıştı. Ondan biraz da beraber iş yaptığı arkadaş çevresini anlatmasını istiyorum, mevzu bir anda Sarp Apak’a geliyor. 

“Uğur Bilgin, Sarp Apak, Timur Acar, Büşra Pekin, Mustafa Yıldıran… İyi bir sınıftık, hep beraberdik. Üst sınıflarımızdan da çok şey öğrendik. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde okuduk. Oyunlarda çok saçma şeyler geliyordu başımıza tabii amatörlükten. Sarp’la çok gülerdik. Sarp mesela oyunları hiç okumazdı. Sardalyalar muhabbeti var. Oyunu hiç okumamış ya bir gün dinliyor oyunu, orada anlıyor. Haa Sardalyalaar… (Kahkahalar). ‘Ne oluyor kanka bu oyunda’ diye sorardı.”

ONUR BULDU, KARAKÖY, OCAK 2024

OYUNCULUK ÖĞRENMESİ HİÇ BİTMEYEN BİR ŞEY 

Onur’un arkadaşlarından ve komediden söz açınca daireyi büyütmek gerekir diye düşünüyorum. Yaptığı işlerle biraz daha geleneksel komedi anlayışımıza uygun bir çizgiyi takip ediyor izlenimi yaratıyor ama aslında öyle değil, konuşmalarından ülkemizdeki GİBİ tarzı öncü mizah ürünlerinin önemini kavrayan ve hatta kendisini bu daire içinde de geliştiren bir oyuncu olduğu anlaşılıyor. İki çizgide de çalışma yapmak istediğini anlıyorum. Geleneğin içindeyken geleceğin kapısını aşındıran bir oyuncu Onur. Sürekli gelişmek istiyor. 

“Ben çok mutluyum o dilin gelişmesinden dolayı. Aliler bu işi çok iyi yapıyor mesela (Ali Atay). Feyyazlar taa Okan Bayülgen zamanında bu komediyi yapıyordu ama o zaman anlaşılmıyordu. Şimdiki nesil bunu anlıyor, buna talep var yeni jenerasyonda. Yeni jenerasyon 40-45 dakikalık bir işi seyrediyor ve keşfediyor, keyif alıyor. Üç saatlik diziyi seyretmek istemiyor. Bunun örneklerini yavaş yavaş görüyoruz. GİBİ var, Ayak İşleri, Feyyaz ve Ali’nin filmleri… Aslında İngilizlerin bizden 70-80 sene evvelki anlayışı bu. Onların komedisi böyleydi, Monty Python vardı. Ta o zaman bunu yapıyorlardı. Ben de bu alandaki örneklerde oynamak istiyorum. Şimdi o tarz bir iş geldi, çalışıyoruz. Çok güzel bir iş. Muammer ve Serkan diye iki arkadaşım yazdı. İçeriğini anlatmayayım. Durum komedisiyle alakalı bir dizi olacak. Ben gelişmeye çok açım. Yapamayacağım bir işi hissettiğimde hemen onu kabul ederim. ‘Ben bunu yapabilir miyim’ dediğim her işi kabul ederim. Çünkü ona çalışmam gerekir. Çalıştıkça da insan gelişiyor. Motivem skalamı genişletmek. Çünkü oyunculuk öğrenmesi hiç bitmeyen bir şey. İnsan 70-80 yaşında da bir şey öğreniyor. ‘Ben tamamım’ demiyor. Akli melekeleri yerinde hiçbir oyuncudan duymadım ‘Tamamım’ sözünü. Hep daha iyisi olmalı.”

ONUR BULDU

SEYİRCİ JENERASYONU DEĞİŞMEYE BAŞLADI 

Konu durum komedisine gelince rafine espriyle alakalı daha fazla konuşulması gerektiğini düşünerek Onur’a bu esprinin toplumda eskiden ve günümüzde karşılığının var olup olmadığını konuyu daha detaylandırmak için soruyorum. 

“Eskiden var olup olmadığına emin değilim. Sallıyorum, babamlara izlettiğinde güler mi bilmiyorum ama 16 yaşındaki birine izlettiğinde güleceğine eminim. O anlamda jenerasyon diyorum, seyirci jenerasyonu değişmeye başladı. Dünyadaki örneklerini görüyor adam sonra gelip burada 140 dakika dizi izlemek istemiyor. Yurt dışında 40-45 dakikalık diziler çekiliyor ama biz hâlâ reklam kuşağı için 150 dakika… Üç saat süren dizi mi olur? Özeti, reklamı… Çok fazla, nasıl izlenir ki? Yani yeni jenerasyon bunu anlıyor ve talep ediyor ama annelerimiz, amcalarımız bunu talep etmiyor, onların da bir komedi anlayışı var, onu karşılayacak ürünler de var. Diğerini karşılayacak ürünler de fazlalaşmalı bence.” 

İST dergiyi takip edenler bilirler, önceki sayılarımızda Nevra Serezli ve Ali Atay’la röportaj yapmıştık. İki oyuncumuzun da üzerine ortaklaştığı bir görüş de komedinin zorluğu hakkındaydı. Bunu da hatırlatarak komedinin zorluğu üzerine soruyorum. O da detaylı bir cevap veriyor: 

“Bizde ata sporudur komedi aslında, biliyorsun. Herkes kendine göre komiktir. Kolay beğenmez insanımız. ‘Bunu bizim Mehmet de yapıyor lan’ derler. Komedi tabii ki timing nedeniyle dramaya göre daha zor ama inanılmaz zor bir şey de değil. Durumun içinde kalıp sadece durumu oynayıp ekstra bir şey katmadan oynarsan bence komik oluyor. Doğru yerde doğru şekilde doğru lafı söylemek komedinin ilacı. Ama dramaya göre zor mu? Tabii ki zor. Bizde daha da zor. Bir sinema filminde veya dizide metin yeterli olmuyor çünkü adam ne kadar komik bir şey yazabilir. Biraz sana da iş düşüyor orada. Ekstra çaba gerekiyor. Bu nedenle kalite düşüşü yaşanıyor. Dizilerin, filmlerin uzunluğundan ötürü groteske kayıyor yani.”

ONUR BULDU

DÜŞENE ÇOK GÜLERİM BEN 

İnsanlar genellikle ünlü oyuncuları dışarıda görünce ekrandaki yüzlerinin davranışlarında asılı kaldığını zanneder, oysa onlarla aynı yaşam içinde aynı koşulları yaşarız. Erol Taş’ın taşlanması ya da Şener Şen’i yolda gören bir vatandaşın ona “Ne yapisin seni nomessiz” demesi oyuncuların yaşadığı sıkıcı aynı zamanda gülümseten olaylara örnektir. Komedyenin de girdiği yerlerde komik olması beklenir. Gözlemim, Onur için bunlar çok rahatsızlık vermeyen olaylar… Neye, nerelerde güldüğüyle birlikte seyirciye karşı dışarıda verdiği tepkileri konuşuyoruz. 

“Nelere mi gülerim? Düşene çok gülerim ben… Durum komedisine çok gülerim, arkadaşlarıma çok gülerim. 20 senelik arkadaşlık olunca kendi komedi dilimizi oluşturduk. Hatta eşim bana arkadaşlarımla olduğum zaman, ‘Ben seni hiç bu kadar eğlenirken görmedim’ demişti. Kendimizi kaybediyoruz. Kemik grubumuz var. Uğur, Sarp, Şahin… Zaman nasıl geçiyor anlamıyoruz. Evlendikten sonra daha az görüşülüyor tabii. Hepimizin çocuğu oldu. Ama bir araya geldiğimizde affedersin ipini koparmış köpek gibi herkes bir şey anlatmaya çalışıyor. Çok zevkli geçiyor. Dışarıda ‘Ağabey niye gülmüyorsun?’ diye soruyorlar sık sık. Deli miyim, durduk yere neden güleyim?”

ONUR BULDU VE CİHAT TAMER, CENGİZ ÖZKARABEKİR’İN YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI PARANOYA FİLMİNDE BİRLİKTE ROL ALACAKLAR. FİLMİN 2024 SONBAHARINDA GÖSTERİME GİRMESİ PLANLANIYOR

PARANOYA GELİYOR 

Tam bu anda çok güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz. Usta oyuncu Cihat Tamer, yönetmen Cengiz Özkarabekir’le giriyor içeri. Yönetmenliğin yanı sıra hikâyenin de Cengiz Özkarabekir imzasını taşıdığı yeni bir projeden, Paranoya’dan konu açılıyor, Onur Buldu filmin başrolünde, Cengiz Özkarabekir Cihat Tamer’in emekli bir polisi oynayacağını söylüyor. Daha sonra Onur işin detayını anlatıyor: “Filmimiz var, Nisan’da başlayacağız. Kendimi mecbur bıraktığım bir film çünkü farklı geldi bana, rolü çok sevdim bir kere, çok güzel işlenmiş… Onu bir yerden alıp bir yere taşıyabilme fikri beni heyecanlandırdı.” Cihat Tamer’den röportajdan sonra çay kahve içme sözü aldıktan sonra muhabbetimize devam ediyoruz. Onur, Cihat Tamer’den beslendiği noktaları anlatıyor: “Ya büyük hayranıyım, çok önemli bir pasördür. Pasörlük biliyorsun Kavuklu ve Pişekâr’dan alır geleneğini. Neyden konuşuyorduk biz... Haa evet sürekli komik olmam bekleniyor mu? Çocuğun hasta oluyor mesela, bırak da hisleneyim. Ben evin oğluyum ama… Konuşurken enseme dokunur, vurur, ısıran var ya, tekme yedim ben (Gülüşmeler).” 

ÖDÜL HÂLÂ GELMEDİ 

Komedi muhabbetine biraz ara verip Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde aldığı En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü soruyorum Onur’a. Önceki röportajlarından birinde ödülün daha gelmediğini söylemişti…

“Aa iyi hatırlattın biliyor musun? Ödül hâlâ gelmedi. Ben bir arayayım yapımcıyı (Gülüşmeler). Four Walls dediğinde önce anlamadım. O, Dört Duvar benim için. Manzarası çalınan bir adamın hikâyesi. Bence çok güzel bir senaryoydu. Bahman Ghobadi’yi çok severim, çok iyi bir yönetmen. Sarhoş Atlar Zamanı’ndan başlayan kariyerinin hastasıyım. Bana hitap etmeyen filmleri de var tabii ki. Bu filmde ben senaryoyu çok sevmiştim. Amir Age (Amir Aghaee) Ağabey ile oynadık, İran’da ünlü bir oyuncu. Çok başarılı. Filmlerine IMDB’den bir bak. İş gelince heyecanlandım. Bir audition alalım dedik. Gittik, bir arkadaş oynuyordu ama Türkçesi o kadar kötüydü ki. Büyük ihtimalle Almanya’da yaşayan biriydi. Arkadaşa ‘Bu kim?’ diye sordum, ‘başrol’ dedi. Dedim ‘Haydi gidelim, ben oynamayacağım.’ Çünkü öyle devam edilseydi o filmden bir şey olmayacağını düşündüm. Türkiye’de çekiliyor, adam Türk’ü oynuyor ama Türkçe bilmiyor. Avrupa’da alt yazıyla izlenir tamam ama bizde çok kötü görünecekti. ‘Tamam sen bir audition ver ayıp olmasın’ dediler. Ben verdim, Bahman çok ilgilendi, ‘Bir de şöyle dener misin’, ‘Güzel, güzel çok güzel can, çok güzel can’ diyordu. ‘Seni bir saç makyaja alalım mı?’ dedi. Ben de Güldür Güldür’de oynuyorum o zaman. Dedim herhâlde tipime bakacak. Makinayı aldı adam saçıma girişti, kel yaptı beni. Dedim ‘Ağabey benim devamlı bir işim var.’ ‘Bir şey olmaz peruk takıyorsunuz zaten’ dedi. Oradan rolü alıp çıkmış oldum. Sonra çalışmaya başladık. Bahman’la çalışmak şu anlamda biraz zorlaşıyor, o genelde amatör oyuncularla çalıştığı için onları çok yönlendiriyor. Tutuyor, hareket ettiriyor falan. Ben bu nedenle zorlandım. Ona dedim ki ‘Bana istediğin şeyi söyle, orada eğilip paçamı tutunca ben yapamıyorum.’ Sonra anlaştık. Güzel bir film olduğunu düşünüyorum. Eşber Yağmurdereli ile tanıştım o filmde, onu çok severim, hayranıyım. Fatih Ağabey vardı, Funda Eryiğit… Çok yetenekli bir oyuncu. Barış Yıldız vardı. Çok eğlenceli bir setti. Benim için özel bir filmdi.”

ONUR BULDU

DOST KAZIĞI 

Avrupa Yakası, Güldür Güldür… Hep kalabalıklar içindeki Onur’a daha küçük kadrolarla çalışmayı hatta günün birinde stand-up yapıp yapmayacağını sorduğumda yeni bir çalışmasından bahsediyor: “Başladık. Uğur, Aziz, ben. Dost Kazığı diye bir Night Show, bir anlatı… Bir oyun oynadık henüz. Berlin’den başladık.

Avrupa seyircisi çok anlayışlı ve bağışlayıcıdır. Hataları görmez, seni seyrettiği için mutludur. O yüzden orada başladık. Türkiye’de de oynamaya başlayacağız. Benim tek başıma çalışma cesaretim hâlâ yok. Bir gün mecbur bırakacağım kendimi. Sana söyledim ya ‘üzerine gidiyorum” diye. Ama henüz değil. Bak stand-up tarzı bir işte de üç kişiyiz. Elbette tek başına da denenebilir ama aynı zevki alır mıyım bilmiyorum.” 

Röportaj yaptığımız yer İST’in de bir parçası olduğu İstanbul İçerik Atölyesi’nin teras katı, Topkapı Sarayı ve Galata Köprüsü’nü gören eşsiz bir manzaraya sahip, konuşurken bu manzara “Beni de sorsana” diye zihnimi zorlamadı değil, sonuç olarak konu İstanbul ve tiyatroya geldi… Günümüzde 500’e yakın oyun oynanıyor İstanbul’da. Merdiven altı sahneler, irili ufaklı tiyatro kumpanyaları, oyunculuk atölyeleri, seyircinin erişemediği oyunlar, özel tiyatroların vergi yükü derken İstanbul’da tiyatro yaşamında ciddi bir sirkülasyon var. Aslında bütünüyle bir oyun alanı olan bu şehirdeki artan imkânları ve yaşanan zorlukları anlatıyor Onur.

“Eskiden oyun yapmak istiyorsan mutlaka oynayan bir ekibe ya da oyuna dâhil olman gerekiyordu. Şimdi üç kişi bir araya gelip istediği tarzda bir oyun yapabiliyor. Evet sahne bulmak zor, dekor yaptırmak zor ama yapılıyor. Diyelim Tiyatro Kedi vardı ve Vodville anlayışı vardı… Sen tragedya oynamak istiyorsan orada yapamazsın. Şimdiki alternatif tiyatrolar buna olanak sağlıyor. Az kişi de olsa istediğin tarzda oyun yapabiliyorsun. Oyuncuların gelişimi için çok iyi bir şey bu. Ben de istediğim bir oyunu istediğim kişilerle yapabilirim. Sahne kiraları ve çeşitliliği ise sıkıntılı hâlâ. Yenilikçi çözümler de var. Oyuncu seyircilerle kafede buluşuyor, üst katta eve çıkıp evde oynuyor oyunu mesela. Böyle şeyler de var. Çözümcü mü, evet çözümcü. Benim çözüm önerim yok tam olarak. Öncelikle tiyatronun vergilerden muaf tutulması lazım ki sürekliliği olsun. Bizim en eski tiyatromuz AST olabilir, diyelim ömrü 40 yıl olsun. Behzat Uygur, Süheyl Uygur bile tiyatroyu, gelenekselimizi aktarmak için oynuyor ama sahnesi yok. AVM’lerdeki sahnelerde oynuyor. Bizde çocuklar sahne açıyor, üç ay oynuyor sonra kapatıyor.”

ONUR BULDU VE CEM KESER, İSTANBUL İÇERİK ATÖLYESİ TERASINDA SOHBET EDERKEN

Konuşmamızın sonlarına doğru hemşehrimi bulmuşken memleketimizi konuşalım dedim. Nihal Yalçın, Taner Ölmez, Onur Buldu, Diren Polatoğulları, Bülent Polat, Onur Bilge ve daha adını saymadığım birçok Tuncelili oyuncu piyasada çok önemli projelerde oynadılar ve ödüller aldılar. Bu gelişimin toprakla bağlantısını merak ettiğimde aslında benim de bildiğim bir cevabı hatırlatıyor bana Onur: 

“Bizim yöremizden oyunculuğa yatkın insan çok çıkar çünkü bizim sözlü bir kültürümüz var. Hep hikâye, masal, destan anlatmayla aktarılmış kültürümüz. Dengbejler var mesela. Hikâye anlatma kültürümüz gelişkin. Benim babam da bir rol versek iyi oynar bence. Yapabileceğini biliyorum. Rahmetli dedem de Dengbejdi, söylerdi, eli kulağa attı mı bir saat sürerdi. Çok güzel hikâye anlatırdı.”

Onur Buldu
Komedi
Mizah
Sinema
Tiyatro
Güldür Güldür
Paranoya
Cihat Tamer
Sayı 017

BENZER

Hem çevrimiçi platformda hem sinema salonlarında izleyici ile buluşmaya hazırlanan İstanbul Film Festivali'nin biletleri satışa çıktı. Festivale dahil olan bölümler, biletler ve diğer tüm detaylar haberimizde.
Bu sene Kurtuluş Savaşı’nın kilometre taşlarından biri kabul edilen İnönü Zaferleri’nin 100. yılı. İnönü Muharebeleri, Millî Mücadele’ye duyulan inancı pekiştirerek güç dengesini İstanbul’daki saraydan Anadolu’daki halk lehine çevirmiş, istilacı kuvvetleri moral çöküntüye sürüklemiş ve böylece Cumhuriyet yolunu açmıştı. Nedenleri ve nasıllarıyla 100. yılında İnönü Muharebeleri’ni anlatan kapsamlı bir kitabın İBB tarafından yayına hazırlandığı günlerde, kitabın yazarlarından Prof. Dr. Şaduman Halıcı İST için dönemi kısaca toparlayarak kaleme aldı, kitabın resimlemesini yapan Selçuk Ören’in illüstrasyonları da yazıya eşlik etti. Tadımlık.
İstanbul koca Türkiye’nin şahane bir özeti. Göçlerle oluşmuş bu koca şehri tek bir kalıba zorla tıkıştıramazsınız. 16 milyon kişi yaşıyorsa bu şehirde 16 milyon farklı tanımı var bu şehrin burada yaşayan her bir insanın gözünde. Ve tabii geldikleri memleketlerin izlerini görmek mümkün, pek çoğunun saç tellerinde ya da yaşadıkları mahallelerde.