Filmlerdeki İstanbul, İstanbul’daki filmler

28 Ağustos 2021 - 12:55
Tunca Arslan

Türk Sinemasında İstanbul kitabı çok yakında okuyucuyla buluşacak. Böylesine zengin, uçsuz bucaksız bir konuyu ele alırken nelere özellikle dikkat ettiniz? Kitapta yer alacak bölümleri seçerken kriterleriniz nelerdi?

Türk sinemasında başlangıçtan bugüne 7 bin civarında film yapıldı. Yüzde 80’inde İstanbul irili ufaklı roller üstlenmiş durumda. Hareket noktası da bu aslında; sinemacılarımızın İstanbul’a bakış açılarını ve beyazperdeye yansıtma biçimlerini mümkün olduğunca geniş ve renkli bir yelpazede yorumlamak. Kitapta sinema tarihimizi de İstanbul’u da çok iyi bilen sinema yazarlarının kaleminden çıkan 13 makale yer alıyor. Kentin uzak ve yakın tarihi, göç öyküleri, emekçi kesimleri, manevi atmosferi, çocukları, fantastik filmlerin İstanbul’u, bir deniz kenti olarak resmedilişi, azınlıkların beyazperdedeki temsil biçimleri, futbol dünyası, ünlü çekim mekânları gibi konular tematik bir yaklaşımla aktarılıyor. Sinema tarihimizdeki İstanbul olgusunu farklı boyutlarıyla, neşesi ve hüznüyle, baharıyla kışıyla değerlendirmeye uygun temalar belirlendi. Bu açıdan şimdiye dek yapılmış en geniş kapsamlı çalışma olduğunu söyleyebilirim; 600’den fazla filme değiniliyor kitapta. Aslında İstanbul’un sinemayla ilişkisi geniş hacimli de olsa bir kitabı değil, birkaç ciltlik bir ansiklopedi çalışmasını gerektirecek denli zengin. Dilerim bir gün o da gerçekleşir.

"Sinemacıların dünyasında meşhur bir kabul söz konusudur: Fransız filmi Paris’te, Amerikan filmi New York’ta, İngiliz filmi Londra’da, Türk filmi İstanbul’da çekilir." Kitabın açılışını yapan, sizin imzanızı taşıyan bölüm böyle başlıyor. Yazınızın başlığına da gönderme yaparak soralım, İstanbul neden Türk sinemasının vazgeçilmez yâri?

İstanbul kültürel çeşitlilik bakımından dünyanın en zengin kentlerinden biri. Büyüleyici bir tarihsel derinliği var. Bu zenginlik
ve derinlik çağlar boyunca dikkat çekici bir dinamizm yaratmış ve bu hâl günümüzde de sürüyor, müthiş hareketli, cıvıl cıvıl, deyim yerindeyse senfonik bir kentte yaşıyoruz. İstanbul gerçeği, sanat faaliyetinin temel ateşleyicisi olan “çelişkiyi” de yoğun biçimde barındırıyor. Sinema öyküleri çelişkiler, çatışmalar üzerinde gelişir, o nedenle İstanbul’un hareketliliği ve çelişkileri senaryo yazarlarına da kameranın ardındaki yönetmenlere de durmadan öykü sunuyor. Bir sanatçı için bundan âlâ yâr olur mu?

Berduş, 1957

Peki, halen öyle mi? Artık Yeşilçam yok. İstanbul ise eski İstanbul değil. Bu durum Türk sinemasına nasıl yansıdı, yansıyor? Sinemadaki İstanbul romantizmi azaldı mı sizce eskiye göre ya da farklılaştı mı?

Bu, 50’şer yıllık aralarla hep karşımıza çıkabilecek bir soru ve daha önceleri de tartışılmış bir konu. Sinemacılarımızın anı kitaplarında 1940’lı yıllardan itibaren, ‘60’larda, ‘70’lerde İstanbul’a nasıl baktıklarını, nelerin “yitip gitmiş olduğunu” dile getirdiklerini okuyunca İstanbul’da hep bir şeylerin değiştiğini, kaybolduğunu ama sinemanın da buna uyum sağladığını ve İstanbul’dan vazgeçemediğini görüyoruz. 1960’larda da “İstanbul eski İstanbul değil” denmiş, ‘70’lerde de, tabii günümüzde de deniyor. Elbette ki yakın tarihimizde İstanbul’a hor davranıldığı, kıymetinin bilinmediği, haksızlık yapıldığı bir gerçek, özenle betonlaştırılmaya çalışıldığı da... Ama İstanbul var oldukça “İstanbul romantizmi” de var olacak bana sorarsanız. İster istemez farklılaşma görülecek; örneğin mahalle yaşamını ele alan filmler çekilmeye devam ederken bir yandan da plaza, rezidans, gökdelen, özel site gerçekliği yansıyor sinemamıza. 2100 yılında da “2020’lerin İstanbul’u ne güzelmiş” diyen sinemacılar olacak ve İstanbul romantizmini kendi koşulları içinde anlatmayı sürdürecekler.

İstanbul ve Türk sineması deyince size göre en özel dönem hangisi ve neden?

Sanırım 1960’lar, Türkiye’nin en hareketli dönemi olduğu için. Bir yandan İstanbul’a yönelik iç göç yaşanırken bir yandan da Almanya’ya işçi göçü başlıyor. Benzeri görülmemiş bir şey bu. Kültürler iç içe giriyor, çatışıyor, direniyor, dönüşüyor... İki yüzü olan Roma Tanrısı Janus’un bir yüzüyle kente gelenlere, diğer yüzüyle kentten gidenlere bakması gibi bir durum yaşanıyor İstanbul’da. 1960’larda Yeşilçam’da da belirgin bir değişim gerçekleşiyor. 27 Mayıs’ın ardından Otobüs Yolcuları (1961), Karanlıkta Uyananlar (1965) gibi İstanbul gerçeklerini ele alan toplumcu filmlerin (her ikisinin de yönetmeni olan, dört ay önce kaybettiğimiz Ertem Göreç’i saygıyla anıyorum) bu dönemde çekilmesi rastlantı değildir.

Taşı Toprağı Altın Şehir, 1978

Zor bir soru geliyor. Size göre İstanbul’u en iyi anlatan yönetmen ve filmi sorsak?

Evet, gerçekten zor bir soru, çok sevdiğim onlarca film arasından birini seçmek kolay değil ama sözü dolandırmadan Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımı filmi Uzak’ı işaretleyeyim. İstanbul’u daha önce birkaç örnek dışında çok işlenmemiş biçimde bir “kar kenti” olarak başarıyla, çarpıcı bir estetik yorumla yansıtıyor Ceylan. Bu açıdan özgün, karın getirdiği sessizlik gibi alçak sesle konuşan, İstanbul’u da bu tonlamayla yansıtan bir film Uzak. İstanbul’a aynı yerden ama farklı zamanlarda gelmiş biri genç diğeri orta yaşlarda iki akrabanın yerleşikliği ve geçiciliği alabildiğine gerçekçi bir sinema dili ve gerçekçi bir İstanbul dekorunda yorumlanıyor. Çok daha kişisel bir neden de söz konusu; ailemin bir bölümü İstanbullu, ben de daha öncesi olmakla birlikte İstanbul’a asıl olarak üniversite eğitimi için İzmir’den geldim. Benzer koşullarda tıpkı filmdeki karakterler gibi hem “yeni gelmiş zoraki misafir” hem de sonrasında “zoraki misafir kabul eden yerleşik” olarak benzer süreçler yaşadım ve İstanbul’a bu sürecin içinde ayrıntılarıyla severek bağlandım. Kısacası Uzak’ta bir yönüyle kendimi ve kendi İstanbul’umu gördüm.

Türk Sinemasında İstanbul okuyucusuna neler vaat ediyor?

Bugün eski Yeşilçam filmlerinde İstanbul’un bir kıyısını köşesini gördüğümüzde içimizde nostaljik duygular uyanıyorsa, “Burası aslında şurası” diyor ya da “Acaba neresi?” diye soruyorsak, İstanbul’a dair merakımızın sürmesindendir. Filmler bu açıdan paha biçilmez belgeler değerinde. Bu kitap da bu belgelerin kaydını tutuyor bir anlamda ve filmlerdeki İstanbul’un, İstanbul’daki filmlerin izini sürüyor. Bu nedenle sinemaseverlerin ve sinemacıların, İstanbulluların ve İstanbul sinema ilişkisini merak eden herkesin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Ayrıca görsel yönüyle de çok zengin, okuyucuyu sinema tarihimizde bir tür zaman yolculuğuna davet eden bir kitap olduğunu da eklemeliyim. Bu noktada şunu da belirtmem gerekli; ben kitabın koordinatörlüğünü yaptım, yani konuları ve yazarları önerdim, süreci kontrol ettim ama kitabın başarısı yazarlar ve basıma hazırlık sürecinde son derece profesyonelce, özenli bir çalışma yürüten geniş bir ekipten kaynaklandı.

Türk Sinemasında İstanbul kitabı Eylül ayında raflarda olacak

Dünya Sinemasında İstanbul kitabı da yolda. Onun içeriğine dair de biraz ipucu istesek?

Daha farklı tema ve konularla gerek Batı’dan gerek Doğu’dan dünyanın değişik ülkelerinin sinemacılarının İstanbul’u nasıl algıladıklarını ve filmlerinde nasıl yansıttıklarını ele alan, İstanbul’a konuk olan yönetmenlerin ve yıldız oyuncuların öykülerini içeren, casusluk filmlerinden romantik örneklere, gizem filmlerinden ortak yapım deneyimlerine açılan bir başvuru kaynağı niteliğinde o da.

600'den fazla filme değinen 13 makalenin yer aldığı Türk Sinemasında İstanbul, İBB Yayınları aracılığıyla okuyucuyla buluşuyor. Kitabı İstanbul Kitapçısı mağazalarından ve www.istanbulkitapcisi.com adresinden satın alabilirsiniz.

İstanbul
Sinema
Türk Sineması
Türk Sinemasında İstanbul
Yeşilçam
İBB Yayınları
IBB
Tunca Arslan
Agah Özgüç
Sayı 007

BENZER

“Dünyanın derdi bitmez” yeni bir deyiş değil, gelin görün ki her tür felaketin baş gösterdiği 2020 yılı kesinlikle tarihte özel bir yere sahip olacak. İnsanlık için zor bir yıldı, evet. Ama başına gelen her şeyin sorumlusu insanın kendisi değil mi zaten? 2020’ye salgın, deprem, yangın, savaş başlıklarıyla damga vurduk. Yine de ağır aksak da yürüse hayat devam etti, arada sevinçlerimiz oldu.
Yeldeğirmeni Sanat Merkezi, tüm aya yayılacak klasik ve caz müzik programıyla müzikseverlere biraz olsun nefes aldıracak.
Tevfik Fikret’in ünlü dizelerinde Doğu’nun Batı’ya açılan ilk pencerelerinden biri olarak nitelendirilen Galatasaray Lisesi, 1907 senesinde çıkan bir yangında neredeyse tamamen kül oldu. 1907 yangını, bu köklü eğitim kurumunun tarihindeki önemli dönemeçlerden biri olmakla birlikte şimdiye dek hakkında çok az şey yazıldı, çizildi. Araştırmacı tarihçi Mehmet Yüce, dönem gazetelerinin ışığında bu çarpıcı vakayı mercek altına alıyor.