Bigâne mekânlar tutkunu yazar

25 Şubat 2022 - 13:29

Bihter Sabanoğlu, meydanlarından mabetlerine İstanbul’un tarihî pek çok mekânının fon olduğu ilk romanının konusunu, henüz kitabı okumamış olanları düşünerek çok ipucu vermeden ama merak uyandırmayı da ihmal etmeyerek anlatıyor: “Kentin Bizans geçmişine hâkim ama İstanbul’da yaşamayan bir adamla, Bizans ve Osmanlı tarihinin içinde doğup büyümüş, hafızasını kaybetmekte olan bu şehirle organik bağı bulunan bir kadının yollarının kesişmesi ve bu iki karakterin hem geçmiş hem geleceklerinin kent tarafından şekillendirilmesi üzerine yirmi sekiz gün boyunca sürecek bir öykü anlatmaya karar verdim.” İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünün ardından Paris’te yine aynı dalda yüksek lisans derecesi alan Bihter Sabanoğlu, editör ve çevirmen olarak çalışmayı sürdürürken, bir yandan da çeşitli mecralar için yazılar yazıyor. Heyecan verici ilk romanını bahane ederek yazarla tarih merakını ve İstanbul’u da konuştuk.

Şüpheli Şeylerin Keşfi, Bihter Sabanoğlu'nun ilk romanı

Şüpheli Şeylerin Keşfi’nde yarattığınız hikâyenin dekorunda İstanbul’un tarihî mekânları var. Farklı mecralarda yayımlanmış yazılarınız da Osmanlı’ya, Bizans’a duyduğunuz merakı ele veriyor. Nedir bu ilginin kaynağı?

Çocukluğumdan beri beni büyüleyen bir konu tarih. Edebiyata da tutkuyla bağlı olduğum için eğitimime o yönde devam ettim fakat tarihten hiç uzaklaşmadım. Sadece dönemsel olarak ilgi duyduğum devirler ve uygarlıklar değişti, kimi zaman Mısır tarihine merak sarıp o konuda eğitimler aldım, hiyeroglif öğrenmeye çalıştım, epigrafi gezilerine katıldım, kimi zaman paleoantropolojiye merak sarıp 600 bin yıllık bir kazı alanında arkeoloji stajı yaptım... Tabii Osmanlı‘ya ve Bizans’a ilgim hep bakiydi. İstanbullu olmakla alakalı bir durum olmalı. Benim hayatımın bir parçası bu mimari, kültürel ve tarihî miras. Dedemin evi Aetius Sarnıcı’na bakıyordu. Servisle okula giderken Aziz Polyeuctus Kilisesi’nin kalıntılarının yanından geçiyorduk...

Romanı yazmadan önce ciddi bir ön çalışma ve araştırma yapmış olmalısınız.

Evet, oldukça... Zaten kurgu dışı yazılarım için yıllardır araştırma yapan, tüm zamanını buna ayıran biriyim. İşin metodolojisini bildiğimi düşünüyorum; hangi kaynaklar dikkate alınır, hangileri bir öykü, bir mit gibi okunur, bir konuya farklı disiplinlerden bakarak nasıl bütünlüklü bir bakış açısı oluşturulur, bunların bilincindeyim. Romanda yılların getirdiği birikimi kullandım. Bunun yanı sıra öykünün Bizans’a yöneldiği kısımların içine girebilmek için pek çok Bizans kaynağı okudum; kronikler (Psellos, Malalas vs.), Digenes Akrites gibi destanlar, Paulus Silentiarius’un şiirleri, hatta Vali Kitabı olarak bilinen Konstantinopolis’te günlük yaşamı, vergileri, içki saatlerini düzenleyen bir kanunlar kitabı. Osmanlı mimarisinin geçtiği yerler için de aynı şekilde sayısız metin, makale, araştırma okudum. Kurgu dışı metinler zaten her daim hayal gücümü kamçılayıp zihnimde hikâyeler oluşmasını tetiklemiştir. Araştırma yaparken okumakla kalmıyorum, eş zamanlı olarak zihnimde hikâyeler beliriyor, hatta bazen tarihî figürlerle sağlıksız denilebilecek bir bağ bile geliştiriyorum! Hazırlığa dönersek, şehrin sokaklarında aylarca yürüdüm; tıpkı bir suçlu gibi öykünün geçtiği mahallere dönüp durdum, yalnızca bir cümlede adı geçen bir mekânı bile günlerce arşınladığım oldu.

Fenari İsa Camii

Bu kitabı yazma fikrinin aklınıza ilk düştüğü zamanı hatırlıyor musunuz?

Romanın çatısı, on yıl önce Paris’te yaşarken Louvre Sanat Okulu’nda katıldığım akşam dersleri esnasında zihnimde oluştu. Bizans tarihi seminerleri beni neredeyse esir etmişti; etkisinden çıkamıyor ve gece gündüz İstanbul’u başlı başına bir kişilik biçiminde hayal ediyordum. İstanbul’un başkahramanlarından biri olduğu bir psikolojik roman yazma fikri bu sürecin doğal bir sonucuydu. Hikâyenin ana konusunda ise –ki kitabı okumamış olanlar için burada tam anlamıyla dile getirmeyeyim– yine bir bilim tarihi araştırması yaparken karşıma çıkan ve beni derinden etkileyen bir intihar mektubundan esinlendim. Kentin Bizans geçmişine hâkim ama İstanbul’da yaşamayan bir adamla, Bizans ve Osmanlı tarihinin içinde doğup büyümüş, hafızasını kaybetmekte olan bu şehirle organik bağı bulunan bir kadının yollarının kesişmesi ve bu iki karakterin hem geçmiş hem geleceklerinin kent tarafından şekillendirilmesi üzerine yirmi sekiz gün boyunca sürecek bir öykü anlatmaya karar verdim. Karakterler o esnada ruh misali havada süzülüyordu. Bir nevi Schrödinger’in kedisi deneyine benzetebiliriz bunu; mercek altına alınırsa buharlaşıp uçabilecek ama üzerlerine ışık tutmadıkça bir ara-âlemde salınacak karakterler. Olayın örgüsü ilerledikçe karakterler de hikâyeyle beraber gelişti. Gerçek hayatta bazen şahsen tanıdığım bazen de yalnızca temas ettiğim, bana ilham veren insanlar hikâyenin çeşitli kısımlarına eklemlendi.

İstanbul’u sizin için özel kılan nedir? İstanbul ile nasıl zaman geçiriyorsunuz? Zaman geçirmekten, keşif yapmaktan en hoşlandığınız yerler nereler?

İstanbul kendisini bir sanat eseri gibi izleme fırsatı veriyor bana. Tıpkı bir tabloyu incelerken yaşadığımız süreçler gibi; bazı yerlerini çirkin buluyor ve onları zihnimde düzeltip kendime yeni bir gerçeklik yaratıyorum. Bazen de güzelliğinden, çok katmanlılığından gözlerim doluyor. O anlarda şehir bana neredeyse bir Stendhal Sendromu yaşatıyor. Romancının yapması gereken şeyin bir hissi sadece adlandırmak yerine onu bileşenlerine ayırmak olduğunu düşündüğümden, şehre karşı hissettiklerimi oluşturan bileşenleri devamlı inceliyorum. Hakkında daha çok şey bilmeye uğraşıyorum çünkü bilginin şiirselliği ortadan kaldırdığına değil, aksine deneyimimi güçlendirip derinleştirdiğine inanıyorum. İstanbul’la zaman geçirme şeklim, sokaklarında “amaçlı amaçsızca” dolaşmak. İnsanların kayıtsız kaldığı kalıntılar, ilgi göstermedikleri yapılar ilgimi çekiyor. Ayvansaray, Edirnekapı, Samatya taraflarında bu bigâne tavra maruz kalan oldukça fazla mekân var. Romanda da önemli bir rol oynayan ayazmalar beni büyülüyor örneğin. Su, derin sessizlik ve havada dolaşan şifa bulma fikri benim için tüyler ürpertici bir birleşim.

Bihter Sabanoğlu
Şüpheli Şeylerin Keşfi
Roman
Tarih
İstanbul
Sayı 009

BENZER

Oyun ve konser performanslarına bir süre ara veren DasDas'ta yaz hareketliliği başladı.
İzmir, Seferihisar merkezli 6,6 şiddetindeki depremin yaralarını sarmaya devam ederken, olay yerinden yüzleri güldüren ve umut veren haberler geliyor. İBB İtfaiyesi’nin de dahil olduğu arama kurtarma ekiplerinin enkazdan çıkardığı minik Elif’in ardından, 91. saatte bir mucize daha gerçekleşti.
Kenan Doğulu, aslında Batı İstanbullu. Cihangir’de doğmuş, Bakırköy, Yeşilköy, Kuruçeşme, Kireçburnu, Ortaköy derken, neden sonra dümeni Doğu İstanbul’a, Anadolu Yakası’na kırmış. Nicedir pijamalarıyla köpek gezdirmeye çıkabildiği Beykoz’da yaşıyor ve dünyanın en sevilen eğlence merkezlerinden biri olan İstanbul’un yakında yeniden eski günlerine döneceğine inanıyor.