44 yıl sonra Avrupa'ya yeni çıkartma

12 Şubat 2021 - 13:08

Moğollar’ın aktif olduğu hiçbir dönemde bu kadar uzun süre konser vermediği olmamıştı. Bu kadar oturduktan sonra bizi anca dünya turnesi paklar” diye gülüyor Cahit Berkay 2021’de her şey yoluna girdiğinde ilk ne yapmak istiyorsunuz diye sorduğumuzda. Taner Öngür’ün dileği de farklı değil. Başka ne olabilir ki der gibi cevaplıyor: “Elbette ilk yapmak isteyeceğimiz şey şöyle bol coşkulu bir konser diyebilirim.” 

Cahit Berkay 74, Taner Öngür 71 yaşında. Moğollar efsanesi ise tam 53 yıldır devam ediyor. Onlardaki bu heyecana şahit olmak, sahnelere dönmek için ne kadar sabırsızlandıklarını görmek insanın enerjisini artırıyor. 

Cahit Berkay, Taner Öngür, Serhat Ersöz, Emrah Karaca ve Kemal Küçükbakkal’dan oluşan son Moğollar kadrosu, içeriğinden kayıt şekline, pek çok yönüyle heyecan verici olan Anatolian Sun isimli albümleriyle gündemimizdeler şimdilerde. Moğollar diskografisinden 16 seçkinin yer aldığı Anatolian Sun’ı, “İki plaktan oluşan bir seri, dinleyicilerin beğenisine ayrı ayrı sunuluyor. ‘Direct to disc’ tekniği ile plaklar üreten Night Dreamer adlı İngiltere menşeli bir plak şirketinden gelen teklif üzerine yaptık” diye anlatıyor Taner Öngür. Albümün en belirgin özelliği söz konusu kayıt şekli. Bu teknikle kayıt, konser performansına en yakın şey; canlı çalınan şarkılar herhangi bir müdahale yapılmaksızın tek seferde kaydediliyor. Fikri ortaya atan, daha doğrusu Moğollar’a bu öneriyi getiren isim, albümün prodüktörlüğünü de üstlenmiş olan Murat Ertel (BaBa ZuLa). Prodüktör koltuğunda bir başkasının oturması ise Moğollar için bir ilk. “Moğollar’ın daha önce dışardan bir prodüktörle çalışmamış olmasından dolayı neler olabileceği ve nasıl bir iş çıkacağı ile ilgili bazı endişelerim vardı” diyor Emrah Karaca. Başta böyle çekinceler olsa da dümende Murat Ertel’le tatmin edici ve herkesin heyecanını ikiye katlayan bir sonuç çıkmış ortaya. Bu iş birliğinin “40 yıllık arkadaş gibi” hissetmelerine vesile olması da cabası. 

Anatolian Sun ile Moğollar uzun bir aradan sonra (44 yıl!) Avrupa’da bir plak yayınlamış oluyor. Gülbaba Records ve Night Dreamer etiketiyle yayınlanan Anatolian Sun Part I ve Part II, yurtta da satışta ve dijital platformlarda da yer alıyor. 

Anatolian Sun’dan bahsetmek üzere yola çıktık; Moğollar’la pandemiyi, yeni nesil müzisyenleri ve unutamadıkları İstanbul performanslarını da konuştuk.

Serhat Ersöz, Taner Öngür ve Cahit Berkay stüdyoda

Doğrudan plağa kayıt tekniği albümün şarkı seçimini etkilemiş olsa gerek. Albümde yer almasını istediğiniz ama bu nedenle vazgeçtiğiniz bir şarkı ya da şarkılar oldu mu? Sizi zorlayan başka yanları oldu mu? Nasıl bir deneyimdi? 

Taner Öngür: Şarkı seçiminden çok sıralamasını etkiledi diyebilirim. Çünkü bir girişte iki plaklık albümden birinin bir yüzünü kesintisiz kaydetmemiz gerekiyordu. 4 gün 4 albüm yüzü kaydettik. Bir yüze 4 şarkı sığdığını düşünürsek, aralarda 5’er saniye durarak ardı ardına kaydetmemiz gerektiğinden, enstrüman değişimi gibi faktörler sıralamayı etkiledi. Bir antoloji niteliği taşıdığından, düşünüp vazgeçtiğimiz şarkılar elbette oldu. Fakat son şekil, bence en ideal seçimdi, 53 yıllık bir birikimden şarkı seçmek de kolay değil aslında. Albüm öncelikle yurtdışı için yapıldığından, grubun tarz yelpazesini yansıtacak şarkılar seçmeye çalıştık.

Emrah Karaca: Moğollar diskografisini düşününce belki de bir sürü parça daha ekleyebilirdik ama burada belirleyici olan hem işin teknik boyutu hem de plakların yurtdışında çıkacak olmasıydı… Ama muazzam bir deneyimdi.

Cahit Berkay: Misal benim kaydederken yaylı tanbur, gitar ve bağlama çaldığım şarkılar var. Canlı çalarken aynı anda birden fazla enstrüman çalamayacağım için o şarkılar hiç listeye bile girmedi. Böyle şarkıları konserlerde de çalamıyoruz. Zaten albümdeki şarkıların büyük bölümü konser repertuvarımızda olan şarkılar. Biz gençken canlı çalarak çok albüm kaydettik. Ama bunun gibi doğrudan plağa kaydedilen bir albüm hiç kaydetmemiştik. Bir de son 20-30 senede kayıt teknolojilerinin sağladığı kolaylıklara da çok alışmıştık. Kibar söylediğime bakmayın, doğrusu tembelleşmiştik iyice. O yüzden kayıtlardan önce bir miktar stresli olduğumu itiraf etmeliyim. Ama kurulumlar, ses ayarları bittikten sonra çalmaya bir başladık, bütün stresim bitti. Birlikte müzik yapmaktan zevk aldığım arkadaşlarımla aynı grupta çaldığım için çok şanslıyım. Benim açımdan stresli başlayan ama keyifli devam eden bir deneyim oldu. O keyfin dinleyenlere de geçeceğini düşünüyorum.

Kemal Küçükbakkal: Bu albümde olan tüm parçaları özenle seçtik ve aynı özenle sıraya koyduk. Ancak Moğollar tarihine baktığınızda bu albümün dışında kalan harika şarkılar var. İleride belki gene Hollanda’ya gidip aynı stüdyoda gene D2D tekniğiyle kaydedip devam albümü olarak yayınlarız. İşin zorlayıcı kısmı hissiyatı bambaşka olan şarkıları art arda çalmak oldu biraz da. Sonuçta her şarkının ruhu ve hissettirdikleri farklı, o ruha hemen girmek gerekiyordu. Bu albüm benim Moğollar ile yaptığım ilk albüm kaydı oldu ve her aşamasıyla eşsiz bir deneyim yaşadım.

"İki plaktan oluşan bir seri, dinleyicilerin beğenisine ayrı ayrı sunuluyor"

Kaydı dinleyiciden önce dinlememişsiniz, doğru mu? Ne hissettiniz ilk dinlediğinizde?

C.B.: Öyleydi ama dün plaklar Türkiye’ye ulaştı ve sağ olsunlar hemen bana birer tane plak getirdiler. Yani dinleyicilerden 1 haftacık da olsa önce dinlemiş oldum (gülüyor). Ağustos’ta 75 yaşıma basacağım. Kaç albüm, kaç plak kaydettik inanın hatırlamıyorum. Ama bu albümü alır almaz heyecanla açıp, keyifle dinliyorum. Kapağını da görmemiştik. 2 gündür elimden düşmüyor.

T.Ö.: Plaktan dinlememiştik, dinlerken de plakta nasıl tınladığını anlamaya çalışmak benim için öncelikli oldu. Güzel oluyor dinlerken kapağı incelemek de zaten plak keyfinin ayrı bir tarafı…

E.K.: Orada biz çalarken bir taraftan master plağa doğrudan bir kayıt yapılırken eş zamanlı dijital kayıt da yapıldı. Master plak zarar görmesin diye bize plak kaydını hiç dinletmediler. Sadece dijital versiyonunu dinleme fırsatı bulduk. Ben henüz plaktan dinleme şansı bulamadım ve sabırsızlıkla bekliyorum.

K.K.: Kendi adıma konuşayım, kayıtlar bitikten sonra sabırsızlıkla albümü dinlemeyi bekliyordum stüdyoda ama ne yazık ki öyle olmadı. Master plakları alıp götürdüler bir zarar gelmesin diye. Neredeyse bir senedir bekliyorum. Benim daha plaktan dinleme şansım olmadı. Dijital platformlara ilk yüklendiği gece yarısı albümü sürekli dinledim. 1996 yılında Moğollar’ın Dört Renk albümü çıktığında hemen almıştım. 14 yaşındaydım, geceleri walkman’imle o albümü dinleyerek uyumayı çok severdim. O günler aklıma geldi. Bazen kelimeler yetmiyor insanın yaşadığını anlatmaya. 

Murat Ertel ile çalıştınız. Nasıl bir iş birliği oldu sizin için? 

C.B.: BaBa ZuLa’yı ve Murat’ı tanır ve severdim. Birkaç projede birlikte müzik yapmışlığımız da vardı. Ancak bu albüm sayesinde onu yakından tanıma fırsatımız oldu. Son derece uyumlu ve keyifli bir süreçti benim açımdan. Ben amfi ve ton seçimlerimi Murat’a bıraktım. Sonuçtan da son derece memnunum. Albümün kartonet tasarımlarını da Murat ve eşi Esma yaptılar.

T.Ö.: Murat Ertel, bu albümde prodüktörlüğü üstlendi. Elbette zaten tanışıyorduk fakat bu çalışma sırasında daha samimi olduk. 40 yıllık arkadaş gibi olduk. Çok olumlu katkılarda bulundu, sağ olsun…

Serhat Ersöz: O ve eşi aracılığı ile böyle bir proje oldu zaten. Moğollar müziğine dışardan bakan biri olarak parça seçimlerinde yol göstermesinin yanında bazılarının aranjmanlarında da güzel fikirler verdi. Bazı gergin kararsızlık anlarında devreye girmesi de grup ve kayıt için çok faydalı oldu. Ayrıca kayıt/teknik olarak da önerdiği güzel şeyler oldu. Bir şarkıda da Cahit Berkay gitar çalarken wah-wah pedalını Murat kullandı (gülüyor). 

E.K.: Birlikte çalışmaya başlamadan önce Murat’ın prodüktör olması fikri kulağa çok hoş gelse de Moğollar’ın daha önce dışardan bir prodüktörle çalışmamış olmasından dolayı neler olabileceği ve nasıl bir iş çıkacağı ile ilgili bazı endişelerim vardı. Ancak Murat aramıza katıldıktan sonra endişelerimin yersiz olduğunu gördüm. Murat’ın yerinde dokunuşlarıyla çok iyi bir işe imza attık. Mesela albüme Murat Ertel’in ısrarıyla Cem Karaca şarkısı koyduk. “Gel Gel” fikrini ortaya attığında baştan çok itiraz ettim! O kadar şarkı içinden neden bu şarkı diye düşündüm durdum. Hatta neredeyse prova etmeden şarkıyı çıkartacaktık albümden. Sonra hadi bir deneyelim öyle karar verelim dedik. Denedik ve oldu. Şimdi albümü dinleyince Murat’ın ne kadar haklı olduğunu görüyorum. Umarım dinleyiciler de bu şarkıyı çok severler.

K.K.: Normalde sahnede perküsyon kullanmıyoruz ama Moğollar’ın müziğine baktığımızda etnik vurmalı çalgıların önceki albümlerde sıkça kullanıldığını görüyoruz. Murat Ertel’in önerisiyle bu albümde Ümit Adakale ile çalıştık. Asma davuldan darbukaya kadar duyduğunuz bütün etnik ritim süslemelerini o çaldı. Ben çok yakıştırdım şarkılara, o yüzden hem Murat’a hem Ümit’e bu vesileyle bir kez daha teşekkür etmek isterim. 

Moğollar

Anatolian Sun, Moğollar’ı yurt dışında da temsil edecek bir albüm, hatta aslında öncelikli misyonu bu. Anadolu pop’unun, rock’ının global platformda dikkat çekmeye başlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz diye sormak artık biraz manasız, çünkü bu yeni bir şey değil. Yine de Anatolian Sun vesilesiyle soralım, nedir sizce bu gitgide artan ilginin müsebbibi?

T.Ö.: İnternet sayesinde dünya birbirini daha iyi tanımaya başladı. Küreselleşme ekonomi anlamında düşünülmüştü ama artık kültürel bir küreselleşme hızla ilerliyor. Dünya halkları birbirlerinin kültürlerine ilgi gösteriyor. Çeşitlilikten zevk alıyor. Artık bir gezegende yaşadığımızı daha iyi fark ediyoruz. Bu anlamda 90'larda başlayan, çeşitli ülkelerde ne gibi müzikler var, yakın tarihte neler yapılmış gibi keşifler yapılırken, ülkemizdeki Anadolu Pop döneminin ('60'lar-'70'ler) çok dikkat çektiğini görüyoruz. Çünkü o yıllarda gerçekten hem yerel hem de evrensel olabilen nitelikli müzikler yapılmıştı…

E.K.: Bence o dönem yapılan müziğin samimiyetinden kaynaklanıyor bu durum. Tabii o dönemlerde bir şey kaydedebilmek için gerçekten çalıp söylemek de gerekiyordu. Bugünkü gibi teknolojik numaralar olmadığı için gerçekten iyi olanlar kayıt yapabiliyordu.

S.E.: Dünyada popüler müzik de dahil hemen hemen her müzik dalında artık kendini tekrardan dolayı yeni arayışlar mevcut. Bu da dinleyici ve müzisyenlerin kendi coğrafya ve türlerinin dışında başka kaynaklara yönelmesine sebep oluyor bir süredir. 50 yıldır burada olan müzikler bu durumda daha ilgi çekici olabiliyor.

C.B.: İnternetin hayatımıza girişiyle başlayan bir süreç bu. Onu da unutmamak lazım. Dijitalleşen müzik sayesinde merak edilen albümlere ve şarkılara ulaşmak çok kolay oldu. Bir de bizim 70’lerde hep müziğimizi dünyaya tanıtmak gibi bir gayemiz vardı. O yüzden gidip albümler de yaptık Fransa’da. Ama '70'lerin sonlarına doğru ülkede müzik yapmaya devam edecek bir ortam kalmadı. Yani aslında biz 50 yıl önceden bugünleri görmüştük de şartlar uygun değildi (gülüyor). 

2020 pek çok sektörü zora sokan bir yıl oldu. Müzik sektörü de nasiplendi pandemi sürecinden, malum. Ekonomik boyutundan ziyade bu sürecin ürettiği alternatif yöntemlere dair fikirlerinizi merak ediyoruz.

T.Ö.: Seyircili yapılan canlı konserlerin alternatifi olması çok zor, çünkü dinleyici katılımlı konserlerde, sahnedeki müzisyenlerle dinleyicileri arasında bir enerji alışverişi yaşanır. Bu son derece paylaşımcı, katılımcı bir durumdur. Bu durumun alternatifi olamaz. Ancak mecburiyetten online konser veya benzerleri yapılmaktadır.

S.E.: Aslında biz çevrimiçi konser vermedik pek. Sadece Londra Jazz Festivali için öyle bir performans sergiledik. Birçok sebepten mesafeli yaklaşıyoruz online konserlere.

C.B.: O sebeplerden biri benim. Aylarca evde oturduk, kendimizi koruduk, şimdi seyircisiz bir mekânda çalmak için risk almaya gerek yok bence. Aşı uygulaması yaygınlaştıktan sonra belki çekimlerin de açık havada olacağı işlerde sahne almaya başlarız. Ama ne olursa olsun online konserler gerçeğinin ikamesi gibi gelmiyor bana.

E.K.: Bu iş belki de ilk bizlere teklif edildi daha pandemi yokken ama biz sıcak bakmadık. Ben şahsen müzik camiasının böyle hayatta kalabileceğine inanmıyorum. Online konserler pansuman olur belki ama sektörel sorunları asla çözmez! Birebir yaşadık gördük! Müzisyen olmak bizim ülkemizde çok zor. Normalden şikâyet ediyorduk, mumla arar olduk. Bir an önce eski normale dönmek dileğiyle…

K.K.: Bana bütün bu online konser uygulamaları ileride gerçek konserin yerini almaktan ziyade destekleyici unsurlara dönüşecekmiş gibi geliyor. Misal biz bir mekanda gerçek konser verirken türlü sebeple o konsere gelmeye imkan bulamayanlar da online olarak katılacaklar. 

Pandemiden söz açılmışken… Nasıl geçti sizin için 2020? Karantinada neler yaptınız, bu süreci nasıl değerlendirdiniz?

T.Ö.: 2020, 2020'nin bir an evvel bitmesini beklemekle geçti. Ben kendi adıma, evimdeki kayıt ve müzik yapma olanaklarını kullanarak üretmeye devam etmeye çalışıyorum. Enstrümantal bir gitar albümü bitirdim, mart ayında piyasaya çıkacak. Zorlamayla da olsa boş durmamaya çalışıyorum.

E.K.: Zor geçti, geçiyor. Kendi adıma çok bir şey yapmadım, yapmayı isterdim ama mental olarak hazırlıklı değildim. Kim hazırdı ki?

C.B.: Pandeminin başında tüm ekipmanları eve getirttim. Bir sürü yeni şarkı yaparım diye planlıyordum. İnanın elime enstrüman almak içimden gelmiyor. Bu süreç çok uzadı. İnsanın keyfi yerinde olmayınca müzik yapası da gelmiyor. 

Londra Caz Festivali için Çengelköy İskelesi'nde performans sergilediler

Yeni nesil müzisyenleri, toplulukları ne kadar takip ediyorsunuz? Var mı heyecan verici bulduğunuz, tarzını ve tavrını beğendiğiniz isimler?

T.Ö.: Elbette heyecan verici işler yapan birçok genç müzisyen var. Adamlar, Gaye Su Akyol, Paz, Palmiyeler, Barıştık Mı ve daha birçok isim...

C.B.: Ben bu soru sorulduğunda ezberden Pentagram, mor ve ötesi, Duman diye saymaya başlardım. Sonra uyardılar beni, onlar artık o kadar da genç değiller diye (gülüyor). Festivallerde dinliyordum gençleri. Bazen onları dinlemek için alana erken gittiğim, otele geç döndüğüm oluyordu. Bu sene maalesef festivallerden ve konserlerden mahrum kaldık ama genel olarak beğeniyorum gençlerin müziklerini. Politik tavır konusunda biraz çekingen buluyorum, muhalif gözükmekten çekiniyor gibiler. Bunu hep eleştiriyorum ama müziklerini keyifle dinliyorum. 

53 yıllık tarihinizde İstanbul’da verdiğiniz konserler arasında sizler için en unutulmaz olan hangisiydi diye sorsak?

T.Ö.: 2007 Sarıyer, Mehmet Akif Ersoy piknik alanında, Barışarock festivalindeki konserimiz. Sebebi; müthiş bir devrimci enerji vardı…

E.K.: Pandemide Londra Caz Festivali için Çengelköy İskelesi’nde çaldık. Tam güneş batımı saatinde arkamızda inanılmaz bir İstanbul manzarasıyla çaldık. Biz çirkinleştirmek için elimizden geleni yapıyoruz ama İstanbul hala çok güzel bir şehir…

K.K.: Benim de en özel performansım Londra Caz Festival idi. Normalde dinleyicilerden almaya alışkın olduğumuz enerjiyi İstanbul Boğazı’ndan alarak çaldık şarkıları. Eşsiz bir deneyimdi gerçekten. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bize o harika İstanbul manzarasıyla çalmamıza fırsat verdiği için bir kere daha teşekkür ederiz.

C.B.: Ben '70'lerde Fitaş Sineması’nda verdiğimiz konserleri hiç unutamam. Hele ilk Fitaş konserimizi… Sahnede trafik ışıkları, konfetiler, tahta bir kafes içinde bir dansçı… Yıllarca herkes o konseri konuşmuştu. Hatta size enteresan bir detay daha vereyim, o kafesteki dansçı da Seyyal Taner idi. Bir de 90’ların sonunda Zeytinburnu’nda bir siyasi partinin etkinliğinde sahne alıyorduk. Meydanda en az 50 bin kişi vardı. Aniden kar yağmaya başladı. Nisan sonu mayıs başı falandı. Parmaklarım donduğu için hayatımda en az nota basarak çaldığım konserdi. Hani müzik kutuları vardır ya silindirde delikler vardır, kolu çevirdikçe bir çivi o deliklere sürtünerek notalar çıkarır. Selvi Boylum Al Yazmalım’ı çalarken curadan çıkan ses aynı öyleydi (gülüyor). 

S.E.: Benim için en unutulmaz konser elbette 31 Mayıs 1993’te Cemal Reşit Rey’de verdiğimiz konser. Benim Moğollar ile ilk konserimdi. Onun heyecanı, sokaklara taşan kalabalık… Tarif edilemez bir geceydi benim için. Aradan neredeyse 28 sene geçti, hala hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor.

Moğollar
Cahit Berkay
Taner Öngür
Serhat Ersöz
Emrah Karaca
Kemal Küçükbakkal
Anatolian Sun
Cem Karaca
Plak
Müzik
empty-result-block

BENZER

İnsanlar, savaş çıkması gibi herhangi bir günde rastlanma olasılığı düşük olaylara, kendi başlarına gelmez gözüyle bakarlar, oysa en büyük acılara bu o kadar da sık yaşanmayan tecrübeler yol açar. Şu anda hayatımızı kökünden değiştiren COVID-19 belasını birkaç ay önce gündeme getirseler kaçımız ciddiye alırdık? Deprem de böyle. Hazırlıksız yakalanmayalım...
Su özgürlük, pandemi fırsat olabilir mi? Peki ya bedensel engel insana kendini gerçekleştirme imkânı sunabilir mi? Anlatacağımız hikâyenin başrolünde, birbirinden büyük başarılara kulaç atan gençler var.
Yılbaşı, duygusal çağrışımı güçlü kelimelerden biri... Sözcüğün kendisi yenilik, değişim ve umut vaat ediyor. Yeni yılın heyecanını bazen bir oyuncak vitrininin önünden geçerken, bazen her bir rakamına ayrı umut bağladığımız bir piyango biletini cüzdanımıza atarken yaşıyoruz. Yeni bir yılın daha kapısı aralanmışken mazinin yılbaşı atlasındaki enteresan olayları bizlere Cengiz Kahraman hatırlatıyor.