"Bu deniz kanser!" Marmara Denizi, müsilaj ve ötesi

23 Ağustos 2021 - 09:59

İstanbul... Seyyahların gözlerinden, yazarların kaleminden, şarkıcıların dilinden düşüremediği şehir. Muhakkak ki dünyanın başka başka yerlerinde de doğasıyla, tarihiyle, kültürüyle ilham verici şehirler var ama bizim için İstanbul gibisi yok! Çünkü “hiçbirinde İstanbul gibi tekrar tekrar payitaht olmuşluğun, tarihle dolmuşluğun sinmiş kibarlığı ve doygun filozofluğu” yok!

Eşi benzeri bulunmayan masmavi bir deniz, sisler içinde büyülü bir Boğaz, peşinden imparatorlukları, devletleri sürüklemiş, nice medeniyete yurt olmuş bir coğrafya. Sadece insanlara değil; kedisi, köpeği, kuşu, balığıyla milyonlarca canlıya da yuva.

Bir çağrı yazısı bu. İstanbul tükenmeden, bizler bu şehrin güzelliklerini bir bir kaybetmeden fark etmek, ses etmek, talep etmek üzerine bir yazı. Vedat Türkali’nin “İstanbul” adlı şiirinde “Mavi denizlerine yaslanmış/ Beyaz tahta masalı  kahvelerinle bekle” dediği o mavi denizden geriye pek bir şey kalmadı şimdilerde... Rengi hâlâ tutuyor bazı bazı; ama içi bitti. Marmara Denizi, o dillere destan zenginliğini, canlı çeşitliliğini kaybetti.

İstanbul Balıkhanesi Merkez Müdürlüğü, Balık İşleri Başmüfettişliği ve Balık Başkontrolörlüğü gibi görevlerde bulunan ve 1915’te yayımladığı Balık ve Balıkçılık adlı kitapla şehrin balıkçılık hayatına dair ne varsa kayıt altına alan Karekin Deveciyan’ın satırlarında gezinen, hoplayan türlerin çoğu bugün yok. Aradan geçen 106 yıl içinde mavi suların altındaki zengin hazineyi ne korumayı ne de anlamayı başardık.

Milyonlarca deniz canlısının yarattığı inanılmaz bir ekosistem ve haliyle müthiş bir çeşitlilikten bahsediyoruz. Üç denizi birleştiren eşsiz bir akıntı sistemi. Muazzam bir faunanın sebep olduğu bir biyolojik koridor. Ama şu anki halinden değil yüz yıl öncesinden söz ediyoruz. Dünyanın en genç denizlerinden biri Marmara Denizi. Şimdi bu deniz, İstanbulluların ve Marmara kıyılarında yaşayan diğer sakinlerinin daha önce hiç görmediği bir haliyle karşımızda. Üstünde gri-sarı karışımı, uzunca bir süre ne olduğunu anlayamadığımız bir tabaka var. Bu sümüksü tabakayla ilgili herkes haftalarca fikir yürüttü. Lağım diyen de oldu çok normal bir doğa olayı olarak karşılayan da... “Doğal” olmadığını söyleyip anomali olarak yorumlayanlar da vardı...

Müsilaj neden değil bir "sonuç"

Halbuki evlerimize kapandığımız pandemi günlerinde Boğaz’da yunuslar bile görülmüştü, deniz yüzeyi tertemizdi ve kıyılarda çöp dahi yoktu. Öyleyse aniden ne olmuştu? Nereden çıkmıştı bu müsilaj? Konuyu anlamanın ilk koşulu, hiçbir şeyin birdenbire gelişmediğini kabul etmek ve bir özeleştiri yapmak: Bu konuda yıllardır bizi uyaranlara kulak vermedik. Çünkü denizin yüzeyine bakınca bir sorun olduğunu fark edemedik. Halbuki dipte durum senelerdir oldukça vahim bir haldeydi. Denizdeki oksijen miktarı dramatik bir biçimde düşmüştü. 2007’den beri anoksik yani oksijensiz bölgeler gittikçe büyüyordu.

Müsilaj neden değil bir sonuçtu. Örneğine dünyanın başka denizlerinde de rastlamak mümkündü fakat hiçbir yerde Marmara Denizi’ndeki seviyelerinde değildi. Demek ki başta sanayi atıkları olmak üzere Marmara Denizi’ni bekleyen tehlikelere karşı bizleri senelerdir uyaran bilim insanları durumun vehametini hiç de abartmamıştı. Onların ikazlarına rağmen atık sistemleri çok pahalı denildi, atıklar hiç ayrıştırılmadan Ergene Havzası’ndan Marmara’ya döküldü. Bu havzadaki nehirlerin bazılarına elimizi bile sokmamızın tehlikeli olduğu söyleniyor! Marmara Denizi çevresindeki yerleşim birimlerinden yapılan sanayi deşarjlarını durdu sanmayın, halen devam ediyor.

Peki Marmara Denizi yok mu oluyor? Müsilaj tam olarak nedir? Bu saatten sonra gidişatı tersine çevirmek mümkün mü? Yapılması gerekenler neler? Hepsini konunun uzmanlarına sorduk. Oldukça çarpıcı yanıtlar aldık. Sonucu önden söyleyerek okuma şevkinizi kırmak istemiyoruz fakat iyimser bir tablo kesinlikle çizilmiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, kıyılarda ve deniz yüzeyinde biriken müsilajın temizliği konusunda başarılı olsa da tüm uzmanlar yapısal sorunlar çözülmediği müddetçe bunun ve daha vahim tehlikelerin denizlerimizi ve tüm ekosistemimizi tehdit etmeye devam edeceğinin altını çiziyor.

Hidrobiyolog, yani su biyolojisi uzmanı Levent Artüz

Çaba beyhude, pislik örtülemeyecek kadar büyük!

M. LEVENT ARTÜZ HİDROBİYOLOG, SEVİNÇ-ERDAL İNÖNÜ VAKFI MAREM PROJE LİDERİ

1980’li yıllardan beri kentin büyümesi ve denize akıtılan lağım sorunundan her fırsatta bahsediyorsunuz. Bilim insanlarının yetkilileri pek çok kez uyardığını biliyorum. Yıllar içinde bununla ilgili neden hiçbir çalışma yapılmadı?

Bilmiyorum. Herhalde konuyu bilmemelerinden kaynaklanıyor ki bu da bir çeşit cehalet. Bize hayatımızın hiçbir evresinde bir denizin ne olduğu, üç boyutu, ekosistemiyle ilgili bir bilgi verilmiyor. Hele de özgün bir yapıya sahip Marmara Denizi hakkında gerçek anlamda bilgi sahibi olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez! Sanırım bu sebeple palyatif (geçici olarak işe yarayan) çözümler tercih ediliyor. İleride ne bedel ödeyeceğini bilmeyen o an için işi halloldu sanıyor. Maalesef toplum da ne bedel ödeyeceğini bilmiyor.

İstanbul’a “bir dünya kenti” diyoruz. Bir bakın bakalım gelişmiş dünya kentlerinde genç kuşaklara doğa bilgisi nasıl aşılanıyor. Koskoca İstanbul, içinden özgün Boğaziçi geçiyor fakat bir tek “doğa tarihi müzesi” var mı? Dünyanın hiçbir yerinde olmayan Boğaziçi veya kıyısına yaslandığı Marmara Denizi’yle ilgili bir interaktif müze var mı? Çocuklar lüferi, gelincik balığını, kurbağa balığını canlı görebiliyorlar mı? Hangi kuşun nasıl öttüğünü, İstanbul kelebeklerini, böceklerini, çiçeklerini öğrenme, tanıma imkânına sahipler mi? Adında İstanbul veya Boğaziçi olan, buraya özgü canlı türleri var. Bunları koruyor muyuz, tanıyor muyuz? Denizi bırakın, Yıldız Parkı gibi köklü parklarda veya Belgrad Ormanı gibi yeşil alanlarda park ve bahçeler yaparken oraya özgü türlere yaşam alanları bırakmıyoruz. Park yapıyoruz, yemyeşil çimler var fakat en basitinden örneğin bazı böceklerin larvaları için bir köşede bir ağaç kütüğünü çürümeye bırakmıyoruz. Bu ve buna benzer uygulamaları yapmadığımız gibi bunlar kimsenin aklına bile gelmiyor! Dediğim gibi, ne bekleyebiliriz ki?

Müsilaj sanıldığı gibi doğal bir olay mı? Daha önce denizlerimizde görülmüş müydü?

Ölüm de bir doğa olayı fakat trafik kazasında ölürseniz doğal olmaktan çıkar. Müsilajı bir doğa olayı olarak yorumlamak bilgisizlikten kaynaklanıyor. Müsilaj bir sürecin sonunda ortaya çıkan “nihai ürün”. Bu bir “doğa olayı” değildir. Deniz kirliliğinin vücut bulmuş halidir! Bu yaşadığımız olayda da görüldüğü gibi “doğa olayı” kavramıyla süreç bir anlamda “doğal bir olay” olarak lanse edilmekte ve konuyla ilgili kimi kurum ve kuruluşlar bu yolla işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır. Çaba beyhude, pislik örtülemeyecek kadar büyük!

Marmara Denizi’nin kısa denebilecek 1500-2000 yıllık tarihinde görülmemiş bu olgu, ilk defa 2007 Ekim ayında gözlemlenmiş ve Sevinç-Erdal İnönü Vakfı bünyesinde yürütülen MAREM projesi kapsamında tespit edilip değerlendirilmiştir. Tümüyle deniz kirliliğine bağlı bir süreçtir: 1989 Temmuz’unda Marmara Denizi genelinde gözlenen kırmızı sularda (red-tide), aynı yılın ekim ayında Sarayburnu-Tuzla-Adalar üçgeninde gözlenen çok büyük çaplı kütlesel balık ölümlerinde, 1992 Temmuz’unda Marmara Denizi’nin yemyeşil renge bürünmesinde (green-tide), 1995 Haziran’ında taraklı medüzlerin anormal boyutlarda ve deniz üzerinde adacıklar oluşturacak düzeyde üremelerinde olduğu gibi... Bu olayların hepsi sözünü ettiğim tarihlerde ilk defa görülmüşlerdir ve hiçbiri denizin “fıtratında” yoktur.

Müsilaj, "deniz salyası"

Marmara Denizi, aslında balık çeşitliliğinin azalmasıyla ilk sinyallerini vermişti, öyle değil mi?

Ana sorun deniz kirliliği. Marmara Denizi çevresinde yer alan yerleşim merkezleri, gerek nüfus gerekse endüstriyel kuruluşlar açısından Türkiye genelinde en yoğun bölgeyi oluşturuyor. Marmara Bölgesi Türkiye nüfusunun çok büyük bölümünü barındırıyor. Bunun sonucunda Marmara çanağına bırakılan ve çeşitliliği her gün artan evsel ve endüstriyel atıklar denizi bu hale getiriyor.

Deniz ortamında kirlenmenin üç evresi olduğu kabul edilir. İlk evrede alıcı ortama verilen kirletici nedeniyle yeni duruma uyum gösteremeyen türler ya yok olurlar ya da ortamı terk ederler. Yani tür çeşitliliği azalır. İkinci fazın en tipik belirtisi, olayın gerçekleştiği alıcı ortamlarda şartlara direnç gösteremeyen pek çok türün kaybolması, rekabet şartları değiştiğinden, bu kötü şartlara direnç gösterebilen çok kısıtlı sayıdaki türün onlardan boşalan alanı doldurması şeklinde ortaya çıkar. Yani tür çeşitliliği azalır, mevcut türlerin fert adetlerinde artış olur. Üçüncü fazda ise alıcı ortama bırakılacak, hiç önemsenmeyecek miktardaki kirletici bile canlı kalan ortamı cansız ortama çevirmeye yetecektir. Yani bardağı taşıran son damla olacaktır. Maalesef son damla çoktan damlatılmıştır! O son damla, 2020 Kasım-Aralık aylarında faaliyetine başlanan Ergene Derin Deniz Deşarjı Projesi’dir.

2007’de tanık olduğumuz müsilaj vakasıyla bugünkü arasındaki benzerlik ve farklılıklar neler?

İkisi de denizin kirletilmesi sürecinin basamaklarıdır. 2007’deki oluşumun tetiklenme sebebi Marmaray hafriyatının Marmara Denizi’nin en derin yeri olan Çınarcık Çukuru’na dökülmesidir. Bu sefer 2021 Mart ayında oluşmuş ve hâlâ kamuoyunu meşgul eden olgunun tetikleyicisi ise sözünü ettiğim Ergene deşarjı olmuştur. Ergene Derin Deniz Deşarjı olarak kamuoyuna yansımış uygulama bilim ve doğa kurallarıyla inatlaşarak yapılan bir uygulamadır. Bu uygulamanın gerçek tanımı “Akdeniz kökenli alt akıntının arıtılmamış atıklar için taşıyıcı bant (konveyör) olarak kullanılması” ve “bu yol ile arıtılmamış atıkların Karadeniz’e taşınarak bertarafı”dır. Kısaca kirletici unsurların evsafında bir değişiklik olmamakta, sadece yer değiştirmeleri sağlanmaktadır. 1900’lü senelerin başından beri söz konusu alt akıntının yüzde 10’unun, o da ancak uygun şartlar altında Karadeniz’e ulaşabildiği bilinmektedir. Kaldı ki tümüyle ulaşsa bile Karadeniz’i böyle bir riske sokmanın anlamı bulunmuyor. Eğer Ergene Derin Deniz Deşarjı’nı hemen ivedilikle durdurmayıp 2-3 ay daha devam ettirecek olursak çok kısa bir gelecekte Karadeniz’i de kaybedeceğimiz kesin. Ege Denizi’ni de büyük bir risk altına sokacağız.

Levent Artüz: "Ergene Havzası çok ciddi kirlilik yükü altındadır."

Peki Ergene Havzası’nın kirliliği konusunda nasıl önlemler alınmalı?

Ergene Havzası kirliliği konusunda hangi önlemlerin ve girişimlerin yapılması gerektiği çok açık. Bu konuda ilk ciddi girişim, milletvekili seçilip TBMM kürsüsünde 2.2.1988 tarihinde yaptığı “Marmara Denizi ve Trakya’nın Çevre Sorunları” konulu gündem dışı konuşma sayesinde avukat Güneş Gürseler’in çabalarıyla başlamıştır ve hazırladığı araştırma önergesi kabul edilerek TBMM Çevre Araştırma Komisyonu kurulmuştur. Yine Gürseler’in milletvekilliği döneminde, 1990 yılı yaz aylarında İlham Artüz’le Ergene Nehri adım adım taranarak hazırlanan “Tekirdağ Yöresinde Çevre Sorunları Boyutları” başlıklı kapsamlı rapor, Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES) tarafından kabul edilerek yayımlanmıştır. Ergene Havzası çok ciddi kirlilik yükü altındadır. Burada da Ergene Nehri’nin arıtılmamış atıklar için “alıcı ortam” olarak kullanılması bu sorunu yaratmıştır. Çözüm olarak da aynen zamanında Marmara Denizi’ni öldüren uygulama hayata geçirilerek atıkların tüneller ve kollektör borularla 50 km yol kat ettirilip Tekirdağ önlerinden Marmara Denizi’ne, 47 metre derine basılması yolu seçilmiştir. Gerçekte yapılması gereken tek şey, atıkların kirleticiler bazlı olarak tesislerce kaynağında arıtılarak geri kazanımıdır. Yapılan ise tesislere “siz kirleteceğiniz kadar kirletin, biz halı altına süpürerek bertaraf ederiz” uygulamasıdır.

Sevinç-Erdal İnönü Vakfı Marem projesi yöneticileri yıllardır uyarıyor

Deniz yüzeyindeki müsilajın temizlenmesi bu sorunu ortadan kaldırabilecek mi? Bilim insanları yüzeyden birkaç metre aşağı inildiğinde oksijen seviyelerinin inanılmaz ölçüde düştüğünü söylüyor. Geri dönüşü olmayan noktayı geçtik mi?

Doğa kendini hiçbir zaman yenilemez, yenilememiştir. Doğa sadece uyum göstererek evrilir, yeni bir yol bulur ve devam eder. Eğer bu durum insan etkisiyle diretilmişse diretenin hiç de lehine olmayacak bir yeni yapının oluşması kaçınılmaz olacaktır. Marmara Denizi 1989’da ölmüştür. Bizim o tarihten bu yana yaşadıklarımız bu evrilme zincirinin halkaları. Yani sorun müsilaj sorunu değil. Sorun Marmara Denizi’nin kirletilmeye devam edilmesi sorunu. Müsilaj ortadan kalksa ne olacak? Geride kalacak olan, yine bu çanaktaki kirli su kütleleri. Marmara Denizi alt su kütlesinde 1989 senesinden beri suda çözünmüş oksijen seviyelerinde ciddi düşüşler gözleniyor. 2000’li senelerden beri de bu oran dramatik şekilde düşüyor. MAREM ekibi olarak onlarca kitap, rapor ve bilimsel makaleyle buna değindik. Bırakın çözünmüş oksijen değerlerindeki düşüşü, anoksik yani oksijen olmayan bölgeler var ve 2007 senesinden beri bunlar gittikçe büyüyor. Marmara Denizi bağlamında geri dönüşü olmayan nokta çoktan geçildi. Doğa çizdiği yolda ilerleyecek. Sadece bunu yavaşlatmak ve bize daha az zarar verir bir hale evrilmesini sağlamak elimizde.

Peki neler yapılmalı? Nasıl bir yol haritası öneriyorsunuz?

Acil önlemler alınmalı. Kirletici odaklar çok çeşitli. Hemen durdurulabilecekler de var, 2 ila 4 senede durdurulabilecekler de. Örneğin Ergene Derin Deniz Deşarjı hemen durdurulabilir. İlk yapılması gereken girdilerin acilen durdurulmasıdır. Arkasından ivedilikle konuyla ilgili yeni kanuni düzenlemelerin yapılması gerekir. Buna bağlı olarak Marmara Denizi’nin alıcı ortam olarak kullanılmaması, hiçbir şekilde deşarj yapılmaması ve gerekli tüm yatırımların yapılması için gereken 3-4 senelik zaman içinde, aynı pandemideki sokağa çıkma yasağı gibi, hâlihazırda deşarj yapan unsurların kirlenme yükünü en az yüzde elli düşürecek çalışmaların programlanması gerekiyor. Yani bu süre zarfında deşarjın kirletici yüküne göre program dahilinde ilgili tesislere faaliyet kısıtlamaları getirilmeli. Sonrasında ise “kirleten öder” prensibiyle bu sürecin mali yüküne de katlanmaları sağlanmalı. Ancak tüm bunlar, hâlihazırdaki zihniyetle mümkün gözükmüyor. Çünkü iş bir yerde gelip “tercih” noktasına dayanıyor: İstanbul’un nüfusu için gerekli, deşarj yapmayan, geri kazanımlı, ideal arıtma sisteminin maliyeti acaba İstanbul Havalimanı’nın maliyetinin kaçta biridir? Su ürünleri istihsali, rekreasyon, insan sağlığı bağlamında fizibilitesi yapıldığında hangisi daha kârlı?

Nihayetinde müsilajdan kurtulabilecek miyiz?

Müsilaj sadece bir semptom. Kanser hastasının ateşinin çıkması gibi. Ateş düşse veya düşürseniz de hastalık baki. Bugün ateş, yarın bulantı, öbür gün döküntü. Bizim yaşadığımız ve gözlemlediğimiz de sadece bu belirtiler. Yapılması gereken hastalığın odağına müdahale, Marmara Denizi bağlamında tüm deşarjların kesilmesi, alıcı ortam olarak hiçbir şekilde kullanılmaması. Yapılacak akılcı ve şeffaf bir sorgulamayla Marmara Denizi’ni eski haline getiremesek bile, doğa ve bilimle zıtlaşan yeni projelerde ısrar etmeyi bırakabilir, ucuza kaçacağız diye sonunda karşımıza çok büyük maliyetler çıkaran “cin fikirleri” belki engelleyebiliriz.

Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, denizlerdeki plastik kirliliği üzerine çalışıyor

"Ekoloji ekonomiye kurban edilmemeli!"

DOÇ. DR. SEDAT GÜNDOĞDU ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ SU ÜRÜNLERİ FAKÜLTESİ, ULUSLARARASI PLASTİKTEN KURTUL (BREAK FREE FROM PLASTIC) GİRİŞİMİ ANA ÜYESİ

Müsilaj tam olarak nedir? İklim kriziyle nasıl bir bağlantısı var?

Müsilaj birçok canlı grubu tarafından farklı amaçlar için üretilen bir maddedir. Marmara Denizi’nde de bir grup mikroorganizmanın (plankton olarak da adlandırılır, mikroskobik yosun diyebiliriz) aşırı çoğalması sonucunda ciddi miktarlara ulaşan sümüksü bir malzemedir. Aslında daha iyi anlaşılması açısından salya tanımlamasını kullanabilir hatta sümük bile diyebiliriz. Örneğin insanlar neden sümük üretir? Sümük, burun içerisinde nemli ortamı sağlamaya ve içeri girebilecek yabancı maddeleri tutmaya yarıyor ve hastalandığımızda çoğunlukla ciddi bir sümük ve akıntı üretimimiz oluyor. Böyle düşününce Marmara’da yaşanan tam olarak bu! Marmara hasta ve ne yazık ki bu basit bir nezle değil, altında başka sorunların yattığı ciddi bir hastalık.

İklim krizine gelecek olursak, müsilajla bağlantısı biliniyor ama ispatlanması kolay olmayan bir ilişkisi var. Adriyatik Denizi’nde yapılan analizlerde deniz suyu sıcaklıklarında anormallik olduğu dönemlerle müsilaj görünümü arasında bir ilişki  olduğu ortaya konulmuştur. Yani burada iklim krizi nedeniyle meydana gelen sıcaklık artışları sonucunda müsilaj üreten canlıların miktarında ve dolayısıyla da müsilaj miktarının artışı arasında bir ilişki var. Sıcaklık artışı sebep, müsilajın yoğunluğundaki artış da sonuç diyebiliriz.

Fitoplanktonlar, birincil üreticiler dediğimiz ve güneş ışınları yardımıyla fotosentez yaparak denizel ortamda besin üreten canlılardır. Bu esnada oksijen de üretirler. Yaz aylarında güneş planktonların yaşadığı okyanusun en üst tabakasına vurduğu zaman, ultraviyole radyasyonu şeklindeki zararlı ışınlar fitoplanktonları rahatsız eder. Rahatsız olan plankton kimyasal bir bileşik üreterek kendini korumaya çalışır. Ürettiği kimyasal, sudaki bakteriler tarafından parçalanır, başka bir maddeye dönüşür, okyanustan havaya süzülür ve havada tekrar parçalanarak küçük, toz benzeri parçacıklar halini alır. Küçük parçacıklar bulut oluşumuna yardımcı olurlar çünkü daha fazla bulut demek daha az ışık demektir. Böylece güneşin zararlı UV ışınlarının plankton üzerinde yarattığı baskı da azalır. Bunun da küresel olarak gerçekleşen ısınmanın şiddetinin azalmasına yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Ancak tüm bunların olması sağlıklı ve temiz ekosistemlerin varlığına bağlıdır. Ortamdaki kirleticilerin miktarı artarsa ortamdaki canlılık da ortadan kalkar ve bu işlevlerin hiçbiri gerçekleşmez.

Müsilajın ne olduğunu anlamak için en başta Marmara Denizi’ni anlamamız gerektiğini biliyoruz. Uzun zamandır bu denize hiç de iyi bakmadığımız ortada. Canlı çeşitliliği şu an ne durumda?

Bunun için Marmara Denizi uzmanı olmaya gerek yok. Balık pazarları bize her şeyi anlatıyor. Örneğin ben çocukken Kasımpaşa’daki bir balıkçının tezgâhında orkinosların, toriklerin, kılıçların asıldığını hatırlayabiliyorum. Bahsettiğim dönem 1980’lerin sonu. Marmara’nın bugünkü durumuna benzer bir hal almaya başladığı dönemler. Haliç kokusuyla gece uyandığımız o kâbus gibi yıllar... Daha öncesinde, bu bahsettiğim balıkların tonlarcasının ilkel yöntemlerle avlandığına dair onlarca haber mevcut. Ortak nokta, aşırı avcılık. Artık Marmara’da avlanma derinlikleri 20 metreye kadar çekilen gırgırların girdiği bir ortam var. Bu haliyle Marmara’nın sürdürülebilirliği ne yazık ki söz konusu değil.

Sedat Gündoğdu: "Ortamdaki kirleticilerin miktarı artarsa ortamdaki canlılık da ortadan kalkar ve bu işlevlerin hiçbiri gerçekleşmez."

Mikroplastiklerin sucul ortama girdiği kaynaklar, sucul ortamdaki dağılımı, canlılara etkisi ve besin zincirine transferi konularında çalışmalar yaptınız. Denizde biriken mikroplastikler bize neler anlatıyor?

Marmara Denizi özelinde konuşacak olursak, Yıldız Teknik Üniversitesi öncülüğünde gerçekleştirilen bir projemizde derin deşarj noktalarının yakınlarından alınan örneklerde ciddi miktarda mikroplastik olduğu tespit edildi. Bu durum daha önce gerçekleştirilen çalışmalarda da gözlendi. Bu arada derin deşarj denilen alanın derin olmadığını belirtmekte fayda var. 40-50 metre bir deniz için derin sayılmaz. Dolayısıyla zaten mikroplastikleri arıtma kapasitesi yüzde 70 civarında olan arıtma tesislerinin suyunu sadece ön arıtarak denize dökerseniz gelen mikroplastiklerin ancak yüzde 30’unu arıtırsınız. Burada milyarlarca partikülden bahsediyoruz. Mikroplastikler yoğunluklarından kaynaklı olarak tüm deniz katmanlarına dağılıyor ve en küçüğünden en büyüğüne tüm canlılara zarar veriyor. Bir denizde mikroplastik miktarı ne kadar fazlaysa o ortamdaki oksijen miktarı o kadar az demektir. Sonuç olarak oksijenin olmadığı ortamda canlılık da minimum olur.

Fosfor ve azot salınımının yüzde 40 azaltılmasıyla denizin kendini toparlamasının 5-6 yıl süreceğinden de söz ediliyor. Bu zaman diliminde doğa bizi hangi yeni durumlarla karşılaştırabilir? Buna verilebilecek bilimsel bir cevap var mı?

Modellemeyle yapılan tahminler hep bir hata payına sahiptir. Yani 5-6 yıl yerine 10 yıl da olabilir. O sırada başka ummadık bir problem çıkabilir, ki işte o zaman yeni modeller kurmak, yeni tahminler yapmak gerekecek. O sebeple bazı radikal önlemler alınmak zorunda. Yani aynı anda herkesi mutlu edemezsiniz. Birileri üzülecek ve bu da sanayi tesisleri olmalı ilk aşamada. Çünkü bu tesislerin kuruluş taahhüdü atık suyu doğru düzgün arıtmak. Anlaşılan o ki bunu yapan neredeyse yok. İşte bunları yapmadan o yüzde 40 azalma sağlanamaz, ki yüzde 40 azalma bir anda olacak gibi de bir zan var. Öyle değil ne yazık ki! Yapılacak en önemli şeylerden biri, betona gömülmüş sahil şeritlerinin yıkılıp tekrar doğal yapısına yakın hale gelmesine imkân tanımak. Bu bile tek başına çok önemli bir katkı sağlayacaktır, çünkü müdahale edilmemiş kıyısal alanlar denizin tedavi edici noktalarıdır. Bunun yanında tüm sanayi tesislerinin bu bağlamda denetlenmesi ve tek bir kritere bile uymayanın kapısına kilit vurulması gerekiyor. Bunu göze almak zorundayız. Ekoloji ekonomiye kurban edilmemeli yoksa geri dönüşü olmaz.

Sedat Gündoğdu: "Bu haliyle Marmara’nın sürdürülebilirliği ne yazık ki söz konusu değil."

Pera Müzesi’ndeki “Disiplinlerin ve İdari Sınırların Ötesinde Deniz ve Salyası” başlıklı oturumdaki konuşmanızı dinledim. Buradan bakınca durum hiç iç açıcı değil. Sizin tarafınızdan bakınca daha da korkunç olabileceğini düşünüyorum. Ne kadar korkmalıyız? Bunun sonu nereye varacak?

Karamsarlık yaymak istemem ancak ortada ciddi bir akıl tutulması ve etkisi en az olan önlemlerin en öne çıkarılması gibi bir durum söz konusu. Dolayısıyla bu yaklaşımla durumun ilerleyen yıllarda daha da vahim olacağını söylemek mümkün. Çünkü bugünden yarına çözemeyeceğimiz kadar komplike bir problemden bahsediyoruz. Yani siz sorunun kaynağını ortadan kaldırmak için ne kadar yavaş adım atarsanız uzun vadede ortaya çıkacak müsilaj ve benzeri problemler daha da artarak devam edecek ve sonuçta görmezden geldiğimiz problemler üzerimize yıkılacak. İşte bu durum müsilajın kendisinden çok daha tehlikeli. Sonuçta nedeni atık sular. Biz fabrikaların atık suyu, termik santrallerin sıcak suyu, kanalizasyon ve kontrolsüz atık su derelerini önlemek noktasında kaplumbağa hızında ilerliyoruz. Bu da beni korkutuyor.

Aynı konuşmanızda Susurluk ve Ergene Havzası’nda elimizi dereye bile sokamayacağımızdan da bahsetmiştiniz...

Susurluk ve Ergene havzaları bugün artık birer zehir havzası durumunda. Kaynağında berrak ve içilebilecek nitelikte akan derelerin birleşmesiyle oluşan nehirler bu havzalarda artık elinizi bile sokamayacağınız kadar zehirli kimyasallar barındıran birer sıvı kütlesine dönüşmüş vaziyette. Her türlü sanayi tesisinin atığı ya arıtılmadan ya da kısmen arıtılarak bu havzalardaki nehirlere akıyor. Bununla beraber ciddi miktarda tarımsal gübre de bu nehirlere ve oradan doğrudan denize akıyor. Sonuç ortada. Nehirlere düşman gibi davranmamalıyız. Denizlere de aynı şekilde. Onlar olmadan varlığımızı sürdürmemiz mümkün değil. Kazanılan paranın anlamı yok onlar olmadan.

Prof. Dr. Ayşen Erdinçler

"Salgın hastalık yayabilir"

PROF. DR. AYŞEN ERDİNÇLER İBB ÇEVRE KORUMA VE KONTROL DAİRE BAŞKANI, BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ ÇEVRE BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin müsilaj konusundaki çalışmalarını anlatabilir misiniz?

Son zamanlarda Marmara Denizi’nde ortaya çıkan müsilajın, deniz salyasının giderek etkisini artırması nedeniyle Mart 2021 tarihinden itibaren Deniz Hizmetleri Müdürlüğü’nce kıyılarda ve deniz yüzeyinde biriken müsilajın temizliği yapılıyor. Bunun Marmara Denizi’ndeki müsilaj probleminin giderilmesinde bir etkisi yok ancak müsilajın yapısal olarak hastalık yapan (patojenik) mikroorganizmaların üremesine uygun ortam olması nedeniyle hem hijyenik açıdan hem denizdeki oksijen miktarının azalmasına yol açtığı için hem de çürümesi sonucu ortaya çıkan kötü kokuların önlenmesi için deniz yüzeyinden toplanması önemli ve gereklidir.

Bu kapsamda, bakanlık tarafından 8 Haziran 2021 tarihinde başlatılan temizlik çalışmalarına Deniz Hizmetleri Müdürlüğü’nce 70 kişiden oluşan 13 adet mobil kıyı temizlik ekibi, 7 adet deniz yüzeyi temizlik teknesi ve 11 adet vidanjörle müsilaj yoğunluğu olan tüm bölgelere ekiplerimiz ve temizlik araçlarımız vasıtasıyla müdahale edildi. Toplanan müsilajlar Avrupa Yakası’nda bulunan hafriyat toprağı rehabilite alanında denize en yakın bölgede açılan lagünlere toplandı, susuzlaştırılması ve patojenik mikroorganizmaların azaltılması yönünde rehabilite edildi. Ayrıca Şile Kömürcüoda Düzenli Çöp Depolama Sahası’nda açılan Müsilaj Depolama Alanı’nda da çöp sızıntı sularına karışmasını önleyici tedbirler alınarak depolandı.

Deniz üzerinde pek çok işlem yapıyorsunuz. Bu işlemlerden hangileri beklediğiniz sonucu veriyor?

Bahsettiğimiz araç gereç ve personelle temizlik çalışmalarına İstanbul genelinde en güçlü destek başkanlığımız tarafından sağlandı. 8 Haziran tarihinden müsilajın artık görülmemeye başlandığı 6 Temmuz tarihine kadar İstanbul’dan toplanan 6440 m3 müsilajın yaklaşık yüzde 65’lik bir kısmı olan 4028 m3 müsilaj, İBB tarafından toplandı. Gelinen noktada deniz yüzeyinde görülen müsilaj tabakalarının toplanması yönündeki çalışmalar oldukça başarılı oldu. Halihazırda temmuz ayı başından itibaren yoğunluğu azalan müsilajın 6 Temmuz itibariyle deniz yüzeyinde birikimine rastlanmıyor. Çalışmalarımız neticesinde İstanbul kıyılarının bu kadar temiz halde bulunması çok mutluluk verici

İBB tüm olanaklarını kullanarak temmuz başı itibariyle müsilajın yüzde 65'lik kısmını temizlemeyi başardı

Atıktan enerji üretimiyle ilgili akademik çalışmalarınız var. Müsilajdan bir fayda elde etme ihtimali doğabilir mi sizce?

Bu konu üzerine üniversitelerde çalışmalar var ancak müsilajın büyük bir kısmının deniz suyu olması ve bunun getirdiği yüksek tuzluluk nedeniyle gübre olarak kullanılması söz konusu olmuyor. Diğer tara an yüksek tuz oranı müsilajdan biyometanizasyon yöntemiyle metan üretimini de negatif yönde etkiliyor. Kısacası, şu anlık herhangi bir faydalanma ihtimali mümkün görünmüyor.

Atık yönetimi açısından baktığımızda müsilajın sebeplerini sanayi deşarjına doğrudan bağlamak mümkün mü?

Sanayi deşarjları en önemli sebeplerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bunun yanında Marmara Denizi’ne kıyısı olan şehirlerdeki nüfus yoğunluğu göz önüne alındığında ileri biyolojik arıtma tesislerinin yetersiz olması, tersanecilik faaliyetlerinde iyi uygulamaların yetersizliği, yanlış avcılık ve iklim değişikliği gibi denizde kirlilik yükünü ve mevsimsel sıcaklık değerlerini etkileyen tüm etkenler müsilajın oluşumu için sebepler. Yani müsilaj, pek çok kaynaktan gelen kirliliğin ve yanlış uygulamaların sonucunda ekosisteme verilen zarara bir tepki olarak oluşuyor.

İBB olarak nasıl bir problemle uğraştığınızı bilimsel anlamda konuya uzak halka nasıl anlatabilirsiniz?

Halkın farkındalığını arttırmak için çeşitli etkinlikler yapıyor, her seviyeden öğrencilere ve ayrıca başka belediye çalışanlarına eğitimler veriyoruz. Farkındalık çalışmalarımızı arttıracağız.

Müsilajın gidişatı konusundaki öngörüleriniz nelerdir?

Müsilajın oluşumunun engellenmesi yönünde bakanlık tarafından 22 maddelik bir eylem planı hazırlandı. Kısa, orta ve uzun vadeli alınacak önlemler ve uygulamalar bulunuyor. Ayrıca Marmara Belediyeler Birliği koordinasyonunda benim de içinde bulunduğum bir bilim kurulu oluşturuldu. Bu bilim kurulunda ileriye dönük tedbirler ele alınıyor. Öncelikle Marmara Denizi’ne yapılan evsel ve endüstriyel atık su depolarının bir an önce kontrol altına alınması ve ileri biyolojik atık su arıtımı uygulanması elzem.

Müsilajın insan sağlığını tehdit edebilecek bazı salgın hastalıklara yol açabileceği de konuşuluyor. Siz böyle bir senaryo hakkında neler düşünüyorsunuz?

İstanbul’da deniz yüzeyinde artık müsilaj görmüyoruz ama bu tabii ki bir daha görmeyeceğiz anlamına gelmiyor. Uygun şartlar oluştuğu anda maalesef yeniden yaşayabiliriz. Deniz yüzeyinde gördüğünüz müsilajın üstünde, hastalık yapan mikroorganizmalar da dahil her türlü mikroorganizma tutunup yaşayabilir, çoğalabilir. Bu nedenle müsilaj görünür olduğunda insan sağlığı için tehlikeli hal alır. Ama diğer tara an balık yenir mi yenmez mi tartışmaları sürüyor. Bunun için bakanlık bir açıklama yapıp balıklarda herhangi bir tehdit görülmediğini söyledi. İBB olarak bu konularda hiçbir yetkimiz olmadığından analiz yapamadık. Yetkili, bakanlıktır.

40 yıldır Marmara Denizi'nde dalan balıkadam Serço Ekşiyan

"Ölüyü diriltmek mümkün mü?"

SERÇO EKŞİYAN BALIKADAM, HAYALET AĞ AVCILARI KURUCU ÜYESİ, DENİZ YAŞAMINI KORUMA DERNEĞİ ÜYESİ

1970'lerin başından beri Marmara’nın sularına dalıyor, sualtını gözlemleyebiliyorsunuz. Bu deniz ne zaman bu hale geldi? Var mıdır bu yok oluş tarihinde belli başlı kırılma noktaları?

1990’lı yıllarda tahribat başladı. Özellikle sanayi tipi atık ve büyük ölçekli avcılık neden oldu buna. Balıkçılık tekniklerinin aşırı gelişip balığa kaçış imkânı vermeyen bir hal alması balık çeşitliliğini çok olumsuz etkiledi. Bir lüfer balığının 24 santimden önce üreyemediği bilinirken 20 santimde hatta daha sonra 18 santimde avlanabilmesi kanunen mümkün hale geldi.

İklim değişikliği de maalesef gidişatı kötüleştirdi. Bakın; 1970’lerden 2020’ye kadar deniz ısısı ortalaması 2,25 derece artmış. İklim değişikliğinin bariz göstergesidir bu. Hidrobiyolog değilim ama kendi gözlemimi söyleyebilirim; özellikle dibe bağlı, hiç kıpırdayamayan canlılar bu ısı değişikliklerinden son derece kötü etkileniyor. Doğal ortam değişince canlılar o kadar hızlı ayak uyduramıyor.

Bir röportajınızda, bir zamanlar bu sularda Kızıldeniz gibi bir canlı çeşitliliği olduğundan söz ediyorsunuz. Sualtına dair neler hatırlıyorsunuz o günlerden?

İnanılmaz bir canlı çeşitliliği vardı, bugün maalesef kalmadı, türler çok azaldı. Ama enteresandır; geri gelenler de oluyor. Mesela lipsoz balıkları vardır, iskorpitin portakal rengi olanı, 4-5 kiloya kadar çıkar. Onlar kaybolmuştu, son dalışımda üç tane gördüm. Çok sevindim yani. Sinaritler de öyle; yedi sekiz yıl önce geri geldiler. Istakozlar kayboldu. Bir dönem geri gelmişlerdi ama ardından gene kayboldular. Böcekler de mesela... Kıskaçsız böcekler 1970’lerde bitti, geri gelmediler. Kalan türler, yeniden boy gösteren türler koruma politikalarıyla yaşayabilir. Deniz Yaşamını Koruma Derneği olarak uzun çabalar sonucu Büyükada ile Sedef Adası arasında bulunan Neandros’u (Tavşan Adası) koruma altına almayı başardık. Bu sene nisanda Tavşan Adası “kesin korunacak hassas alan” ilan edildi, Türkiye’de bir ilkti. Yani ağ atılmayacak, çapa atılmayacak, balıkçılık yapılmayacak. Bu türler bir kazaya kurban gitmezlerse orada üreyebilirler mesela.

Evet, sizi aynı zamanda mercanları koruma mücadelesinden de biliyoruz. Müsilaj mercanları etkiledi mi?

Tabii. Yok olmak üzereyken Sivriada’dan Neandros’a naklettiğimiz ve Neandros’un derinliklerine yerleştirdiğimiz mercanlara çok zarar verdi. Neandros’un koruma statüsü kazanmasına tam sevinecektik ki müsilaj geldi, mercanların üstünü kar gibi kapladı. Hiç ummadığımız bir sürprizle karşılaştık maalesef.

Serço Ekşiyan: "Şimdi yüzey temizlendi, sıkıntı 7 metrede başlar oldu, 30 metreye kadar..."

Ömrü Marmara Denizi’nde geçen bir balıkadam olarak siz müsilaj problemiyle daha önce karşılaşmış mıydınız? İlk ne zaman dikkatinizi çekti?

2007’de de görmüştük ama bu kadar değildi. Yine de bu alanda çalışan akademisyenlerin ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin o zaman da dikkatini çekmişti. O dönem kamerayla çekim yaptığımızda müsilajın yoğun olduğu bölgeleri göstermiştik. Kasımda başlayıp nisanda biten bir olgu olarak devam etti senelerce ama hiçbir zaman sizin göreceğiniz derecede yüzeye çıkan bir durum söz konusu olmamıştı. Bu sene nisan ayında artık suyun üstüne çıkınca herkesin merak ettiği bir konu haline geldi. Şimdi yüzey temizlendi, sıkıntı 7 metrede başlar oldu, 30 metreye kadar...

Marmara Denizi’nde balıkçılığı nasıl etkiledi müsilaj?

Ağ balıkçılığı yapılamaz oldu. Balık ağları müsilajdan dolayı çalışamaz hale gelince büyük tekneler, gırgırlar mart-nisan ayında paydos etti. Çünkü ağları su dolu poşetler gibi yukarı çekilemez bir hale gelmişti. Onlar paydos edince ne oldu? Kıyı balıkçılığı yükseldi, oltayla sarıkanat, lüfer tutulabilir hale geldi. Şimdi insanlar soruyorlar: Balık yiyebilir miyiz yahut denize girebilir miyiz diye. Yahu Marmara ölüyor, can çekişiyor, bizim yalnızca bu soruları mı sormamız gerekir? Bu konuda çok ciddi yapısal, hukuksal dönüşümler talep etmemiz gerekiyor.

Vatandaşa ne gibi görevler düşüyor?

Konunun uzmanlarının anlattıklarına bakılırsa eğer evimizden denize doğru arıtmaksızın boşalttığımız bir sanayi atığı yoksa müsilajın sorumlusu biz değiliz. Yine de iklim değişikliği, çevre ve deniz temizliği konularında çok daha dikkatli olabilir, bilinçli davranabiliriz. Burada bir hatırlatma yapmakta fayda var: İklim krizini durdurmak ve küresel sıcaklık artışını 1,5 derecede sınırlamaya yönelik hedefler içeren Paris Antlaşması’nı imzalamayan altı ülkeden biri ve bu anlaşmayı imzalamayan tek G-20 ülkesi Türkiye! 18 yılda sera gazı salınımı yüzde 138 artan Türkiye’nin 2018 itibariyle sera gazı emisyonu 520,8 milyon. Tek kişinin aksiyonlarıyla toparlanmaz bu dememek gerektiğinin farkındayız. Levent Artüz’e göre halka düşen en büyük görev talep etmek: “Nasıl musluktan temiz su talebi varsa atıkların da bertaraf edilmesi yerine arıtılmasını ve doğanın ‘alıcı ortam’ olarak kullanılmamasını talep etmeliyiz. Suyun sağlıklı olarak verilmesi nasıl bir hizmetse atıkların da yoluyla yordamıyla arıtılması da bir hizmettir. Her türlü idareye bu bilinç halk tarafından öğretilebilirse ufak da olsa bazı şeylerin düzelmesini bekleme umudumuz doğabilir”. Ayşen Erdinçler ise vatandaşların su kıtlığını ve çevre kirliliğini düşünerek hareket etmesinin şart olduğunu belirtirken cümlelerine şöyle devam ediyor: “Her vatandaşın kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi lazım. Bu sorumluluklar içinde suyun tasarruflu kullanılması, deterjan ve diğer temizlik ürünlerinin dikkatli tüketilmesi ve mümkünse ekolojik ürünlerin tercih edilmesi, kızartma yağlarının lavabolara dökülmemesi, pillerin çöpe atılmaması, uygun çöplerin geri dönüşüme verilmesi gibi birçok hassas konu var.

Doç. Dr. Cihan Erdönmez

"İklim krizi komplo teorisi değil, bilimsel bir gerçek"

DOÇ. DR. CİHAN ERDÖNMEZ İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ CERRAHPAŞA ORMAN FAKÜLTESİ

Deniz ekosistemini etkileyen önemli etkenler arasında şüphesiz ki iklim değişikliği de yer alıyor. Denizi asıl kirleten “atık” problemi olsa da iklim değişikliği nedeniyle suların ısınması sonucu doğal ortam da hızla değişiyor ve deniz ekosistemi bu hıza ayak uyduramıyor. Bu konu, dosyayı hazırladığımız günlerde ülkemizin farklı yerlerinde yaşanan ve hepimizi derinden üzen orman yangınlarıyla yeniden gündeme geldi. İklim krizinin ne demek olduğunu İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Doç. Dr. Cihan Erdönmez’e sorduk. İşte görüşleri:

"Artık hemen herkesin iklim değişikliğinden ya da BM gibi uluslararası kuruluşların da benimsemiş olduğu terimi kullanmak gerekirse ‘iklim krizi’nden haberdar olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Özellikle yağış ve sıcaklık düzeyleriyle ilgili gözlenebilir hale gelen değişimler iklim krizini 10-15 yıl önce olduğu gibi az da olsa tartışılabilir bir konu olmaktan çıkardı. Bugün iklim krizinin gerçekliğinden şüphe edilemeyecek bir noktadayız.

İklim krizi atmosferde ‘sera etkisi’ adı verilen bir olguya yol açan başta karbondioksit olmak üzere bazı gazların birikiminin bir sonucu. Sera gazları dünya üzerinde hiç insan yaşamasa da atmosferde belirli oranlarda bulunuyor. Ancak insan etkinlikleri bu gazların atmosferdeki konsantrasyonunu hiç olmadığı ölçüde yüksek düzeylere çıkardı. Örneğin geçtiğimiz mayıs ayında atmosferdeki karbondioksit (CO2) konsantrasyonu milyonda 419 parçaya (PPM; parts per million) ulaştı. Oysa bir önceki yıl aynı dönemde yapılan ölçüm 417 PPM’yi gösteriyordu. Uzmanlar 2021 yılı sonunda 420 PPM’nin geçileceğini tahmin ediyor."

Marmaris, 2021

"Sera gazlarına yol açan temel insan etkinlikleri, fosil yakıtlardan enerji üretimi başta olmak üzere hayvancılık (hayvancılık yapmak için orman alanlarının tahribi de bu kapsamda), ulaştırma ve ormansızlaşma gibi birkaç ana başlıkta toplanabilir. Öte yandan iklim krizinin yakın gelecekte çok daha şiddetli biçimde hissedilecek bazı sonuçları var:

Buzul kütlelerinin azalması, okyanus ve deniz seviyelerinin yükselmesi, aşırı hava olayları (şiddetli yağışlar ve fırtınalar, uzun süreli kuraklıklar), su krizi ilk akla gelenler. Elbette ormanlar da iklim krizinden ciddi şekilde etkilenecek. Bu açıdan ilk akla gelen konu orman yangınları. Ortalama sıcaklıklardaki artış orman yangınlarını kesinlikle artıracak. Amerika’da yapılan bir çalışma ortalama sıcaklıktaki 10°C’lik artışın yıllık yanan orman alanını yüzde 600’e kadar artırabileceğini gösteriyor. Son günlerde Kanada ve Amerika’da görülen sıcak hava dalgaları yüksek miktarda can kayıpları ile birlikte ardı ardına orman yangınlarına yol açıyor. Geçtiğimiz yıllarda benzer olayları Amazonlar’da, Avustralya’da ve hatta Sibirya’da görmüştük. Görmeye de devam edeceğiz. Nitekim özellikle son iki yılda Türkiye’de de orman yangınlarında önemli artışların yaşandığını üzülerek gözledik. 2019 ve öncesi dönemde yıllık ortalama yanan orman alanı miktarı 10 bin hektar düzeyinde iken 2020 yılında yanan orman alanı miktarı 20 bin hektarı geçti. Bu sene, kamuoyunun da yakından takip ettiği orman yangınları sonucunda, henüz resmî açıklamalar yapılmamış olsa da, yangın sezonunun henüz ortası sayılabilecek ağustos ayı başı itibariyle yüz binlerce hektar orman alanının yanmış olduğunu biliyoruz."

2021'de buzulların önceki yılların iki katı hızla eridiği saptandı

"İklim krizinin ciddi orman alanı kayıplarına yol açacak böcek ve mantar hastalıklarına zemin hazırlamasından da korkuluyor. Bunun küçük küçük de olsa belirtileri kendini göstermeye başladı. Örneğin Türkiye’nin çam fıstığı deposu olan Bergama Kozak Yaylası’ndaki fıstıkçamlarında bir süredir meydana gelen kurumalarla ilgili araştırmalar, henüz kesin sonuçlar açıklanmasa da iklim kriziyle ilişkilendiriliyor.

İklim krizinin flora ve orman ekosistemleri açısından muhtemel bir diğer sonucu da bitki göçleri. Sıcaklıklar arttıkça bitkiler enlem olarak kuzeye, yükselti olarak ise daha yükseklere göç edecekler. Jeolojik devirlerde meydana gelen iklim değişikliklerinin bu tür bitki göçlerine yol açtığını biliyoruz. Göç, bitki kompozisyonları ve ekosistemlerde değişikliklere yol açacak ve bu durum, başta besin zinciri nedeniyle, bütün canlı yaşamını baştan sona etkileyecektir.

Türkiye’de iklim krizinin yağış ve sıcaklık rejimlerindeki düzensizlikler gibi bazı sonuçlarını hissetmeye başladık. Orman yangınları açısından da durum böyle. Hastalık ve bitki göçleri açısından ise henüz belirgin etkiler gözlemiyoruz. Küresel iklimdeki sıcaklık artışı sorunu çözülemezse önümüzdeki süreçte çok daha ciddi sonuçları günlük yaşamımızda hisseder hale geleceğiz. Bazılarına bu sözler felaket tellallığı gibi geliyor olabilir. Ancak iklim krizi bir komplo teorisi değil, bilimsel bir gerçek. Nedenlerini de gerçekleşen ve beklenen sonuçlarını da biliyoruz. O nedenle böyle bir sorun yokmuş gibi davranmak geleceğimiz, gezegenimizin geleceği açısından çok ama çok ağır bedellere yol açacak."

İstanbul
Marmara
Marmara Denizi
Müsilaj
İklim
Deniz
Çevre
IBB
Orman
Orman Yangınları
İklim değişikliği
Paris Antlaşması
Sayı 007

BENZER

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3 Haziran’ı Dünya Bisiklet Günü ilan ettiğinde ihtimaldir ki o günün büyük bir şairin ölüm yıl dönümüne denk geldiğini bilmiyordu. 3 Haziran 2018’de dünyanın birçok yerinde ilk bisiklet günü kutlanırken başka yerlerde bu dünyadan 55 yıl önce göçen Nâzım Hikmet anılıyordu.
Hezârfen “bin ilimli insan” demektir. Necip Sarıcı bu sıfatın yaşayan bir timsali: Ses mühendisi; sinema, belgesel film ve müzik yapımcısı; yönetmen, araştırmacı, fotoğrafçı, yazar, sergi küratörü, uzman koleksiyoner ve vakanüvis. Ayrıca birçok müzenin kurulmasına büyük katkıları olmuş bir kültür insanı. Meslek hayatında sayısız ödüle layık görülmüş başarılı bir iş insanı, harika bir aile babası ve tanımın hakkını tam olarak veren bir İstanbul beyefendisi, bir anıt insan.
İstanbul’un Doğal Bitkileri kitabının yazarı Prof. Dr. Ünal Akkemik’e göre, kentin doğasındaki hassas bitki türlerinin korunması için insan müdahalesinden uzak tutulmaları gerekiyor.